Bozulmuş Çocuklar
Sen onu mahvettin! Her dediğini yapıyorsun, başına çıkmasına şaşırmamalı! Elif, böyle olmaz! Sen oğlu tamamen şımarttın! Tıpkı zamanında benim seni şımartmam gibi! Suçlayacak kimse yok! Ben de pek bir iyi değilim! Hepiniz bozulmuş çocuklarsınız! Bana artık yetişkin olduğunu söyleme! Hâlâ bir çocuksun! Hiç düşünemiyorsun ve doğru kararlar alamıyorsun! Necla Hanım sinirle buzdolabının kapağını çarptı, bir an irkildi, çünkü Elifin ailesiyle olan magnetli fotoğrafı yere düştü.
Fotoğraf geçen yaz Alanyada çekilmişti ve bu kez Necla Hanımı nedense tatile çağırmamışlardı. Yıllardır “çocuklarıyla” giderdi, torunlara bakardı, dinlenirdi, yeni insanlarla tanışırdı. Ama bu sefer dışında bırakılmıştı.
Kendisinin neden çağrılmadığına dair söylenen bahaneler ona tuhaf gelmişti.
Anne, bu sene imkanlarımız çok kısıtlı. O yüzden çocuklarla kendimiz gidiyoruz. Sana daha sonra bir otel ayarlayacağız, sen de rahat rahat gidersin. Şimdiden bak, nereye gitmek istediğine karar ver! Tamam mı?
Ama Elif, peki ya çocuklar? Kim bakacak onlara?
Anneciğim, Baran artık büyüdü. Gerekirse o bana yardım eder. Zeynep ise benimle olur. Bu sefer eskisi gibi büyük, animatörlü bir otel yerine ev tutacağız, kendimiz ilgileneceğiz. Sonuçta Zeynepin denize ihtiyacı var. Biliyorsun, yazı deniz olmadan geçince bile bir kere hastalanmaz. Eğer bütçemiz yetmiyorsa lüks otelde kalmayacağız. Hani eskiden denize el yordamıyla gidilirdi ya, öyle! Ev kiralayıp idare edeceğiz.
Tabii, bana yer yok orada!
Necla Hanım, yalnız başına, yaşlıların diskosundan başka eğlencesi olmayan bir termal otele gitme fikrinden rahatsızdı. Oradaki insanlar bir garipti. Oysa beş yıldızlı oteller başka; hem yurt dışından gelenler olur, hem kendi memleketinden düzgün insanlar… Necla Hanım ise iki dil bilen, diplomalı biri olarak uygununu seçebilirdi.
Fakat bu sefer, seçim hakkı yoktu…
Anneciğim, hak ver bana! Tatil sadece konaklama değil ki. Uçak, yemek, bilmem ne her şey masraf.
Sanki sizi aç bırakıyorum! Necla Hanım iyice sinirlendi.
Allah aşkına anne! Niye sana açık açık söylemek zorundayım? Bütçemiz bu kadar. Hep birlikte gitmeye imkanımız yok. Seni de isterdim yanımda, ama olmuyor. Senin evin tadilatı, benim geçen seneki sağlık sorunlarım, Baranın özel dersleri… Hepsi yığınla para gitti. Şimdi ya çocukları denize götürmeyeceğim, ya da… ben de kendimi toparlamam lazım. Nasıl koşturdum bir yıl, biliyorsun.
Tabii! Biliyorum! Kötü bir annesin. Çocuklara zamanın yok, her şey bana ve kayınvalidene kalıyor. Zeynepi okuldan almak, Baranı antrenmandan toplamak, karınlarını doyurmak, derslerine yardım etmek hep bana kalıyor.
Anne, abartma! Baran kendi gidip geliyor. Zeynepi sadece sen dansa götürüyorsun, onu da her gün değil zaten. Biz olmasak da idare ederdik; anaokulunda ek grup var. Ama sen tutturdun, çocuğun gelişimi için gerekli dedin.
Yani şimdi suçlu benim? Necla Hanımın sesi inceldi, elini kalbine attı. Ne nankörsünüz! Çabalıyorum, didiniyorum ama size yaranamıyorum!
Anne, lütfen… Elifin dünyası aniden kararır gibi oldu, alnını cama dayadı. Her şeyine minnettarım, ama bunu yüzüme vurma olur mu?
Ama Necla Hanım daha fazlasını duymak istemedi. İçli, kırgın bir jestle yeni aldığı mayoyu poşetle oturma odasına fırlattı ve küstü.
Küsmesiyle ünlüydü. Küsmeden, büyük kavga çıkarmadan, karşısındakine yaptığı hatayı ince yollarla hissettirmekte mahirdi. Telefon açılmazdı, barışma çabalarına cevap verilmezdi. Nihayet Elif aradığında acı bir iç çekişle sorardı:
Elifciğim, kalbim duruyor gibi oluyor, zorla atıyor sanki… Bu ne demek oluyor?
Elif her şeyini bırakır, bir panikle annesinin Sapancadaki yazlığına koşardı; Necla Hanım genellikle oraya kaçar, ruhu dinlensin isterdi. O sapancadan dönen Elif, evin kapısından içeri girer girmez kendini odasına atar, yatağa uzanır, sessizce ağlardı. Bir türlü anlam veremezdi; annesi neden ona böyle davranıyordu?
Baran içeri girer, usulca onu örtüyle sarar, omzuna dokunurdu:
Anne, gitme artık. Bırak biraz da kızsın gelsin nasılsa.
Ah Baran… Keşke bu kadar emin olabilsem…
Elif iyi bilirdi annesinin huyunu. Çocukluğundan beri tanıdığı Necla Hanım: ince, hassas ve dillerin kadını… Ama çok alıngan. Elife anne dilinde, Fransızca veya İngilizce en az Türkçedeki kadar rahat sitem ederdi. Ve küçük Elifin en büyük cezası, annesinin o sessiz, soğuk bakışlarla söyledikleriydi:
Elifciğim, davranışını bir düşün. Odana çık kızım!
Hiçbir zaman, Necla Hanımın canım kızım dediğini neşeli olduğunda bile duymamıştı.
Hele ki iyi olduğu nadirdi. Necla Hanım, fincanı hep yarı boş görenlerden… Ona göre dünyanın kilit sözü yetersizdi. Bunu yalnız kendi anlayabilirdi. İş arkadaşları, akrabalar, komşular, herkes bu kategoriye girerdi.
Ama Elif ilk zamanlar bundan muaftı. Herkese parmak ısırtan bir çocuktu; üç yaşında harfleri tanır, dört yaşında annesinin aldığı piyanonun tuşlarına yana kapanıp: Müzik duyuyorum! derdi.
Necla Hanımın göğsü kabarırdı. Ta ki Elif altıncı sınıfa gelene kadar. Bir gün dersten düşük aldı. Necla Hanım ne oldugunu anlamadan sinirlendi, Elifin konuşmasına dahi fırsat vermedi.
Kızım, beni çok üzdün! Bu nasıl olur?! Hayır, bu rezalet! Odana git!
Elif boyun eğip çıktı; derdini ancak babaannesine döktü. Babaannesi onu banyoda ağlarken buldu; Elif, eteğindeki lekeleri yıkamaya çalışıyordu.
Babaannesine anlatabildi karnının nasıl aniden ağrıdığını; neler olduğunu anlamamıştı çünkü ona hayatın o dönemi anlatılmamıştı. Necla Hanım gereksiz bulmuştu böyle bilgileri. Elif, annesine soru bile iletiyor muydu bilmiyordu. Arkadaşı yoktu, annesinin yanına uygun bulduğu kızlarla sohbet bile edilmezdi öyle konular. Terbiye…
Sonunda babaannesine açıldı, Necla Hanımla yapılan uzun ve gergin bir konuşma dışında sonuç değişmedi; yalnızca baş ağrıları arttı.
Kızım, böyle meseleleri ancak annesiyle konuşur.
Ama ben bilmiyordum…
Bir dahaki sefere düşün! O kafa bunun için var!
Elif, annesinin onu hangi noktada suçladığını hiç anlayamadı.
İşte o zaman Elifin annesine karşı algısında ilk defa bir çatlak oluştu. Henüz küçük bir şüpheydi bu; ama anne her zaman kendini feda eder masalının aslında pek de gerçekçi olmayabileceğini fark etmişti.
Hayal kırıklıkları arttıkça Necla Hanım ise artık Eliften her isteğini açıkça talep ediyordu. Elif annesini incecik ipek fularla başında sıkıca bağlanmış bir halde görür, bu onun migrenden şikayetinin işareti olurdu. Fularla dolaşırdı; bir skandalın kopacağını hissederdi Elif.
Asla hakaret etmezdi Necla Hanım. Asilce koltuğa gömülür, ellerini şakaklarına götürüp sesinin buzu ile evdeki herkesi dondururdu:
Elif! Sen beni mahvediyorsun…
Nasılsa artık açıklamaya gerek yoktu. Elif neden mahvettiğini kendi çözmeliydi.
Bunun gibi nedenlerden biri de, Elifin tıp okumak istemesiydi; Necla Hanıma göre doktorluk kadına uygun değildi.
Bak kızım, baban cerrahtı; yıllarca evde göremedim. Ben dul kaldım, sen yetim. Amacın ne? Kendi arzuların mı önemli, yanında olanlar mı?
Tartışmalar ayyuka çıkardı; Elif sonunda tıp fakültesini kazandı, annesi aylarca küs kaldı; mutfakta evet ve hayırdan başka kelime çıkmadı Necla Hanımın ağzından.
Sıradaki kriz ise Elifin eşini seçmesiydi. Kayınvalide damadı beğenmemişti.
Sen beni şaşırtıyorsun! Daha iyisini bulamadın mı? Parası değil mesele! Hayat tarzı bambaşka! Eşin Edmondo De Amicisi, ne Verdiyi tanır!
Serkan iyi biri, anne… Elif kavga etmek istemiyordu.
Sevgiyle bir yere varılmaz! Bunu sen de göreceksin, ama vakit geç olacak!
Düğünde ise herkesin içinde gözyaşlarında oynuyordu:
Zor olacak tabii… Tecrübesizler. Ama ben de anneyim, yardım edeceğim! Hep yanlarındayım!
Neyse ki, Elifin düğününde Necla Hanım Serkanın emekli amcası, Hasan Beyle tanıştı. Hasan Bey düzgünlüğü, zarafeti ve Fransızca aksanıyla Necla Hanımı etkiledi:
Aman Allahım, ne güzel bir aksan!
Annem diplomatın kızıydı, Fransada büyüdüm bir süre.
Hasan Beyin kocaman bir bahçesi ve yazlığı vardı, orada Necla Hanım annesini, kızını bir süre rahat bırakıp oraya yerleşti.
İkinci evliliğinde Necla Hanım mutluydu. Hasan Bey ona değer verir, Necla Hanım açıldı, tatlılaştı ve nihayet torunlara bayıldı.
Elifciğim, ne güzel çocuklar! Baran dede gibi akıllı, Zeynep tam bir fıstık! Benim burnumu almış!
Elif ses etmezdi. Annesinin değişiminden memnundu.
Necla Hanımın kehanetinin aksine, Serkan ve Elifin evliliği sağlam yürüyordu. Serkan çok çalışır, annesiyle tartışmalardan kaçardı. Kendi evlerinin borcunu çekmekte ısrar ettiğinde Necla Hanım karşı çıktı:
İmkansız. Elif iki çocukla yorulur! Sen tek başına idare edemezsin!
İşi bırak, her şey iyi. Hem Elif işine dönmek istiyor; ben hayır diyemem. Annem de yardımcı olacak.
O çocukların bir büyükannesi de benim! Necla Hanım başını dik tutup Serkana ilk kez böyle baktı. Ben çocuklara bakacağım!
Ve Elifin ameliyathaneye dönme arzusu gerçek oldu. Çocuklar büyüdü, taşındılar, hayat yoluna girdi derken bir felaket geldi. Hasan Bey yatalak oldu ve en iyi doktorlara rağmen Necla Hanımı gözyaşına boğup bu dünyadan göçtü.
Ah Hasan, nasıl yaparsın bunu bana Necla Hanım inanılmaz bir acı içindeydi. Kadın olduğumu hatırlamıştım! Bu kadar çabuk almak zorunda mıydın bu hissi elimden?!
Kimden hesap sordu, kimse bilemedi.
Artık her hafta iki demet beyaz karanfil alıp Hasan Beyle önceki kocasının mezarına koyar, hayatta kalanlara ise tahammülsüz oluyordu.
Elif, annesinin yalnızlığını telafi etmeye çalıştı. Tatiller, hafta sonları, bayramlar Necla Hanım hep yanlarındaydı.
Ne olmuş! Doğru olan bu! Ben de ailenin bir parçasıyım! diyordu arkadaşlarına.
Yahu Valide, belki Elif biraz ailesiyle baş başa kalmak istiyordur?
Ne saçma! Ben hiç kızımı kontrol etmedim! Necla Hanım savunmaya geçerdi. Yardımcı oluyorum! Elif iki çocukla ne yapsın!
Sorunlar Baran büyüyünce patlak verdi. Büyükannenin sıkı kontrolünü sevmiyordu. Tabii ki büyükannesini severdi, ama onun bitmek bilmeyen eleştirileri Baranı sinirlendirirdi.
Baran! Yine aynı şey! Şu müziği bu kadar açma dedim sana! Nasıl dinliyorsun bu acayip şeyleri?! Necla Hanım kapıyı çalmadan girerdi.
Fular yine ortaya çıkardı, ama artık Barana işlemezdi bu numaralar. Kendi yöntemleriyle baş ederdi:
Zeynep, gel buraya! Şarkı söyleyip dans edeceğiz!
Baran ve Zeynepi Mor ve Ötesiye oynarken gören Necla Hanım dehşete düşerdi.
Baran, sen neyse ne! Ama Zeynep! Olmaz! Annenizi arıyorum!
Babama ara, babaanne! Annem ameliyatta telefonunu kapatıyor, biliyorsun!
Serkan, kayınvalidesinin isyanlarını hep sakin karşılar, akşam Valideyi bırakınca döner oğluyla müzik söylerdi.
Baranın müzik yeteneğiyle Elif ona gitar almaya karar verdi.
Elif, sakın ha! Beni bırakıp gitmek istiyorsunuz demek!
Neden öyle diyorsun anne?
Katlanamam buna! Çocuk ders çalışmalı, saçma şeylerle uğraşmamalı!
Baran harika çalışıyor, sen de biliyorsun! Çocuk hem başarılı hem bir ilgi alanı olsun, bu kötü mü? Sen de çocuklar çok yönlü gelişmeli diyorsun zaten!
Ben başka şey kastetmiştim ve sen bunu biliyorsun… Ah Elif, yine…
Bu tartışma günlerce sürdü. Serkan hep Elifin yanındaydı. Necla Hanım, artık yıllanmış taktiğine başvurdu: Telefona çıkmadı, kızının kapıyı çalınca açmadı. Ev anahtarını kaybettim bahanesiyle aylar önce geri almıştı.
Ama bu sefer Elifin sabrı taştı.
Belli ki konuşmak istemiyor. Bırak! dedi bir Pazar günü, bulaşık yıkarken. O sırada, Baranın doğum günü aldığı kupası yanlışlıkla yere düştü ve rengarenk parçalara ayrıldı.
Nedense yerdeki o cam kırıkları, yıllardır biriken savaşın son damlası olmuştu. Elif, annesini elbette seviyordu ama artık bu sevgiyi dönüştürmenin vakti gelmişti; yoksa en yakınındakiler yara almaya devam edecekti.
Baran! diye seslendi Elif, sesi evin ikinci katına ulaşınca Baran hemen geldi.
Seçtin mi gitarı?
Olur mu anne? Kesin mi yani?
Kesin. Baran, istediğin gibi seç!
Bas gitar istiyorum! Ya babaannem?
Yine bozulmuş çocuklar der… Boşver! Hazırlan, çıkıyoruz.
Nereye gidiyoruz?
Gitar almaya! Zeynepi de çağır, hem seçmeye yardımcı olur!
Gülerken baktı arkasından oğluna; Dünyanın en iyi çocuğu, diye düşündü. Hangi gencin aklına kardeşini gitar seçmeye götürmek gelir?
Gitar alındı, sonra Baranın odası bir stüdyoya dönüştü, arkadaşlarıyla grup kurdu. Oğlanlar kayıt cihazlarını Serkan ve diğer velilerden aldı. Bir video çektiler, Zeynep abisine eşlik etti, internette patladı.
Oğlunun hâlini gören Elifin içi huzur doldu. Akşamları, başkasının acıları ve umutlarıyla dolu bir iş gününün ardından eve dönünce çocuklarına sarılır, onlar da yeni fikirlerini heyecanla paylaşırdı. Elif de, doğru yolda olduğunu anlardı.
Bu arada Necla Hanım bekliyordu. Her gün ev toplar, lezzetli bir şeyler pişirir, Elifin gelip ondan özür dileyeceğini sanırdı.
Bir hafta geçti, iki hafta, Elif gelmedi.
Necla Hanım önce şaştı, sonra kızdı; sonunda düşündü. Hayatında ilk defa, biri ona dur demişti. Ve kim olsa, hemen hayatından çıkarırdı; ama Elifi çıkaramıyordu. Necla Hanım annelik sevgisini içine işleyenlerdendi.
Aylar geçti…
Bir noktada, kimsenin gelmeyeceğini anladı. Bu sefer özür dilemeyeceklerdi.
Bu gerçek ona çok zor geldi. Kızı nasıl bu kadar acımasız olabilirdi? Oysa ona ömrünü vermişti! Bir söz, bir bakış, aileyi böyle zincirsiz bırakabilir miydi?
Dairede döne döne yine yazlığa gitmeye karar verdi; ama orada da huzur bulamadı. Evde, bahçede dolaşırken büyük bir boşluk hissetti.
Yaz bitti, sonbahar yağmurları başladı; Necla Hanımın bekleyecek gücü kalmamıştı.
O günde, elinde demli çayıyla otururken, komşularının rengarenk yağmurluklarla bahçelerinde çocuklarını koşturduğunu izledi. Rahmetli Hasan Bey yüksek duvar istemem derdi, ferforje daha şık dururdu. Yine nezaketle selamlaştı sadece.
Komşularının beş torunu vardı, akıllı, iyi kalpli. Yağmurdan sonra en küçüğün çamurda zıplamasını izlerken, yaşlandığını ve daha fazla beklemenin anlamsızlığını fark etti. Kendine acıyıp fincanı avuçlayacağına, belki de Elifin girdiği yolda onun yanında durmalıydı; yoksa bir gün, belki Elif kendi mezarına beyaz karanfil bırakacaktı.
Fincan tabağa tıkırdadı, o an Necla Hanım arabayı çıkardı.
Pazar günü, yollar boştu; Elifin oturduğu siteye hızlıca vardı.
Köşedeki eve dönerken yüreği hiç alışık olmadığı biçimde çırpındı. Hayatında ilk kez önceliği kendisinin kırgınlıklarına değil, barışmaya verecekti. Uzun uzun, arabada oturdu, kendi kendine ne desem diye düşündü.
Ama plan kurmasına gerek kalmadı. Kapıyı itip bahçeden geçti, Elifin evinin kapısı açıktı. Merdivenleri çıktığında, yukarıdan garip bir gürültü koptu.
Davullar, gitarlar, Elifin mutfakta tahta spatulayla bir yandan dans edip bir yandan sanki deli bir müzisyene dönüşerek bir şarkı söylediğini gördü.
Harika, anne! Bir de biz video çekelim mi? Zeynep, bardağı masaya bırakırken ellerini çırptı.
Elif spatulayı bıraktı, bir yandan bardaklara meyve suyu doldurdu:
Şunlardan iki tanesini al, Zeynep. Diğerlerini ben götüreyim. Hadi bakalım, müzisyenler kesin acıkmıştır.
Elif üst kata yürümeye başladı ama karşıda annesini görünce duraksadı.
O anda, zaman bile sanki gülümsedi, neler konuşulacağını merak edercesine dondu.
Zeynep, Anneanne! diyecek gibi oldu; Elif onu solladı.
Anne, hoş geldin! Eti gözle; birazdan yemek hazır. Müzisyenler yemeğe inince topluca başlarız. Aç mısın?
Necla Hanım yavaşça başını salladı, montunu çıkardı.
Açım…
Çok iyi. Elif göz kırptı. Zeynep, donup kaldın. Anneanneyi mi unuttun?
Zeynep güldü:
Hatırladım! Anneanne, dansı bıraktım! Annem beni müzik okuluna yazdırdı, şarkı söyleyeceğim! Baran sesin süper, diyor!
Necla Hanım, gözlerinden yaşların döküleceğini hissedip eğildi, Zeynepin götüreceği bardakları aldı.
Ben götüreyim. Şu Baranın gitarını bir göreyim; o kadar övdünüz…
Çok güzel! Kırmızı! Ben yardımcı oldum seçerken! Gel!
Zeynep koşarak üst kata çıktı. Elif de annesine gülümsedi:
Eee? Ne bekliyorsun? En zor adımı attın artık…
Ve Necla Hanım tamam diyecek. Sonra üst kata çıkacak, Baran ciddiyetle, büyümüş bir adam gibi gitarını gösterecek.
Ve bir şeyler değişecek.
Her şey bir anda değişmez elbet. İnsan hiçbir zaman bir günde huyunu suyun değiştiremez.
Gene elbet anlaşmazlıklar, laf atmalar çok olur. Elif, annesinin sözünü dinlerken derin derin iç çeker belki; Necla Hanım ise hâlâ Nerede yanlış yaptım? diye düşünüp durur.
Ama bu ailede bir şeyi herkes kesinlikle öğrenmiş olur: Dinlenmek isteyen, önce dinlemeyi bilmeli. O zaman her şey yerli yerine oturur. Sevdiklerin hep yanında kalır. Bu az mı?




