Uzun boylu, gür sesli bir kadın, trendeki kompartımandan çıktı. Sanki bir komiser gibi dağıttı ortalıktaki gürültücülere, hemen sessizlik çöktü. Dikkat çekici olan, o koca gövdeli, pespaye adamların nasıl uslu durduğuydu; hepsi askerdeymiş gibi kadına tabi oldular birden.
Kadının saçları başında buğday gibi sarı örgülerle toplanmıştı, gözleri cam göbeği mavisi, yanakları tarçın gibi al al olmuş. Tuvaletin olduğu tarafa bakındı. Tam o sırada, kısa boylu, incecik biri fırladı oradan. Saçları bembeyaz, pamuk tüyü gibi yumuşak; yüzünde de çocuk gibi saf bir ifade vardı.
Hayri! Seni orada kaybettim sandım! Şu bağırış çağırışa bak, muavin de yanaşamıyor. Sen iyi misin diye geldim. Böyleleri hani, durup dururken de çemkirir, insanı üzebilir! dedi kadın.
Ay Pakizeciğim! Ben onlara gösterirdim de, gerilme sen, Pakizem. Sen bayansın, neden dışarı çıktın ki? Hayri usulca gülümsedi, hızlıca kompartımana geçti.
Kadın bana ve biraz ileride oturan diğer sıkılmış yolculara bir göz gezdirdi, tehdit görmeyince o da içeri çekildi.
Daha sonra yemek vagonunda denk geldik.
Yemekte oturacak yer bulamayınca, ben de onlara sokuldum. Hayri yine ortalarda yok. Yemeğini bitirirken kadın gür sesiyle sordu:
Benim adım Pakize Gürbüz. Sen bana Pakize de!
Yalnız mısınız? Eşiniz sonra mı gelir?
Hayri dinleniyor şimdi. Yorgun, gelemez. Ona ıhlamur hazırladım, boynuna da atkı sardım. Düşünsene, tren yolculuğunda hasta olmayı başardı adam! Evi temizliyordu, bir hırkayla dışarı çarşaf silkelemeye çıktı da… Ben görmedim işte! diye açıkladı Pakize.
Siz onu çok seviyorsunuz galiba. Hani hırsız olur diye koşup baktınız, hep onu kolluyorsunuz. Şimdi de öyle şefkatli konuşuyorsunuz! dedim hafif gülümseyerek.
Hayri bana miras gibi kaldı, kızım! Benim kocam değil; beraber yaşıyoruz ama ilk eşi yeni vefat etti. Ben ona göz kulak olmaya başladım. Kadının iyiliğini anlatamam, nur içinde yatsın, iç çekti Pakize.
O nasıl yani, miras gibi?. Şaşırdım.
Pakize başladı anlatmaya.
Hayri, yıllarca Lemanla evliydi. Okuldan beri arkadaşlarmış, beraber üniversiteye gitmişler; evlenmişler. Hayri kafası çalışır, ellerinden her iş gelen, yaratıcı bir adam. Şirketler kapısında sıraya girerdi, paraları fena kazanırlardı, ama Hayri günlük hayatta tam anlamıyla saf. Marketten üstünü almadan çıkar, sokağı karıştırır, ihtiyaçlarını bile doğru düzgün göremezdi. Sokaktan biri para istese, verirdi anında.
Seninki dünyadan gelmemiş sanki. Yanlışlıkla yollanmış! Biz akşama kadar didiniyoruz, para zor dönüyor; Hayri’ye ise bereket yağıyor! diye hayret ederdi arkadaşları.
Leman hem pratik, hem güçlü bir kadındı; ikisinin yerine de yaşamı organize ederdi. Hayriyi işe kendi giydirir, eldivenini aldı mı diye bakar, atkısını bağlar; sonra arabayla bırakırdı. Hayri bir seferinde takside yanlış adres vermiş de, unutmuş nereye gideceğini.
Bir gün Leman aniden hastaneye düşünce, eve döndüğünde gözlerine inanamadı: Hayri günlerce sadece cips yemiş, su içmiş; kettlea bile su koymamış, dondurucuda ne varsa ellememiş!
Sen olmayınca yaşamın tadı olmuyor. Kafamı çalıştıramıyorum! deyip geçiştirmişti Hayri.
Çocukları da babasına çekmiş: Metin. Babası gibi akıllı fakat dünyadan bir haber, dalgın. Neyse ki Metinin zekasına değer verildi ama eş olarak köylü, sessiz birini buldu: Elif. Evin gerçek direği Lemandı hep. Torunları Efe doğunca, daha da üzerine düştü. Ama sonra Leman hastalanıp yatağa düştü
Ev bir anda kimsesiz kalıverdi. Hayri şaşkınlıktan ne yapacağını bilemedi. Elinden geleni yaptı, en iyi doktorlara koştu ama çare olmadı.
Lemanın en büyük derdi kendisi değildi zaten. O gayretle sabrediyordu; esas telaşı şu zavallıları onun yokluğunda kim koluna alacak, evlerini temiz tutacak, ne yiyeceklerini hatırlatacak? Akla mantığa sığmayan bir merak. Sabah akşam dua ediyordu. İşte o sıra devreye Pakize girmiş.
Pakize, hastanede çalışan bir bakıcı; Lemanın doktorunun bir akrabası oluyor. İlk gün geldiğinde karşısında zayıf, nazik, selamı bile fısıldayarak veren bir adam buldu Pakize. Evdeki o karmaşa, kir, bulaşık yığınları, soluk bir hava… Hemen kolları sıvadı.
Bir akşamda evin havası değişti; camlar açıldı, mis gibi poğaça, köfte, tavuk kokuları yayıldı. Leman tertemiz çarşaflarda uykuya daldı. Hayri yine dalgın dalgın yazlık ceketle çıkarken Pakizenin gür sesiyle tökezledi:
Hop! O ceketle dışarı çıkmak mı? Şimdi sen de üşürsün, bak olan var! Şu montu giy, atkıyı sarıyorum, bir de bere… Hadi bakalım kolay gelsin! dedi Pakize.
Leman’ın gözleri doldu. Evin havası değişmişti. Pakize gürültülü, dev gibi yürür ama kalbi pırlanta. “Allahım şükür, artık aklım daha rahat!” dedi içinden.
Leman, iyice fenalaştığında Pakizeye dertlendi. Kendi hikayesini anlatırken içi döküldü. Pakizenin 45 yaşında, hiç evlenmemiş, doğru düzgün evi bile olmadan, annesi ve ablasının kalabalık evinde sürünen bir kadın olduğunu öğrendi; her şeyi açık açık konuştu. Aşk hikayeleri olmuş ama nasip olmamış. Yalnız yaşamaktan korkmuyor ama…
Leman en sonunda döktü içini:
Bak Pakize, ben gittiğimde Hayriye göz kulak ol! Sana emanet, miras değil… Yani anlayacağın, adamı sana teslim ediyorum. Şaka gibi ama vallahi doğru. Çok saf, hastalanmaya meyilli, çabucak kandırılır.
Pakize ne diyeceğini şaşırdı. Hemen geri çevirecekti ki, Leman ısrar etti. Ne olur, ilk zamanlarda yanında ol. Rica etsem, diz çökmem gerekirse çökerim! dedi.
Pakize de söz verdi. Leman birkaç hafta sonra vefat etti.
Başta Pakize, kesinlikle Aman ben Hayriye niye bakayım, sonra laf olur, ne bileyim, hiç bana göre değil, zaten ilgimi çekmiyor, diye düşündü. Ama verdiği söz vardı. Bir gün ziyaret etmek istedi.
Eve gitti, kapı kilitli değil. İçeride, Hayri yere kapanmış Lemanın sabahlığını avuçlamış, hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Pakize yanaştı, Hayri ona sıkı sıkı sarıldı. Pakize vah benim zavallım ya! diye için için ağladı.
Kadın anladı ki bu adamı bırakırsan, gerçekten kaybolacak. Pakize yemekler yaptı, ortalığı topladı, eve canlılık geldi. Hayri, kadının gelişini iple çekmeye başladı.
Sonra taşındım ben oraya. Benimkiler de sevindi; evde bana yer açıldı. Resmen çocuk bakıyorum; adam filan değil aslında! Ama çok zeki, para diye derdim kalmadı. Çalışmamı da istemedi, zaten birkaç işe gidip geliyordum. Dedikodu çıkaranlar oldu ama lafı hemen ağızlarına tıktım. Hani millet sokaktan kedi, köpek alır ya, bunun da insan versiyonu Hayri! Düzgün, saf, zavallı… Kabuğundan sırt üstü döndürülmüş kaplumbağa misali. Bu insana göz kulak olmaya geldim dünyaya! Sana yemin ediyorum, iyi ki bulduk birbirimizi, – bana da faydası çok, ona da! dedi Pakize gülerek.
Şimdi de oğluna yardıma gidiyoruz, torun bakacağım! On tane olsa bakarım valla! diye ekledi.
Tam o sırada Hayri, uzun atkısıyla ve elinde ot garip bir demet kır çiçeğiyle vagona girdi.
Niye kalktın bakayım? Daha yeni iyileşiyorsun! Böyle serin yerlerde dolaşılır mı? Terlemişsin bak, üstünü değiştireceğiz! diye bir güzel fırça attı Pakize ve Hayrinin elini tutup dışarı yürüdü.
Hayri ise kulağına hafifçe fısıldadı:
Pakizem, istasyondan sana çiçek topladım, beğendin mi?
Pakize iyice kızardı, yanağı al al oldu. Omzuna onun elini koydu.
Birlikte indiler trendeki istasyonda. Pakize devasa bir valiz taşıyordu, Hayri küçük bir çantayı. Pakize, Hayrinin yakasından tutup insan selinde kaybolmasın diye çekerken ikisinin de yüzündeki gülümseme anlatmaya yetiyordu: Belli ki Pakize artık Hayriye ikinci eş olmaya gönüllüydü.



