Geçmişin Bedeli: Kaybolan Yılların Parasını Almak

Geçmişin Bedeli

Bugün okuldan çıkınca derin bir nefes aldım. Başka bir yorucu gün; dersler, projeler, arkadaşlarla uzun tartışmalar Omzumdan kayan çantamı düzelttim ve hızlıca otobüs durağına yöneldim. Kasım ayının ayazı iliklerime işlemişti, kabanımın içine sığınarak adımlarımı sıklaştırdım. Yolda kafamda hayali bir senaryo dönüyordu: Sıcak, minik bir kafeye uğrayacağım, zencefilli, limonlu bolca çay içecek ve ardından geniş camlarından manzaraya baktığım, huzurlu evime döneceğim. Evin içinde hafif bir müzik açıp perdeleri çekeceğim, dünya dışarıda kalacak

Durağa geldiğimde yeni arabam beni bekliyordu koyu lacivert, zarif bir sedan. Babamlar bana 18. yaş günümde almışlardı. Direksiyona her oturduğumda içimde hafif bir gurur duyardım. Tam anahtarı cebimden çıkartacakken arkamdan telaşlı bir ses işittim:

Defne! Defne, lütfen bekle!

Arkamı döndüm, bir kadın koşarak bana yetişti. Üzerindeki pardesü vücuduna büyük geliyordu, saçları rüzgârda karmakarışıktı, yüzünde bir telaş ve heyecan okunuyordu. Yakınıma geldi, derin derin soluk alırken gözleriyle dikkatlice yüzümü inceledi; sanki yıllardır özlediği birini bulmuş gibi.

Sonunda seni buldum dedi boğuk bir sesle elini uzatarak. Ben annenim.

Donakaldım. Yüzümde olabildiğince nötr bir ifade vardı, sadece hafifçe kaşlarımı kaldırdım. Kadını baştan aşağı süzdüm: Basit, belli ki ucuz bir kaban, yorgun, solgun bir yüz, soğuktan kızarmış eller İçimden Bu bir şaka mı? Bir yanlışlık mı var? Kim bu kadın? diye geçirdim.

Benim annem var, dedim buz gibi bir ifadeyle. Sesimin titrememesine dikkat ederek. Sizi tanımıyorum hanımefendi.

Kadının yüzü bembeyaz oldu ama geri adım atmadı. Belli ki son gücünü toplamıştı. Ellerini birbirine kenetliyor, bakışlarını sürekli yüzümde gezdiriyordu.

Biliyorum, beklemediğin bir şey bu dedi sessizce. Çok uzun zamandır arıyordum seni. Sadece on dakika konuşabilir miyiz? Sana yalvarıyorum.

Bir an düşündüm. Burada, sokağın ortasında, bir sahne yaratmak istemiyordum. Etrafta bazı arkadaşlarım hafifçe yavaşlamış, kaçamak bakışlar atıyordu. Ama bu yabancıya merhamet duymak ya da bir sıcaklık göstermek isteğim de yoktu. Bütün bu yaşananlar bana yabancı, hatta biraz saçma geliyordu.

Tamam, dedim nihayet kafamı yandaki güzel kafeye doğru çevirerek. Fakat şunu bil: Bu konuşma benim için hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Kafeye girdik. İçeride taze çekilmiş kahve kokusu ve sıcak hava o kasveti bir anda dağıttı. Cam kenarındaki masaya geçtim, atkımı özenle sandalyeye astım. Kadın utangaçça etrafa baktı; belli ki böyle yerlerde pek oturmuyordu.

Garson gelip sipariş aldı. Kadın uzun düşünerek sade bir kahve istedi. Ben ise her zamanki gibi badem şuruplu latte söyledim. Kahveler gelene dek üzerimizde, kelimelerimizin ötesinde, taş gibi bir gerginlik oluştu. Masanın köşesine ilişip salonun modern sarkıtlarını, saksıdaki bitkileri inceledim. Kadınsa kolunun kenarıyla oynuyor, sıkıntıdan ellerini ovuşturuyordu.

Sonunda garson fincanları masaya bırakıp çekildi. Yabancı kadın derin bir nefes aldı, sanki buzlu suya dalacakmış gibi.

Benim adım Gülseren. Ben Senin biyolojik annenim.

Benim annemin adı Gülten, dedim hiç tereddüt etmeden. O büyüttü beni, her zaman yanımdaydı. Siz? Hayatımın bir parçası değilsiniz.

Senin bana anne deme hakkını bile hak etmiyorum, dedi Gülserenin sesi titreyerek. Ama bulmalıydım seni. Aradan geçen yıllarda hep düşündüm, hep içim yanarak aklımdan geçtin

Bir an tökezledim. İlk defa duygu kırıntısı yüzümden okunmuş olabilir, ama kollarımı göğsümde kavuşturarak içten gelen herhangi bir inancı, sıcaklığı bastırmaya uğraştım.

Endişelendiniz mi? dedim acı bir tebessümle. Ne zaman? Beni bırakırken mi? Gece yatılı bakımevinde ağlarken mi? Yoksa yeni ailemin yanında mı?

Gülseren başını eğdi, peçeteyi ellerinde buruşturdu. Savunmaya geçmedi, açıklama da yapmadı; sadece susup beni dinledi.

O zamanlardan beri hayatım mahvoldu, dedi sessizce. Seni bırakır bırakmaz o adam tarafından terk edildim. Bir sabah kiralık evde, tek başıma uyandım; cebimde kalmamış bir kuruş, arayacak tek bir dost bile yoktu.

Duraksadı, acı bir hatıraya gömülürmüş gibi:

Bir işe girmek için uğraştım, kimse almadı. Deneyimim yok, suratım yorgun, gözlerinde küçümseme vardı insanlarda. Kalabalık bir öğrenci evinde yaşadım; gürültülü komşular, akan musluk, aybaşı zorluğu. Çoğu gün ucuz makarna yedim; ekmeğe paramın olmadığı bile oldu.

Peki şimdi neden geldiniz? Neden bugün? dedim buz gibi.

Duygularımı bastırmaya çalıştım, yüzüm taş gibi soğuktu. Sadece ellerim biraz gerilmişti.

Kadının sesi bu ilgisizliğime karşı var gücüyle direniyordu:

Hastalandım Ciddi bir şey; başta önemsemedim. Paran yok, devlet hastanesinde insanlar yüzüne bile bakmıyor. Doktorlar aceleciydi, hep aynı ilaçları yazdılar, ama faydasını göremedim.

Derin bir sessizlik. Anlatırken sesi yükseldi, zorla tuttuğu yaşlar göz pınarında asılıydı.

Bazen tren garında yattım. Mevsimin bu soğuğunda Elimde sadece bu pardesüyle ne zaman bitecek bu hayat? diyordum kendime. Fakat en karanlık anlarda bile seni düşünüyordum. Acaba nasıl oldun, mutlu musun

Kısa bir toparlanmayla devam etti:

Sonra öğrendim ki ameliyat olmam lazım, iyi huylu bir tümör Çok para istiyorlar. Eşyamı, eski takıları sattım ama kira ve masraflara yetmiyor bile. Her gece uykusuzum; ölmeden önce seni göremeyeceğim, başarılarını öğrenemeyeceğim diye korkuyorum.

Bunu neden anlatıyorsunuz? dedim, gözlerinin içine bakarak. Durum anlaşılmıştı.

Çok şey istemiyorum, masaya biraz eğildi, kısık sesle. Lütfen bana yardım et, ameliyatıma destek ol. Arabaların, güzel evin, iyi giyimin var. Ben sadece hayatta kalmak ve belki bir gün kendimi affettirmek istiyorum

Ağlamaklı ama inatçıca gözlerime bakıyordu. Fincanımı usulca masaya koydum. Hareketlerimde titizlik, yüzümde soğuk bir kararlılık vardı.

Burada olmana sebep, beni bulmak değil; paraya ihtiyacın var.

Gülseren o anda sarsıldı. Bir iki saniye rengi değişti, utançla karışık bir acı geçti üzerinden. Sonra zorlama bir gülümsemeyle toparlanır gibi oldu.

Hayır, öyle değil. Sadece dedi ama lafını bitirmesine izin vermedim.

Lütfen, dedim elimi hafifçe kaldırarak. Hepsini anlıyorum. Kelimeleri dikkatle seçtiğini, hikâyeni özenle acıklı anlattığını da. Ama üzgünüm, tek kuruş bile vermeyeceğim.

Neden? dedi çıplak bir şaşkınlıkla. Ben senin annenim!

Başımı yana eğip sakince söyledim:

Hayır. Siz, bir zamanlar çocuğunu bırakmayı seçen birisiniz. Benim annem, bana hastayken bakan, başarılarımı kutlayan, her zaman yanımda olan Gülten. Şimdi evinde sıcak çörek yapan, sofrada beni bekleyen o kadın.

Gülseren bir şeyler söylemek istedi, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Kan bağını ya da bir evlat borcunu hatırlatmak ister gibi olduysa da, bakışlarımla susturdum. Gözlerimde sadece soğuk bir mesafe vardı.

Cüzdanımdan birkaç banknot çıkardım, Gülserenin kahvesinin yanına bıraktım.

Bu kahvenize, dedim tonumda dalga olmadan. Hoşça kalın.

Ayağa kalktım, atkımı boynuma doladım, çantamı aldım ve kapıya yöneldim. Adımlarım net, sağlamdı; pişmanlık ya da tereddüt yoktu. Çıkarken kısa bir süre durdum, sesi buz gibi:

Bir daha yanıma gelir, aileme bulaşırsanız polise giderim. Avukatlarımız var.

Cevap beklemeden dışarı çıktım. Kasım ayazı yüzüme çarptı ama zerre titremedim. Sanki içimdeki son kalıntıdan da kurtulmuşum gibi derin bir nefes alıp arabama yürüdüm. O kadın artık geçmişte kalan bir yabancıdan farksızdı.

Gülseren kafede kalakaldı; elinde ezilmiş bir peçete. Kısa sürede, gözlerinde duygudan öte, bir an için sanki başka bir maske, soğuk bir hesap var gibi geçti. Ama hemen ardından tekrar o ağlamaklı haline büründü. Elindeki mendille gözlerini sildi. Bir süre öylece oturdu; sonra cebinden cüzdan çıkarıp kahvesinin parasını bıraktı ve sessizce kafeden ayrıldı.

O akşam ailemin evine geldim. Ev, fırından yeni çıkan elmalı kurabiye ve tarçın kokusuyla doluydu. Annem Gülten mutfakta, babam Kemal ise çay içerken gazete okuyordu.

Anne, baba, size anlatmam gereken bir şey var, diyerek mutfağa geçtim.

Annem dikkatle baktı, babam da gazetesini yavaşça bıraktı. Yaşadıklarımı, okul çıkışında karşıma çıkan kadını, geçmişte beni bırakan annem olduğunu söylemesini, anlattığı yoksulluğu ve yardım isteğini tane tane anlattım. İçimi dökerken ara ara durdum, kelime seçtim.

Annem derin bir iç çekti:

Bu tarz insanlar Kolay yolu gördüklerinde hep kullanmak isterler. Senin mutlu bir hayatın olduğunu öğrenmiştir, duygularına oynayıp çıkar elde etmek istemiş.

Çok doğru yaptın, dedi babam elimi nazikçe sıkıp. Kimseye, hele böylelerine, izin verme.

Kafamı salladım, içimde nazik bir güven, huzur yayıldı. Onlar yanımdayken yalnız olmadığımı biliyordum.

Zaten hiç düşünmedim yardımcı olmayı, dedim. Sadece insan hayatını bahane ederek para istemeleri tuhaf. Beni bırakan birinin hâlâ benden beklentiye girmesi İğrenç.

Unut gitsin, kızım, dedi babam. Herkes kendi seçimini yaşar. Biz sana her zaman destek oluruz, başkasına değil.

O an mutfağın sıcaklığı, tarçın kokusu, evdeki huzurlu saat ilerleyişi bütün tatsızlığı sildi. Burası benim için daima sığınak olacak.

***

Ertesi gün Gülseren, üniversitenin kapısında bekliyordu. Defnenin çıkış saatini öğrenmek için öğrencilere akşam derslerini sormuş, panolara bakmış, ne zaman çıkacağını çözmüştü. Elinde yıpranmış bir zarf; içinde bebekken çektirdiği birkaç solmuş fotoğraf. Onları yıllarca bir çıkarıp bir saklamıştı, napacağını bilemeyerek.

Gergindi. Sağı solu kolluyor, zarfın kenarını kıvırıyor, pardösüsünü düzeltiyordu. Belki son şansım, dedi içinden.

Defne, okuldan çıkınca Gülseren önüne çıktı, zarfı öne uzatıp siper gibi tuttu.

Bak, sesi titrek ama inatçıydı. Bunlar senin bebeklik fotoğrafların. İlk gülüşlerin, ilk adımların Bir bakmak istemez misin?

Korkuyordu, Defne’nin bir an bile durmayacağını biliyordu. Yine de son defa şansını denedi.

Ama Defne tek bir adım dahi yavaşlatmadan, bakışını kısa bir süre zarfa, sonra ona çevirdi. Yüzünde yine o mesafe, o duvar vardı.

Sende kalsın ya da at, bana fark etmez, dedi soğukkanlılıkla.

Gülseren yerinde kaldı. Zarf hafifçe ellerinden kayıyordu ama düşmesine izin vermedi. Defne uzaklaştı; arabanın kapısını açtı, oturdu, motoru çalıştırdı. Dikiz aynasında bir anlığına Gülserenin gölgesi göründü, ama Defne umursamadı. Yoluna devam etti; üniversite, geçmiş, Gülseren… Hepsi geride kaldı.

***

Bir hafta sonra Gülseren mahallesindeki küçük bir kafede oturuyordu. Pencereden çiseleyen yağmur, camda ince dere izleri bırakıyordu. Karşısında ise birkaç hafta önce ona “Varlıklı kızından bir şeyler koparmayı dene!” diyen Neşe vardı. Neşe bakımlıydı; saçları düzgün, modaya uygun bir kazak, masada gösterişli bir çanta Kahvesini karıştırırken bir yandan Gülsereni susturucu bir bakışla izliyordu.

Ne oldu? dedi sarkastik bir sesle. Başarı var mı?

Gülseren koca bir iç çekti, önündeki soğumuş fincanı çevirdi.

Hiçbir şey, dedi kısık ama kararlı bir sesle. Sandığımdan güçlüymüş Defne. Gözümde büyüttüğüm gibi biri değilmiş.

Neşe kaşlarını kaldırdı.

Pes etme hemen! Onun bir açığını bul. Arkadaşlarından, sevgilisinden yanaş. Prestij bunlar için önemli nokta, rezil olmak istemez. Denemeye değer!

Gülseren pencereye, akan damlaların arasından hayale bakıyordu; Defnenin sakin ama keskin sesi kulağında çınladı: Burada olma sebebin para istemen.

Neşe tekrar bastırdı:

Bak, hâlâ şansın var. O kızının hayatı sayesinde toparlanabilirsin!

Gülseren ona baksa da, aslında bakmıyordu.

Bilmiyorum, dedi sonunda, yorgun ve bezgin bir tonla. Belki bunca şeyin baştan yanlış olduğunu şimdi anlıyorum.

Neşe dudak büktü, öfkeyle baktı. Ama Gülseren cüzdanını çıkarıp hesabı ödedi ve.

Kusura bakma, gitmem gerek.

Dışarı çıktı. Yağmur durmuş, kasvetli sokaklar aydınlanmıştı. Adımlarını yavaş atıyordu; belki ilk defa, öfkeden değil, beklenmedik bir huzurdan

Aylar geçti. Defne’nin hayatı aynı rayda ilerliyordu: Dersler, projeler, arkadaşlarla buluşmalar. Haftasonları ailesinin yanında, pazar kahvaltıları, annesinin pişirdiği kısır, babasının esprili hikâyeleri Onlarla baharda parka gezmeye, kışın sinemaya ya da evde battaniyeye sarılıp film izlemeye gittiklerinde içi güvenle doluyordu.

Bazen, gece sessizliğinde o karşılaşma aklından geçiyordu. Ama öfke değil, hafif bir hüzünle: Bazı insanlar yalan ve mağduriyet arkasına saklanmayı seçiyor. Defne, geçmişine dönüp sadece şu cümleyi kuruyordu: Öyle oldu işte, geçti gitti.

Gülserenin hayatına gelirsek En sonunda bir çağrı merkezinde iş buldu. Maaşı düşük olsa da düzenliydi, odasının kirasına ve sade bir hayat sürmeye yeterliydi. Öğrenci yurdunda küçük bir oda kiraladı; sade ama temiz, yorucu mesai sonrası nefes aldığı bir köşe.

Zamanla grup terapilerine de katılmaya başladı. İlk başta buna gereksiz gözüyle bakıyordu, ama sonrası beklenmedik bir ferahlık getirdi; kimse yargılamıyor, sadece içindeki yaralara derinden bakmasını sağlıyordu. Duygularını konuşmaya, eskiye tutunmadan gerçeklere bakmaya, kendisini affetmeye çalışıyordu.

Bir gün eşyalarını toplarken eski bir albüm çıktı karşısına. Bir an tereddüt etti, sonra açıp sayfalarını çevirdi. Küçük bir Defnenin bebek halleri, gülüşü, tombik elleri Her kare, sakladığı, sonra da çekinerek açtığı bir hazineydi.

Fotoğraflara uzun uzun baktı. Ne ağladı ne de kızdı; sadece durdu ve albümü dikkatle kapatıp çekmecenin derinliklerine yerleştirdi.

Kimbilir, belki bir gün bu fotoğraflara sadece sakin, sıradan bir anı gibi bakabilirim diye mırıldandı içinden.

O gün hâlâ gelmemişti. Ama şimdi biliyordu: Artık hayatı, kendi ayakları üzerinde şekillenecek. Kendisini kandırmadan, bütünüyle gerçeğiyle Şimdilik geçmişi geride bırakmanın ilk adımını atabilmişti ve bu ona yeterdi.

Rate article
Lifequest
Geçmişin Bedeli: Kaybolan Yılların Parasını Almak