Uzun Aşkın Yankısı
Çabucak iyileş, lütfen diye hıçkırdı genç kadın, adamın solgun yüzüne bakarken.
Nevin, hastane odasında, sert plastik sandalyeye oturmuş, dizlerini göğsüne çekmişti. Odayı ilaç ve çamaşır suyu kokusu kaplamıştı. Dışarıda akşam karanlığı çökmeye başlamış, loş abajur ışığı odada yumuşak gölgeler bırakıyordu; bu ışık Enverin solgun yüzüne sıcak bir yansımayla vuruyordu.
Enver, yastıklarla hafifçe doğrultulmuş şekilde yatıyordu, alçıdaki bacağı özel bir aparatta destekleniyordu. Son yarım saattir Nevini sürekli rahatlatmaya çalışıyordu: Kırığın onarılacağını, birkaç ay sonra yeniden koşup oynayacaklarını, bu meseleye üzülmeye hiç gerek olmadığını anlatıp duruyordu. Gülmeye, şaka yapmaya, hatta yerinden hafifçe doğrulmaya bile çalışıyordu, hâlâ iyi olduğunu gösterebilmek için. Ama Nevin biliyordu; bu yapay neşenin ardında yorgunluk ve keskin bir acı gizliydi sadece bedensel değil, ruhen de.
Sessizce dinledi onu, yüzündeki tanıdık çizgilere, gözlerinin rengine, her kırışığına dikkatle baktı. Ansızın anladı ki, artık saklayamaz; sıradan cümlelerle örttüğü, içini yakan duyguları daha fazla gizleyemez.
Derin bir nefes aldı, doğrulup Enverin gözlerinin içine baktı ve hafif titreyen bir sesle ama net biçimde söyledi:
Biliyor musun, ben seni seviyorum.
Son kelimede sesi çatallandı, gözleri ise anında doldu. Kendini tutmaya çalıştıysa da parmaklarıyla sandalyenin ucunu sıkarken gözyaşları abajur ışığında parladı. Nevinin bakışı öyle içtendi, öyle sevgi ve endişeyle doluydu ki, Enver donakaldı. Bütün o teselli cümleleri anlamını yitirdi, zorlama neşesi eriyip gitti.
Enverin gözlerinde ürkek bir umut, tarifsiz bir şefkat belirdi. Fakat bu sıcaklığın yanında içine bir şüphe düştü; acaba ona acıdığı için mi böyle konuşuyordu? Yoksa hastanede, kırık ve yardıma muhtaç vaziyette olduğu için mi bu itirafı yapıyordu? Bu düşüncelerle yutkundu, boğuk bir sesle sordu:
Beni susturmak için mi söylüyorsun? Hani iyiyim dememem için mi?
Nevin bir an duraksadı. Kendiyle savaşıp titreyen sesini bastırmak ister gibi derin bir nefes aldı, Enverin gözünün içine tekrar bakarak net bir şekilde heceledi:
Ben seni seviyorum.
O anda, uzun zamandır tuttuğu gözyaşları sel gibi aktı. Yanaklarından sicim gibi süzüldü, silmedi bile.
Çok düşündüm, dedi kekeler gibi. Sabah o korkunç telefon geldiğinde Sanki birden elektrik çarptı! Hemen koştum, ne yaptığımı hatırlamadan, en kötüsünü hayal ederek Doktor bir şey söylemedi, film çekmemiz lazım, sonuçları bekleyeceğiz dedi. Koridorda beklerken anladım; seni kaybedebilirim! Sadece bir kırık olsa bile, belki iyileşeceğin söylense de, hayatımın en değerli parçasını kaybetme fikri içimi parçaladı Çok korktum
Nevin diyebildi Enver güçlükle.
Ona olabildiğince uzanıp dikkatlice Nevinin elini tuttu. Elinin sıcaklığı, parmaklarının hafif teması ona kendini bırakma izni çıkarmış gibiydi.
Nevin dayanamadı, yüksek sesle hıçkırarak Envere doğru eğildi ve alnını onun omzuna yasladı. Omuzları titrerken, Enver onun elini usulca okşadı, ağlamasına izin verdi.
Elinin onun avucunda titrediğini, gözyaşlarıyla sarsıldığını hissedince Enverin kalbi tarifsiz bir şefkatle doldu. Şimdi onu teskin etmeye, ben iyiyim diye diretmenin anlamı yoktu. Bunlar önemli değildi artık. Artık önemli olan, Nevinin yanında oluşu ve sevgisinin gerçek, derin ve koşulsuz olduğuydu.
O dokunuş, o sessizlik, sözcüklerden çok daha fazla sevgi ve samimiyet barındırıyordu.
Enver, hayatı boyunca kendi mutluluğuna tam olarak inanamadı. Ne zaman Nevine baksa aklı o evet dediği güne giderdi ve hâlâ bu mucizeye şaşırıyordu. Beş yıl önce dünyanın en güzel kadınını eş olarak almıştı, oysa biliyordu; Nevinin kalbi tamamen kendisine ait değildi. O, büyük bir aşkla değil, çaresizliğin verdiği bir istekle kabul etmişti onunla evlenmeyi. Bunun farkındaydı ama yanında durması bile ona mucize gibi geliyordu.
Çocukluklarından beri tanışıyorlardı. Aynı apartmanda, aynı sokakta, aynı okulda büyümüşlerdi. Enver, Nevini on yaşındayken, kendisi üniversiteye giderken küçük bir kız olarak hatırlıyordu. Onu hep bir kardeşi gibi korur, apartmanda karşılaştıkça şeker ikram ederdi. O da gülerek arkasından koşar, Enver Abi! der ve onu oyunlarına katmak isterdi. Enver onu sever, saçını okşayarak yoluna devam ederdi; bilemezdi, yıllar sonra bu küçük kızın ruhunda ve hayatında böylesine yer edeceğini.
Seneler geçti, herkes yolunu çizdi, değişti. Enver çalışkan öğrenciydi, sağlam bir işi oldu, düzenli bir maaşı, İstanbulda bir evi vardı. Evine döndüğünde kafasında net bir plan vardı: Nevine aşkını açıklayacak, birlikte hayata başlayacaklardı. Bunu nasıl söyleyeceğini, onu etkilemenin bir yolu var mı diye hep düşünürdü.
O gün elinde koca bir demet kırmızı gülle gelip kapısını çaldı. Kalbi pır pır, elleri terlemişti ama kararlıydı. Yıllarca düşündüğünü, çocukluk arkadaşına artık bir kadın gözüyle baktığını anlatacaktı.
Ama kapıyı Nevin açınca, arkasında, kolunda genç, yakışıklı ve kendinden emin bir adam gördü. Nevin hafif utanarak tanıttı: Bu Murat. Nişanlımız. Evleniyoruz.
Elindeki çiçeklerle donup kaldı. Geç kalmıştı. Sözleri boğazında düğümlendi, bir şeyler geveleyip çiçekleri verdi, apar topar oradan uzaklaştı, Nevinin mutluluğunu, Muratın kahkahasını geride bırakıp
***************
Enver onların arasını bozabilirdi. Muratın zayıf yönlerini, huzurlarını kaçıracak fırsatları biliyordu. Fakat her defasında kendine Hayır! dedi.
Nevin o kadar mutluydu ki Ona bakışında Envere karşı hiç olmamış bir hayranlık, adanmışlık vardı. Gülüşü değişmiş, daha samimi ve huzurluydu. Hayatı neşelenmiş gibiydi.
Enver olamadı; o gözdeki ışığı söndüren biri olamadı. Onun mutluluğunu yıkmaya hakkı olmadığını düşünüyordu. Eğer Nevin kendisini değil de Muratı seçmişse, öyle olmalıydı.
Zaman aldı, kolay olmadı. Kendi kendine Hislerim yok, geçer dedi, gittikçe uzaklaşarak başka bir şehirde yaşamasının daha iyi olacağını anladı.
Ne zaman memlekete gelse zor geçiyordu; birlikte oturdukları kafeleri, çocukken koştukları parkı gördükçe içi sızlıyordu. Nevinin Muratla el ele, kahkahalar içinde mutlu oluşu onu derinden yaralıyordu, ama araya girmiyordu.
Tamamen kopamadı. Arada sosyal medyada Nevinin sayfasına bakıyordu. Beğenmiyor, yorum atmıyor, sadece gerçekleri anlamaya çalışıyordu. İçinde tuhaf bir umut; belki fikrini değiştirir, belki pişman olur diyordu ama, her defasında onun mutlu olduğunu görmekle yetiniyordu.
Derken mesajlar değişmeye başladı
Nevin, ailesiyle tartışmalarını, annesinin kararlarını tasvip etmediğini anlatan yazılar paylaşır oldu. Evde kendini garip hissediyordu, anlaşılamadığını düşünüyordu. Murat ise, ailesinden uzaklaşmasını destekler gibi davranıyordu. Onun için beni tek anlayan kişi sensin diyor, ailesinin ise ellerini üzerinden çekmeleri gerektiğini söylüyordu. Nevin ise ailesinin iyiliğinden şüphe etmeye başlamıştı.
Zamanla kopuşlar arttı. Artık evde yerine Muratla vakit geçirmeyi, ailesinden uzak durmayı tercih ediyor, her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyordu.
Enver uzaktan izlerken üzülüyordu. Annesi ve babası da bu olanlara kahroluyordu. Fakat bu noktada ona yardım etmek, Nevin için Sana zarar veriyor demek hiçbir şey ifade etmeyebilirdi.
Zamanla umdu ki, bir gün Nevin doğruları kendi gözüyle görecekti
************************
Nevin giderek daha çok arkadaş dediği kişilerle sohbet ediyordu ama o arkadaşlıklarda da huzur yoktu. Onlarla buluştuğunda bir gün şöyle dedi:
Murat çalışmama gerek olmadığını söylüyor. Bana Sen evde ol, neşeli ve güzel ol yeter diyor.
Arkadaşı şaşkın bir şekilde:
Ama işini severdin, salonda değer veriliyordun, demiştin
Nevin omuz silkti:
Murat için gereksizmiş. O evimizi geçindiriyor, ben de evle ilgileniyorum. Fena mı?
Bir başka sohbette okul konusu açıldı, yeni üniversiteye başlayan eski bir arkadaşı hevesle hayallerinden bahsediyordu. Nevin ise sadece gülümsedi ve:
Okumak sıkıcı bence. Zaten Murat için diplomalı olmak şart değil. Ben hayat için gerekli olanı biliyorum zaten, dedi.
Zamanla ailesini şikâyet etmeye başladı onlara göre artık herkes Nevinin hayatında yanlış insanlardı. Eleştirili bakışları kıskançlık olarak yorumladı.
Böylece çevresi daraldı. İyi niyetiyle uyaranlar uzağında kaldı, sadece Murat ve kendisinin doğru olduğunu düşünüyordu. Eski dostlar bir bir uzaklaştı.
Üç yıl sonunda Nevin, işini bıraktı Evde keyfim yerinde olsun, yorulmayayım diye. Okulu bıraktı Zaten gerek yok. Ailesiyle iletişimi kesti Onlar benim iyiliğimi istemiyor. Arkadaşlar ise kendi hayatlarına devam etti.
Yalnız kaldı. Daha doğrusu, aslında kendisini hayatına bağlamayan, evlenmek gibi bir planı olmayan biriyle baş başa kaldı. Murat, onu sadece istediklerini yaptığı sürece yanında tuttu, sonra bütün kapıları kapadı. Nevinin önceki hayatında değerli olan her şey iş, okul, aile, dostluk yok olup gitti.
Enver, Nevini uyarmaya çalıştı. İncitmemek için sözcükleri dikkatle seçti ama gerçekleri de gizlemedi:
Gerçekten bu yaşamak istediğin hayat mı? Yavaşlasan, düşünsen iyi olmaz mı? dedi.
Nevin ise kısa, sinirli cevaplar veriyordu:
Enver, anlamıyorsun. Murat bana sahip çıkıyor. Onun dediği en doğrusu.
Enver ona, Bağımsızlık çok değerli, ailen de var, kendi ayaklarının üzerinde dur dediğinde ise Nevin, hemen savunmaya geçti ve iletişimleri azaldı, sonunda tümden koptu
*******************
Yıllar geçti. Enverin hayatı sakindi: İşine gidip geliyor, arkadaşlarla nadiren buluşuyor, ailesini ziyaret ediyordu. Evlenmemişti, eski hikâyedeki gibi ağır, mesafeli bir insan olmuştu.
Bir yılbaşından hemen önce, anne-babasına geleneksel ziyaret için gitti. Evin içini portakal ve çam kokusu doldurmuştu. Annesinin yemeklerinin kokusu, babasının hafif sitemli ama gülümseyen cümleleriyle huzurlu bir evdi burası. Eve girer girmez içi ısınır, bütün yorgunluğu silinir giderdi.
O akşam markete birkaç eksik için çıkmıştı. Aralık havası soğuktu ama insandan kaçacak gibi değildi; hava yılbaşı süsleriyle ışıl ışıldı. Dönüşte apartmanlarının girişinde durdu kaldı.
Nevin oradaydı, kalorifer peteklerinin önünde, ceketine sarılmış, gözleri yaşlı. Yanındaki eski valizin kolu kopuktu; yanında küçük bir kedi taşıma kutusundan inatla miyavlayan tekir kedisi vardı.
Nevin? Burada ne yapıyorsun? dedi Enver şaşkınlıkla.
Enver bilmiyordu, Nevinin ailesi altı ay önce evlerini satıp başka bir şehre gitmişti. Murat, dün gece eşyalarını ve kedisini kapının önüne koyup kovmuştu. Nevinin gidecek yeri yoktu.
Duruyorum işte, dedi Nevin acı bir tebessümle. Nereye gideceğimi bilmiyorum
Sesi duygusuz, boş gelmişti ve bu Enveri çok korkuttu. Enver derin bir nefes aldı, kendini topladı ve kararlı bir şekilde ona dokundu:
Hadi Soğukta oturulmaz. Burası da uygun değil. Gel, eve çıkalım.
Nevin direnmeden kalktı, valiz ve kedisiyle Enverin peşinden gitti. Asansörde hiç konuşmadı; sadece gözlerini kaçırdı, kedisi ise sahip çık der gibi miyavlıyordu.
Evde Enver hemen onu oturma odasındaki koltuğa oturttu, sırtına yastık koydu, gitti, mutfaktan sıcak bir çay getirdi.
Şunu iç, biraz iyi gelirsin.
Nevin usulca kupayı tuttu, bir süre öylece oturdu. Tıpkı bir zamanlar çocuk gibi, bitkin soluklanıyordu.
Anlat, her şeyi anlat, dedi Enver.
Murat bırakıp gitmişti. Nevin hamileydi, ne parası vardı ne de gidecek yeri. Daha dün birlikte çocuklarının adını, odasını planlamışlardı. Bugün Murat Senin suçun, ben böyle bir hayata hazır değilim deyip, onu ve kedisini kapı dışarı etmişti.
Dört aylık hamileydi, başka bir çare düşünmemişti bile. Ama hiçbir imkânı kalmamıştı. Ailesi taşınmış, yeni adres bırakmamıştı; arkadaşları ise bir zamanlar suçladığı, kırdığı eski dostlardı, çoğu telefonunu açmıyordu. Arayanlar ise Kusura bakma, kendimiz zor durumdayız demişti.
Şimdi Nevin, Enverin ufak mutfak masasındaki sandalyede oturuyordu. Akşam olmuştu, odanın tek kaynağı, loş bir abajur Titrek bir sesle konuşmaya başladı:
Ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum Enver Nereye gideceğim, neyle geçineceğim bilmiyorum. İş yok, diploma yok, Murat ise her şeyin suçlusunun ben olduğumu, başka türlü davranırsam benden vazgeçmeyeceğini söyledi
Sesi kısıldı, gözyaşları yanaklarından süzülüp ellerine damladı. Yüzünü silmedi, gözünü bir noktaya sabitlemiş, tam bir çaresizlikle bakıyordu.
Enver ise karşısındaydı; sessizce, sadece dinledi, onun sıkıntısını hissetmeye çalıştı. Kısa bir sessizlik oldu. Enver yüzünü elleriyle kapatıp bir çırpıda nefes aldı ve kararlı bir şekilde gözlerinin içine bakarak dedi ki:
Benimle evlen Nevin. Biliyorsun, yıllardır seni seviyorum. Seni mutlu etmek için elimden geleni yaparım.
Nevin başını aniden kaldırdı, şaşkınlıktan gözyaşı kesilmişti.
Ciddi misin? dedi kırgın ve yorgun bir sesle. Aşka cevap veremem, üstelik çocuk da var
Cümlenin devamında nefesi tıkandı.
Senin çocuğun da benim çocuğum olacak, diye devam etti Enver huzurlu ve kararlı bir sesle. İkimiz için de sevgim yeter. Bir daha yalnız, çaresiz kalmayacaksın.
Sakince, açıkça ve sanki her şeyi çoktan kafasında halletmiş gibi konuştu.
Zamanında bir evliliğe evet dedim Şimdi bunun cezasını çekiyorum.
Başını öne eğdi, geçmişten pişmanlıktan utandı. Hayata dair bildiği her şeyin altüst olduğunu hissediyordu.
İstersen sana iyi bir iş bulurum, tanıdık çok. Dilersen bir ev alırım, banka hesabında birikim olur, dedi Enver. Sadece evet de, yeter.
Enver ölümüne aşk vaadinde bulunmuyordu, sihirli bir mutluluk sözü de vermiyordu. Bir omuz, bir güven, bir korunaklı yuva öneriyordu.
Nevin uzun süre konuşmadı. Elleri titreyerek staredi, çayı karıştırdı, abajurun loş ışığına baktı Her şey beyininde bin kere dönüp durdu. Ama dipten bir umut yükseliyordu.
Sonunda Enverin gözlerinin içine bakıp Peki dedi, alçak bir sesle. Kabul ediyorum.
********************
O günden sonra aylar geçti. Nevin ve Enverin hayatı düzene girdi. Ortada büyük bir aşk yoktu belki ama güven, destek ve huzura dayanan, iki insana da iyi gelen bir beraberlik başladılar.
Enver bir baba olarak oğluna hayran kaldı. Doğduğu günden itibaren çoğu görev Enverdaydı: Gece kalkar, kundaklar, ağladığında salardı. Parkta dolaşır, kitap okur, ilk kelimeleri öğretirken oyalanırdı. Çocuğuna güzel oyuncaklar, geziler; onun gelişimi için ne gerekirse temin ediyordu.
Nevin zamanla kabuğundan çıktı; ilk aylar zor oldu, ama Enverin hâlâ ve sadakatle yanında oluşu, oğluna üstlenişi onu hayata bağladı. Sonra işine geri döndü; Enver tanıdık bir avukatlık bürosunda ona uygun iş ayarladı. Az olan vaktini değerlendirdi, bir yıl sonra açıköğretime yazıldı ve üniversiteye başlama hevesiyle doldu. Artık yeniden hayat kurduğunu, sürüklendiği değil, ailesine yön veren kişi olduğunu hissediyordu.
Günleri huzurlu ve sakindi. Hafta sonu birlikte yürüyüş, aile ziyaretleri, mutfakta yeni tarifler denemeler, çocuğun kahkahası Sabah kahvesinin kokusu, akşam birbiriyle gelecek hayallerini paylaşmalar artık onun için birer huzur kaynağıydı. Belki romantik filmlerdeki gibi çılgınca aşık değildi ama, minnet, sadakat ve sıcak bir sevgi duyuyordu; bu da gerçek ve değerliydi.
Bir gün kaza oldu. Enver bir akşam işten dönerken bir spor otomobil hızını alamayıp Enverin arabasına şiddetli çarptı. Aracın kaputu ezildi, camlar parçalandı, ama hava yastıkları çalıştı; Enver ayağını kırmakla kurtuldu. Hastanede yattı; aklı kendinde değil, Nevin ve oğlundaydı. Onlar ne yapacak, ben olmadan nasıl olacaklar, diye kaygılandı.
Nevin geldiğinde ilk cümlesi:
Planlarımızı bozmuş oldum, affet, demek oldu.
Nevin sessizce gelip Enverin elini tuttu, gözleri endişeyle parlıyordu.
Senin hayatta olman önemli, başka her şey halledilir, dedi kararlı bir sesle.
Ve yıllardır beklediği o cümleyi sessizce, gözlerinin içine baka baka söyledi:
Seni seviyorum.
O kadar sade, o kadar doğaldı ki Enverin boğazı düğümlendi. Sorgulamadı, tekrar etmesini istemedi inandı ve sevginin içini sımsıcak kapladığını hissetti.
Teşekkürler, fısıldadı, parmaklarını sıktı. Her şeye değerdi bu cümle.
Yakında ayağa kalkacağımı biliyorum. Alçımı çıkaracaklar, rehabilitasyon ile tekrar yürüyebileceğim. Sonra, Nevini en güzel yere, Türkiyede seçtiğimiz bir sahil kasabasına götürüp yeniden evleneceğiz; ama bu defa gerçek bir düğünle, misafirler, çiçekler, gülüşler ve sevinç gözyaşlarıyla Gönülden edilen yeminlerle, artık yaşananların gölgesinde değil, tam da hissettiğimiz gibi, yan yana
Hayat bana bir kez daha gösterdi: Zaman bazen bir şeyi unutman için değil, daha derin hissetmen için uzar. Sevgi ve şefkat, kendini bir insana adamak kolay değildir ama, doğru zamanda söylenen Seni seviyorum dünyadaki bütün acıları hafifletir.




