Yabancı Kendi Evimde
Akşam Gökhan, ertesi gün için çantasını hazırlarken bana Neden evi sadece kendi evin olarak görüyorsun? diye sorduğunda, açıkçası, ne hakkında konuştuğunu ilk başta anlamadım.
Ne demek istiyorsun? diye sordum, mutfakta bulaşık yıkamayı bırakıp ona dönerken.
Yani, Melih öyle söyledi. Sen hep benim evim, benim kurallarım, benim yaşam alanım diyormuşsun. Ben hiç bizim ortak alanımıza böyle sahip çıkar bir tavırda olacağını düşünmemiştim, dedi, çantasına kağıtlarını itinayla yerleştirirken.
Suyu kapadım. Ellerimi havluya sildim. Birden ayaklarım pamuk gibi oldu, oturdum masanın sandalyesine.
Gökhan, ben bunu hiçbir zaman söylemedim. Bir defa bile. Burası bizim evimiz. Bizim.
Omuz silkti, çantasının fermuarını çekti.
Tamam. Belki Melih yanlış anlamıştır. İyi geceler, Sibel.
Ve gitti yatak odasına. Ben yarım saat sonra tüm mutfağı toplayıp, camları ve koridorun ışığını kontrol ettikten sonra içeri gittiğimde, bana sırtını dönmüştü. Melih ise koridordaki çekyatta horul horul uyuyordu.
Karanlıkta yattım ve bu duruma tam olarak ne zaman geldiğimizi düşünmeye başladım.
***
Melih mart ayında taşındı bize. Bir-iki hafta, en fazla bir ay kalırım, dedi. Ankarada kirada kaldığı evin sahibi evi satmaya karar vermiş, yeni bir yer bulmak da onun yaşında neredeyse ellisine gelmiş, bir de sabit işi olmadan pek kolay değilmiş. Boşanmasından sonra yalnız yaşamaya başlamıştı; bana hep biraz hüzünlü, yalnız bir insan gibi gelmiştir Melih. Gökhan da bana danışmadan, gayet doğal bir şekilde Abim birkaç hafta bizde kalacak, zor durumda, misafir edeceğiz, deyip geçti.
Gerçekten itiraz etmedim. Samimiyetle. Biraz da üzüldüm Melihe. Onu yılda bir-iki kez bayramlarda, aile toplantılarında görürdük. O hep böyle bir köşede, sessiz otururdu. Boşandıktan sonra iyice içine kapanmış, bir zamanlar çalıştığı inşaattan da çıkarılmış. Çocuğu yok. Eski eşi başka birine gitmiş, neredeyse on yıl olmuş. O zamandan beri hayatı tam olarak yoluna girmemiş.
Kapıda koca iki bavulla, üstü başı dağılmış bir halde durduğunda ona sıcak bir çorba koyup, oturma odasındaki çekyata temiz nevresim sermek benim için doğal bir davranıştı. Gökhan bariz şekilde memnundu. Melihin, babaları vefat ettiğinde, ailesine destek olduğunu hep anlatır ve abisinin üzerindeki hakkı büyük olduğunu söylerdi. Yani, aralarında hoş, sessiz bir bağ vardı ve ben buna saygı duyuyordum.
İlk hafta her şey yolundaydı. Melih sessizdi; sabah erken kalkar, gün boyu ne işi varsa iş aramaya, arkadaşlarına giderdi. Akşam yemeğinde ben mutfağa bıraktıklarımdan yer, teşekkür ederdi. Ara ara hep beraber çay içer, artan fiyatlardan, İstanbuldaki trafik ve hayat pahalılığından konuşurduk.
Ama sonra işin rengi yavaş yavaş değişti. Tencerede ağır ağır kaynayan mercimek çorbası gibi, insan fark etmeden oturuyor işte hayatına.
Melih sabahları evde kalmaya, Başım döndü, tansiyonum çıktı gibi bahanelerle TV karşısına demir atmaya başladı. Ben sağlık ocağında hemşireyim, tansiyonunu ölçeyim dedim, Geçer şimdi dedi, tartışmadım.
Sabah akşam televizyon açık. Sabahtan geceye kadar balık programı, araba yarışları, doğa belgeselleri Ses sonuna kadar. Yorgun argın işten gelip de evde biraz sessizlik aradığımda rica edip kısıyor, ama beş dakika sonra yine bam-güm ses
Bir de evi ufak ufak işgale başladı. Bavullar salonda hâlâ toplanmamış. Ceketini benim askıma asmış. Banyodaki diş fırçalarına bakıyorum, bir yabancı fırça daha. Kendi havlusunu kalorifere atmış, ben toplu yıkayalım diyorum, istemiyor.
Hepsi küçük mesele, değil mi? Kendime her gün tekrar ettim. Adamın hali zor, misafire katlanılır.
***
Nisanda Gökhanda fark ettiğim şeyler oldu. Eskisi gibi günün olaylarını paylaşmıyoruz. Benim hastalarım, onun işyerindeki komik hikâyeler Şimdi ya kısa cevaplar veriyor, ya susuyor ve hemen Melihin yanına geçiyorlar. Beraber televizyon izliyorlar, bira içiyorlar, kendi aralarında gülüşüyorlar. Ben mutfakta bulaşıkla oyalanıyorum, seslerini uzaktan duyuyorum.
Yanlarına gidince anında muhabbet değişiyor; Melih kibarca:
Sibel, yorulma, işin yoğundur. Biz erkek erkeğe muhabbet ediyoruz burada, diyor.
Gökhan başını sallıyor. Tekrar mutfağa dönmek zorunda kalıyorum, kendi evimde fazlalık gibi hissederek.
Bir akşam, Melih dışarıdayken dayanamayıp sordum:
Gökhan, sence Melihin kalışı fazla uzamadı mı? İki ayı geçti Artık bir yolunu bulsa da kendi evine çıksa?
Telefonuna bakan eşim şaşkın.
Şaka mı yapıyorsun Sibel? O benim abim. Gidecek yeri yok.
Ama geçici dedik
Geçici, tabii, diyor. Ama iş bulmadan nasıl gitsin? Anlamıyor musun?
Baktım tartışmak sonuçsuz. Gülümsedim, Tabii, anladım, dedim.
Ama içimde bir yer cız etti. Ya Melih burada sonsuza kadar kalırsa?
***
Mayısta olaylar büyüdü.
Nöbetten kan-ter içinde eve geldim. Tek isteğim wc- banyo. Banyoya giriyorum: lavabo üzerinde tıraş kılından yığınlar, duvara yapışmış sakallar. Melih traş olmuş, gram umrunda değil. Güzelce rica ettim,
Melih abi, tıraş olduktan sonra biraz toparlasan? Çok yorgunum.
Gülerek:
Aaa, affedersin Sibel. Sen zaten düzen seviyorsun, senin için toplamak sorun değildir, dedi.
Öyle değil. Banyoyu kullandıysan bari temiz bırak.
Tamam, tamam, sonra bir toparlarım, dedi yan gelip.
Sinirden dişim dişime değer şekilde, yine ben temizledim. Küçük şey, Sibel, dedim kendime.
O akşam Gökhan Bugün abim çok üzüldü, biraz daha tatlı dille rica etsen? dedi.
Üzüldü mü? Neden?
Bayağı terslemişsin banyo için.
Terslemedim, sadece rica ettim.
Ona göre biraz kırıcı oldun. Sonuçta burada misafir. Daha misafirperver olabilsen
Uzanıp tavana daldım. İçimden İyi, dedim. Denerim.
***
Sonrasında gerçekten denedim. Melihe gülümsedim. Ne seviyorsa yemeklerinden yaptım. Bıraktığı pis tabakları, koltukta yayılan gazeteleri ses çıkarmadan topladım. Dayanıklı, güler yüzlü olursam, belki utancından biraz az olmaya başlar diye düşündüm.
Tam tersi oldu.
Melih gevşedikçe gevşedi. Artık iş bakıyorum bahanesi de kalmadı, sabahtan akşama evde, televizyon izliyor, benim yemekleri gömüyor, Gökhanla eski çocukluk günlerini yad ediyorlar. Ben ise sanki bir hizmetli gibi; varım ama yokum.
Bu hali arkadaşıma, Ayşegüle anlatmak için cumartesi pazarda buluştuğumuzda:
Ayşegül, ne yapayım? Adam üç aydır evde. Gitmeye niyeti de yok.
Ayşegül başını salladı. Yıllar önce boşanmış, hayata karşı tecrübeli bir kadın.
Gökhan ne diyor?
Kardeşim bu, biraz sabret, diyor.
Bak, benim başıma benzeri geldi. Kuzenim bana Bir iki hafta kalacağım dedi, beş yıl misafir oldu, sonunda ben annemlere taşındım. O hala evde.
Korkutuyorsun beni.
Uyarıyorum. Aileden gelen misafir, hele evin erkeğinden destek bulunca, evin sahibi gibi olmaya başlar. Gökhanın gözünde sorun olmazsa, senin için de olmayacak demektir.
Haklıydı. Ama içimden Ne yapacağım peki? diye geçiriyordum.
***
Haziranda olaylar su yüzüne çıktı. Sessiz yangın gibi.
Melih Gökhanı kafasından idare etmeye başladı. Benim hakkımda açık bir laf etmezdi. Ama hep imalar, masum takılıp laf dokundurmacalar.
Mesela yemekte:
Gökhan, hatırlıyor musun, annemiz her cumartesi poğaça yapardı. Ne mis gibi kokardı ev. Eskiden evler sıcaktı
Gökhan duygusalca gülüyordu. Desene, ben ne kadar yapsam o eskilerdeki gibi olmadığını ima ediyordu.
Ya da bir anda:
Kadınlar hep gergin şimdi. Eski hanımlar öyle midir, minnetle bakar, bir lokma fazla için fırtına koparmazdı.
Gökhan suskun, ben terslenen kasap gibi sinirden diş sıkarak oturuyorum.
Bir gün: TVyi Bir saat sessiz olalım, kafa dinleyelim, dedim. Melih şaşkın:
Tüh, rahatsız ettiysem affedersin. Tabii hemen kapatıyorum, dedi, TVyi kapatıp kalktı. Ben biraz gezeyim, yük olmayayım.
Gitti. Gökhan bana dönüp sordu:
Buna gerek var mıydı? Adam kendini yabancı hissetti.
Sadece seninle baş başa oturmak istedim, dedim.
Sibel, abim. Bizim evimiz. Biraz daha hoşgörülü olamaz mısın?
Cevap vermedim. Sessizce mutfağa geçip içimi çektim.
***
Temmuz ayında benden habersiz Melihi eve geçici ikametgâh yaptılar. İş bulacakmış, evrak lazımmış. Gökhan anında tamam demiş. Ben masadaki belgelerden öğrendim.
Gökhan, sen ciddi misin, hem de bana sormadan?
Sibel, altı aylık sadece. Ne var bunda?
Ne var mı? Bizim evimiz, artık kararları birlikte almalıyız.
Sibel, abartma. Kardeşim yani! Asıl yabancı mı o?
Tartışmadım. İçim gitgide çürüdü.
***
Yaz ortasında sağlık sorunlarım başladı. Tansiyon, baş ağrıları Sağlık ocağında bir doktor arkadaşım bana dikkatli bakıp uyardı:
Sibel, stresin tavan yapmış. Bir şeyleri değiştir. Yoksa ciddi sıkıntın olur.
Ne yapabilirdim? Kendi tuzağımdayım.
Bir kere daha Gökhana açıldım, Melih evde yokken.
Gökhan, dayanamıyorum. Abin gitmeli.
Bıkkın baktı.
Yine mi başlıyoruz? Konuştuk bunları.
Konuşmadık. Sen karar veriyorsun. Ben artık kendi evimde yabancıyım gibi hissediyorum.
Belki problem sende Sibel? Melih diyor ki, sen sürekli yüzüne vuruyormuşsun evde gereksiz olduğunu Belki mesele sende?
Şaşkınlıktan dilim tutuldu.
Ne? Her şeyini ben üstleniyorum, hizmet ediyorum. Sorun bende mi?
Bağırma, diye kesti soğukça. Hep agresifsin.
Sustum, montumu aldım, kapandım dışarı.
***
Ağustosta en korktuğum oldu. Melih iyice artistleşti. Açık açık bana daha iyi yaşam önerileri vermeye başladı. Nasıl temizlik yapılır, ne pişirilir, çamaşır nasıl yıkanır Evi dağınık, ben kötü ev sahibesiymişim.
Bir akşam,
Sibel, hiç düşündün mü, gidip yemek kursuna falan katılmayı? Bir arkadaşım harika bir kursta, çok şey öğrendi, belki sana da iyi gelir, dedi.
Çatalı bıraktım.
Yıllardır yemek yapıyorum. Fena olmadığımı düşünüyordum.
Ama yeni şeyler öğrenmek güzeldir, öyle değil mi Gökhan?
Gökhan yine sustu. O suskunluk bin kelimelik onaydan beterdi.
Kalkıp odama kapandım.
Bir saat sonra Gökhan içeri girdi:
Ne oldu Sibel?
Bir şey yok. Sadece çok yoruldum.
Melih sadece yardımcı olmaya çalıştı.
Beni beceriksiz ilan etti ve sesini çıkarmadın Gökhan!
Abartıyorsun. Sadece bir öneriydi.
Sırtımı döndüm. Çıktı gitti. Ben yine yalnız kaldım.
***
Eylülde kaybettiğimi anladım. Melih evde iyiden iyiye barınak kurdu. Gökhanın gözünde abisi; hem arkadaş, hem akıldaş, hem sırdaş. Evin enerjisi bana değil, ona dönük. Gökhan soğuk, uzak. Sarılsam uzaklaşıyor, Yorgunum, diyor. İki kişilik bir yere gitsek, Melihi bırakmak istemem, diyor.
Bağımız kum gibi elimden akarken ben sadece izlemekte kaldım.
Bir gece yatakta;
Gökhan, beni hâlâ seviyor musun? dedim.
Sessiz kaldı, epey uzun. Sonra Bilmiyorum Sibel. Gerçekten bilmiyorum, dedi.
Devamını getirmeye çalışmadım.
***
Ekimde kopma noktası geldi.
Gece işten erkenden eve döndüm. Alışverişten geçiyordum, Evde güzel bir şey yapayım, belki havayı değiştiririm, dedim. Evde tık yok. Derken mutfaktan kısık sesler geliyor.
Girdim.
Melih ve Gökhan masada. Masada benim telefonum açık!
Ne yapıyorsunuz siz?
Başlarını kaldırdılar. Melihin yüzü buz gibi sakin, Gökhan ise hayli mahcup.
Sibel, biz başladı Gökhan.
Telefonun açıktı, mesajlarını gördük. Zaten kilitli değildi, dedi Melih, hemen savunmaya geçti.
Telefonu elime aldım. Açık ekranda geçen yıl Ayşegülle Melih meselesini konuştuğum mesajlar: Hemen haddini çiz demiş, ben de sorun çıkmasın diye idare edeceğimi yazmışım.
Yani gizlice mesajlarımı okudunuz? dedim kısık sesle.
Açık duruyordu, dedi Gökhan. Zoruma gitti
Demek baştan beri Melihi istememişsin, sadece beni kırmamak için susmuşsun. Hep samimiyetsizmişsin
Hayır, dedim. Hep samimiydim. Sadece duygularımı senin hatırına gizledim. Melih açıkça hayatımı zorlaştırdı, ama sırf sana çekinip sustum.
Bak Gökhan, dedim, Melih ipleri eline aldı. Yerimi, sevdiğim adamı almaya çalışıyor ve başardı.
Melih ilk defa hiç saklamadan suratıma güldü:
Sibel abartıyorsun, sadece mecburiyetten kaldım ve kardeşim gerçeği gördü.
Hangi gerçek?
Sen doğru kadın değilsin, dedi.
Kısa bir sessizlik. Baktım Gökhan bir şey söylemiyor. Artık bitmişti.
Çantamı, anahtarımı aldım. Kapıya yöneldim.
Sibel, nereye? dedi Gökhan.
Bilmiyorum, dedim. Düşüneceğim.
Çıktım.
***
Doğruca Ayşegüle gittim. Kapıyı açıp beni görünce sımsıkı sarıldı. Hüngür hüngür ağladım, çocuk gibi.
Sonra mutfakta, sıcak tadında bir Orman Meyveli Çay eşliğinde her şeyi anlattım.
Sibel, sana acı bir şey söyleyeyim; kocan buna göz yumdu. Melih suçlu ama asıl Gökhan suçu işleyen kişi. Bunca yıl birleşik hayatı, abinle dayanışmaya tercih etti. Seni ezmesine, evine el koymasına, ilişkinizi yıkmasına izin verdi. Kararını kendisi verdi.
Dinlemesi acıydı ama karşılık da istedim.
E ne yapacağım?
İstersen savaşırsın, Melihin manipülatör olduğunu ispat etmeye çalışırsın. Ama asla ikna olmaz Gökhan. Çünkü onun için abi demek, geçmişi, kökleri, kendi benliği demek. O savaşı kazanamazsın Sibel.
O zaman? Boşanmak mı?
Belki. Ya da çekip gidersin, kinle, gururdan değil; sadece, hak ettiğin değeri bulmak için.
O gece düşündüm, sabaha kadar. Ayşegül bana kanepenin üzerine yumuşak battaniye serdi. Ben karanlıkta boşluğa baktım.
Sabaha kararımı vermiştim.
***
Ertesi akşam eve döndüm. Melih yine TVye gömülmüş, Gökhan henüz işten gelmemiş. Doğrudan yatak odasına gittim. Büyük bir valiz çıkarıp elzem eşyalarımı toplamaya başladım.
On dakika geçmeden Melih kapıda,
Ne yapıyorsun Sibel?
Cevap vermedim.
Gitmiyorsun ya? Hadi ya, büyütme.
Çantamı kapattım, dikilip göz göze geldim.
Başardın Melih. Keyfini çıkar.
Vicdan gösterisi yaptı:
Ben bir şey yapmadım ki, mecburiyetten…
Amacın bu evlilikti yıkmaktı. Tebrik ederim, dedim, ilk kez çok sakin.
Cevap vermedi, sadece sinsice sırıttı.
Sen sandığımdan akıllısın.
Sen ise değil, dedim. Sen kazandığını sanıyorsun; aslında sadece ömrünce yalnız kalacaksın. İlişki kuramayan biri olarak.
Çıkarken Gökhan kapıda:
Sibel, ne oluyor?
Valizi yere koydum. Karşısına geçtim.
Gidiyorum Gökhan. Bilmiyorum ne zaman dönerim, belki hiç. Ama artık burada bana yer yok.
Nasıl yok canım, evin senin!
Eskiden Bizimdi. Artık Melihin. O karar veriyor, o kuralları koyuyor; sen ona izin verdin. Her defasında ya susarak, ya bana karşı onun tarafını tutarak, ya da sorunu hep bende bulduğun için. Sen seçimini yaptın.
Ama…
Her gün tekrar tekrar yaptın. Benim yok sayılmama göz yumdun. Bunu da unutma.
Veda ettim. Melih arkamda dikildi.
Gökhan, dinleme onu. Kadın numarası yapıyor. Bırak siniri geçsin gelir.
Son bir defa döndüm. Gökhana:
Bak, yine benim yerime konuşuyor. Sen de hep onu dinledin, beni değil.
Cevap yok.
Sibel, kal, hallederiz…
Ne, Melih çıkacak mı?
Sessizlik.
Görüyor musun? Çözüm yok çünkü seçmek istemiyorsun. Ama ben bu cehennemi artık istemiyorum.
Kapıya yöneldim.
Sibel bak, aile falan…
Aile dedin, evet; siz ikiniz, aile oldunuz. Ben ise artık sadece eski eşimim. O da sen izin verdiğin sürece.
Kapıdan çıktım. Arkada seslenmeler… Umursamadım.
Sokağa indim. Ekim gecesi… Soğuk, rüzgâr. Telefonla Çabuk Tavşan taksiden araç çağırdım, Ayşegüle gittim.
Arabayı beklerken dördüncü kattaki apartmana baktım. Orada, perdelerin arkasında iki siluet. Gökhan ve Melih.
Konuşuyorlardı. Ve ben artık umursamıyordum.
***
Ayşegülün evinde bir hafta kaldım. O asla üstüme gelmedi; gece oturduk çayımızı içtik, gündüzleri parka çıktık.
Gökhan aradı her gün. Gel, özledim, alışamayacağım sensizlik, dedi. Kısa kestim: Daha zamana ihtiyacım var.
Altıncı gün geldi kapıya. Kötü görünüyordu, kilo vermiş, yüzü soluk.
Konuşabilir miyiz?
Beraber parka indik, banka oturduk.
Sibel, dayanamıyorum. Ev buz gibi, ses yok. Senin haklı olduğunu şimdi anladım.
Tam olarak neyde?
Durdu.
Melih konusunda O gerçekten değişmiş. Veya ben körmüşüm. Emredici, eleştirel oldu. Gitmesini söyledim.
Şaşırdım.
Ne dedin?
Gitmesi gerektiğini söyledim; o da bana Beni sattın! Sibel kafanı yıkadı, karını seçiyorsun, diye bağırdı. Sert kavga ettik. İki gün önce çıktı gitti, Ankara’ya tanıdıklarının yanına.
Karmaşık şekilde hem rahatladım hem bir boşluk hissettim.
Gökhan, böyle olması çözüm değil. Hâlâ zaman lazım. Hangi yüzden döneceğim, bilmiyorum.
Başını eğdi.
Sanırım ikisi de var; senin yokluğunda anladım ne kadar büyük bir boşluk olduğunu. O ise, evde de işi bana yıkmaya başladı. O zaman sana ne hissettirdiğini anladım, utandım.
İçimden bir oh çektim.
O zaman, ne olacağımıza karar vermem lazım. Ancak zamana ihtiyacım var.
Elimi tuttu.
Beklerim Sibel. Ne kadar dersen.
Cevap vermedim. Yanında oturdum, düşündüm.
***
Bir ay daha geçti. Kasım yağmurlu geçti. Ayşegülde kalıyorum. Gökhanla arada buluşuyoruz. O, evde işleri toparladığını, yemek yapmayı öğrendiğini anlatıyor.
Bir gün aile danışmanına gittim. Yaşlı, gözleri güleç bir hanım. Tüm hikâyemi dinledi, sonra dedi ki:
Sibel, zor olan olanlar değil, sonrası. Affedebilirsin, dönebilirsin. Ama hiçbir zaman unutamazsın. Küçücük kırıntı her susuşunda içini yiyecek. Her senin için ayağa kalkmadığında hatırlayacaksın.
Çıkış yok mu?
Çıkış var. Ama çok uğraştırır. İkiniz birden emek vermelisiniz. Yeniden güven kurmak, konuşmak, birbirine sahip çıkmak lazım. Eşin de anlamalı ki aile olmak kan bağından öte bir tercih. Onun her gün seni seçmesi şart.
O sözler uzun süre kafamda kaldı.
***
Aralıkta beklenmedik bir şey oldu. Melih aradı. Açmamak için uğraştım; bir dürtüyle cevapladım.
Sibel? Ya şey, af dilemek istedim.
Sessizliğimi bozmadım.
Biliyorum, yüzüm yok, ama aramızda kalan bir laf kalmasın. Evet, istemeden olsa da düzeninizi bozmak istedim. Sizin sıcaklığınıza, hayatınıza öyle imrendim ki. Buna karışmakla belki de payıma biraz huzur düşer sandım. Yanılmışım. Yine yalnızım, üstelik artık Gökhan da bana kızgın. Ve sen de. Hak ettim Sibel.
Dinledim, içim enteresan şekilde hafifledi. Affettim diyemeyeceğim ama en azından bir nokta koydum.
***
Aralık sonunda bir karar verdim. Kafede Gökhanla buluştum. Cam kenarında kahvelerimizi içerken konuştum:
Düşündüm, kabul ediyorum. Bir şans daha vereceğim.
Yüzünde güneş açtı.
Gerçekten mi?
Ama şartlarımı koyuyorum. Birlikte aile terapisine başlıyoruz. Her hafta. Altı ay en az. Konuşmayı öğreniyoruz. Sen beni dinlemeyi, ben tekrar güvenmeyi. Bir daha hayatımda yanında ikinci plana düşersem Bir daha bana sahip çıkmazsan, çekip giderim. Dönmem. Şans yok.
Başıyla onayladı.
Kural ne dersen, kabul.
Ve Melih bir daha o eve adım atamaz. Ne bayram, ne misafirlik. Asla.
Bir düşündü, sonra onayladı.
Anladım, dedim.
Kahvemizi bitirdik, dışarı çıktık. Aralık ayı buz gibi; Gökhan elimi tuttu.
Eve gidelim mi?
Yüzüne baktım. Bu, son şans, dedim içimden.
Gidelim. Ama unutma; bu bir yolun başı.
Yan yana, ama aynı yolda, yürüdük.
***
Üç ay geçti. Mart bir daha dönmüş hayata. Tam Melihin geldiği zamanın senesi.
Her hafta terapiye gittik. Kolay mıydı? Hayır. Çok zorlandık. Ama devam ettik.
Melih bir daha aramadı. Gökhan dedi ki, Ankarada iş bulmuş, yaşıyormuş işte kendi hâlince.
Bir akşam mutfakta, Ayşegülün de sevdiği orman meyveli çayla oturduk.
Neye bakıyorsun?
Hiç. Hayatta kaldık diye. Bu cehennemden çıktık ya
Demek ki sandığımdan güçlüymüşüz.
Güçlü değilim Gökhan. Sadece vazgeçmek istemedim.
Elimi aldı, öptü.
Vazgeçmediğin için teşekkürler.
Yine sessizce elini tuttum. Yolumuzun uzunluğunu düşündüm.
***
Sekiz ay oldu ayrılışımdan bu yana. Bazen Dönmesem daha mı iyi olurdu? diyorum.
Bir cevabım yok. Hayat öyle ya da böyle akıyor.
Evliliğimiz başka bir şeye dönüştü. Bir daha eskisi gibi olmayacağız. Ama en azından artık evimde yabancı gibi hissetmiyorum. Gökhan kendini geliştirdi. Bazen eksik, bazen aceleci Ama çabalıyor. Ben de bunu görüyorum.
Melih mi? Melih bir hayalet artık. Bir uyarı: yıllarca emek verilmiş bir evi dakikada kaybedebilirsin. Kendi sınırını savunmak şart.
Bazen düşünüyorum, acaba yalnızlık kader mi, yoksa bir tercihin sonucu mu? Kurmayı mı öğrendi, hâlâ bozkurt gibi mi takılıyor?
Ama artık onun hikâyesiyle ilgilenmiyorum.
Benim hikâyem; evinde kendini kaybetmek üzere olan, izin vermeyen, giderken geri dönen, hala mücadeleye devam eden bir kadının hikâyesi.
Sonu ne olur, bilemiyorum. Belki Gökhanla ömür boyu, belki yılsonu yine yollar ayrılır. Belki de bambaşka birrota.
Ama bildiğim tek bir şey var: Artık kendi evimde bir yabancıya dönüşmeyeceğim. Sesim kıstırılırsa, tutamam. Mecbur kalırsam, yine giderim.
Çünkü ev dediğiniz dört duvar değil. Değer gördüğünüz yer, kimseye hakkınızı ispat etmek zorunda olmadığınız alan.
Yoksa sadece soğuk bir bina; içinde yabancılar dolu.
Ama ben evimi gerçek bir ev yapmak için mücadele edeceğim.
Sonuna kadar.
***
Dün Gökhanla parkta yürüyorduk. Bahar güneşi, martı sesleri Elde el ele, sessiz ama bu defa huzurlu bir sessizlik.
Döndüm baktım ona.
Gökhan, mutlu musun?
Durdu, gözümün içine baktı.
Biraz çorba gibi; mutluyum diyemem ama birlikte mutlu olmayı gerçekten istiyorum. Onun için çalışıyorum.
Gülümsedim.
Yeter de artar.
Devam ettik. İki kişi olarak Bahara, bilinmeze doğru.
Ve ben artık hiç korkmuyordum. O kadar cehennemden geçtikten sonra, bundan sonrasının üstesinden geliriz.
Yaşam, bütün oyunlarıyla karşımda. Artık bana vız gelir.
Çünkü ben mağdur değilim. Hayalet değilim. Hizmetçi hiç değilim.
Ben Sibelim. Kendi evinde yanmadan, yeniden doğan bir kadınım.
Ve bu yeter de artar.




