Yaşlılar Yurdu Kokusu
Sen biliyor musun, senden ne kokusu geliyor? Yaşlılar yurdu kokusu. Kamfor ve yaşlılık. Artık dayanamıyorum.
Nermin, eski ahşap pencerenin önünde durup avluda gezinen komşunun tekir kedisini izliyordu; kedi, göllenmiş bir çamurun ucunda minik adımlarla dolanıyordu. Kocasının sözleri sanki kulağına derin bir uyku örtüsünün içinden ulaşmış gibi. Hemen dönüp bakmadı, sonra yine de döndü.
Kemal, mutfağın ortasında yepyeni bir gömlekle duruyordu. O mavi gömlek. O gömleği Nermin ona havalar yeni ısınırken Kadıköy Çarşısından, kolay buruşmayan, hafif bir şey demişti Kemal; evirip çevirip kumaşına bakmıştı Nermin, satan kadına içeriğini defalarca sormuştu. O sırada Kemal arabada, radyoya kulak veriyordu.
Beni duyuyor musun? diye sordu.
Duyuyorum, dedi Nermin.
Sesi sakin, hatta kutsal bir soğukkanlılıktaydı. Kendi kulağına bile yabancı geldi.
Kemal sandalyenin üzerine büyük, lacivert, üzerinde marka logosu olan bir spor çantası koydu. O çantayı biliyordu Nermin; sekiz yıldır dolabın dibindeydi, kar botlarının altında.
Gidiyorum, dedi Kemal. İkimiz de bunun çoktan olması gerektiğini biliyoruz.
Gözleri sandalyeye, sonra ellerine kaydı. Ellerinde hiçbir telaş yoktu, gömleğiyle oynamıyor, gözlerini kaçırmıyordu. Artık çoktan kararını vermişti, yalnızca geçmişi, bitmiş bir olayı yüksek sesle konuşuyordu.
Çoktan, diye tekrarladı Nermin.
Evet, dedi Kemal ve omuz silkti. Nermin, kavga etmek istemiyorum. Biz bambaşka insanlarız artık. Sen hep buradasın, annenle, ilaçlarla, bu kokuya sarmalanmış. Ben böyle yaşayamam.
Koku. Onun üzerine düşündü Nermin. Beş yıl. Beş yıl boyunca her sabah saat altıda kalkıyordu, çünkü Sabiha Hanım altıda uyanıyordu; çünkü yaşlı, hastalıklı bir vücut kendi kuralıyla yaşıyor. Beş yıl kamforlu merhem, bez, -hassas bir ifadeyle artık emici hijyen örtüsü diyorlar-, beş yıl öksürük sesi duvardan duvara, geceleri ambulans. Kendi işi ise stüdyo masasındaki dosyalarda üst üste birikmiş, gitgide seyrek uğradığı bir köşeye dönüşmüştü; başka kimse yok ki, Nermin, sen de biliyorsun demişti Kemal zamanında.
Biliyordu.
Şimdi mi gidiyorsun? diye sordu usulca.
Evet.
Tamam, dedi Nermin.
Kemal donakalırken başka bir şey bekliyordu. Ağlamasını, bağırmasını, kime gidiyorsun? diye sormasını belki. Sormadı. Sorusuzluk, aslında her cevabı bildiği içindi.
Kemal çantanın sapını kavradı, bir an daha kapıda bekledi.
Anahtarı girişteki masanın üstüne bırakıyorum.
Bırak, dedi Nermin başıyla.
Bir tıkırtı. Sonra apartman kapısının kapanışı, dört kat boyunca yankılanan ayak sesleri. Sessizlik. Öyle bir sessizlik ki, günlerdir açık kalan bir televizyonun sustuğunda bıraktığı kocaman, derin boşluk gibi.
Anahtarlara baktı masa üstünde. Sonra sandalyeye bakmak istedi, çanta yoktu.
Mutfakta kettlea biraz daha su koydu.
Beş yıl önce, Sabiha Hanım, tam Kemalin doğum günü yemeğinde masada fenalaşıp, elindeki çatalla çok güzel olmuş deyip gözlerini Nermine öyle bir bakışla çevirmişti ki, Nermin o anda her şeyi anlamıştı. Ambulansı Nermin çağırdı. Arabayla yol boyunca elini tuttu, Sabiha Hanımın eli artık Nerminin sıkmasına karşılık veremiyordu.
Kemal, o akşam iş yerinden etkinlikteydi. Üçüncü aramada telefonu açtı.
Doktorlar sol taraf kısmi felç, iyileşmesi uzun sürecek, sürekli bakım gerek dediler. Evde bakılabilir ancak hep biri yanında durmalı. Kemal o sıra: Zaten tam zamanlı çalışmıyorsun Nermin, projelerin ek gelir, deyip omuz silkti. Nermin tartışmadı. Tüm dosyalarını aldı, kutuya koydu, stüdyonun köşesine kaldırdı.
Kettle kaynadı. Çay demledi, pencerenin önüne geri döndü. Kedi gitmişti, gölcük duruyordu.
İlk üç gün, hemen hemen dışarı çıkmadı. Çünkü nereye gideceğini bilmiyordu. Beden saat altıyı seviyordu: Altıda kalk, yedi otuzda ilaçlar, onda kahvaltı, birde öğle yemeği, dörtte balkonda sandalye gezdir, yedide yatır. Şimdi hiçbir plan yoktu, vücut ne yapacağını bilmiyordu.
Odadan odaya yürüdü, eşyaları izledi. Büyük odanın köşesinde duran tekerlekli sandalye. Yatağının altındaki bez paketleri. Koridordaki küçük ilaç kutusu: sabah, akşam, tansiyon olursa. Sabiha Hanım üç ay önce, uykusunda huzurla vefat etmişti ve ondan kalan her şey, oldugu gibi yerinde duruyordu. Kemal dokunmamış, Nerminin eli bir türlü kalkmamıştı.
Dördüncü gün, siyah çöp torbaları aldı ve işe girişti.
Sistemli, acele etmeden çalıştı. Bezi, idrar torbası, eldiven her şeyi paketledi. Sonra ilaçlar, kutu kutu. Son olarak tekerlekli sandalye: En zor kısmı buydu, çünkü geçen sonbaharda onu bahçeye taşıdıklarında Sabiha Hanım ağaçlara sanki son defa bakıyormuş gibi bakmıştı. Nermin sandalyeyi parçalara ayırdı, üç seferde çöpe taşıdı.
Sonra uzun süre duşta sırılsıklam oldu.
Aynada kendine baktığında, epeydir görmediği birini gördü: Hastabakıcı değil, eş değil, adı dışında her şeyden kızı değil. Sadece 52 yaşında bir kadın, artık saçında ağaran teller var zamansızlıkta kimse fark etmez diye boyamıyordu.
Beşinci gün sabahı, kuaförü aradı.
Kuaförün adı Seraptı, otuzunu yeni geçmiş, elleri hızlı ve güvenli. Nermin uzunluktan kurtulmak istiyorum, bir de renge çözüm deyince Serap hiç gereksiz konuşmadı. Aynadaki bakışı, iyi bir doktorunki gibi ciddiydi.
Saçınızın doğal rengi çok iyi. Biraz gölgeler, beyazlar leke gibi değil bütünleşik durur. Modern görürsünüz, arkayı fazla kısa kesmem ama enseyi açarım. Ense boynunuz güzel.
Yapalım, dedi Nermin.
İki saat aynada başka bir kadının yansımasına baktı. Yeni değil, arınmış bir haliydi. Üstünde biriken yılların tozunu silinmiş gibi.
Sokakta serin bir rüzgar. Kasım, soğuk telaşında. Kısa saçını karıştırırken dışarıda durdu; uzun zamandır saçında rüzgar hissetmemişti. Çünkü dışarıda durmak yoktu hep: Eczane, eve, hastane, eve.
Şimdi hiçbir acele yoktu.
Küçük bir büfeden karton bardakta Türk kahvesi aldı, öylesine yürüdü.
Boşanma dört ay sürdü.
Kemal, mahkemede yanında pahalı ceketli genç bir avukatla belirdi. Nermin yalnızdı. Neden avukatsız sormadı, çünkü hiçbir şeyi savaşmayı istemiyordu.
İkinci duruşmada yanında başka biriyle çıktı Kemalin.
Koridorda, otuzlu yaşlarının başında, sarı saçlarını atkuyruğu yapmış, ekose kabanlı, topuklu ayakkabılı bir kadın. Elinde telefonu, ekrana bakıyordu. Kemal, Nerminin yanına gelince kadın başını kaldırdı, hızla, ilgisizce, market kuyruğunda biri nasıl bakarsa öyle.
Nermin bunu bir yabancının soğukkanlı ilgisizliğiyle not etti.
Nermin, diye fısıldadı Kemal. Evi konuşmak istiyorum.
Gerek yok, dedi Nermin.
Ama
Kemal, sadece bana ait olana, evliliğimizden önce de olan, stüdyomu istiyorum. Evi, arabayı, yazlığı al, hepsi senin olsun.
Bir an Kemal sustu.
Emin misin?
Eminim.
Avukat bir şeyler not aldı. Kemalin yüzünde Nerminin anlamadığı bir şey vardı; sonra anladı: Kemal, mücadele bekliyordu; yılların, fedakarlığın hesabını sormasını; beş yıl boyunca Sabiha Hanım için yaptıklarını saymasını.
Nermin saymadı. Çünkü onun da bir günahı yok değildi; o konuşmayı istemiyordu zaten.
Stüdyo, Kadıköyde eski bir konağın ikinci katı, yüksek tavan, kuzeye bakan büyük pencere. 34 yaşında ilk mimarlık projesinden artırdıkları parayla almıştı, üç yıl biriktirmişti. İçinde masa, tasarı çizelgeleri. Raflarda dosyalar. Cam önlerinde saksı saksı yılmak bilmeden yaşayan çiçekler.
Hakim imzaladıktan sonra ilk geceyi orada geçirdi. Açılır kapanır kanepede tavana bakıp şimdi ne olacak diye düşündü.
Yanıt yoktu ama artık bu korkutucu gelmiyordu.
İlk iş telefonu, Yeşil İz peyzaj ofisine, eski iş yerine… Sekreteri hemen tanıdı, baş mühendise bağladı; park projesini hatırladı o hemen, iyi sözler etti sonra: Nermin Hanım, beş yıl çok uzun süre, piyasada programlar değişti, müşteri profili değişti; hemen çalışabilecek birini arıyoruz…
Anlıyorum, dedi Nermin.
Bir şey değişirse ararız.
Aramayacaklarını biliyordu.
İkinci telefon, ilkokuldan arkadaşının özel ofisine. O çalışmak isterdi ama beş dakikada şimdilerde gençler bambaşka, rekabet… lafları döküldü, yeni araçlar, yeni beklentiler…
Üçüncü aramayı, sandığı kadar beklentisiz yaptı: Belediyenin park-bahçe müdürlüğü… Uzun bir sessizlikten sonra, Ekibimiz dolu cevabı.
Telefonu bıraktı, pencereye baktı.
Dışarıda kasım, çıplak ağaçlar, yakasına atkısını bastıran insanlar… Düşündü: Beş yıl dışarıda çok, içeride olduğundan çok daha fazla değişiklikti. Dışarıda, Nerminin bıraktığı yer, çoktan başkası tarafından yerle doldurulmuştu.
Dizüstü bilgisayarı açtı, yeni peyzaj tasarım programlarını izlemeye başladı. Gece ikilere kadar okudu, notlar aldı. Bazısı yepyeniydi; bazıları ise sadece ad değiştirmişti.
Aralıkta iş buldu. Hayal değilse de, bir iş: Şehir dışında küçük bir fidanlıkta, yardımcı olarak. Fidanlığın sahibi, Vildan Hanım, kısa boylu, çabuk karar veren bir kadındı, insan ve işi bir bakışta tartardı.
Bitkiyle aranız nasıl? diye sordu.
İyidir.
O hâlde alıyoruz. Maaş az, ama gerçek bir iş.
Öyleydi de. Sabah sekiz, fidelem, saksı değişimi, bahçe müşterisine rehberlik. Hayaldünyası değildi belki ama toprağa, yaşama dair gerçekti.
Fidanlıkta, eski botanik bahçesinin köşesinde unutulmuş bir sera olduğunu, Vildan Hanım laf arasında söyledi. Orada bir müdür bir şeyler deniyormuş, ama kimse yokmuş.
Önce gitmeye cesaret edemedi Nermin. Sonra bir pazar günü, paltoyu çekip çıktı.
Sera, köhne bir parkın derinindeydi, camları, eski, kirli, içerden taze ve karanlık bir hayat sızan bir cam. Metalik karkas yer yer paslanmış, kimi cam levhalar kontrplağa dönmüş. Yol, yapraklarla kapanmış; giriş büyükçe bir demir kapı; sıcak ve rutubetli bir koku…
İçeride karmaşa; yine de canlı bir kaos. Nereye baksan, her şey kendince büyüyordu: Turunç ağaçları, minik portakalları, saksılarında devasa palmiyeler, raflarda unutulmuş orkide kökleri. Nermin içeri girdiğinde kendi içinde daralıp kalan bir şeyin açılmaya başladığını hissetti.
Randevunuz var mıydı?
Yan yoldan el örgüsü kazağı, alnında gözlüğüyle yaşlıca bir adam çıktı, kısa boylu, tırnaklarıyla işçi olduğu belli.
Yok, dedi Nermin. Sadece dışarıdan görünce girdim. Eğer yasaksa çıkarım.
Yasak değil, dedi adam. Ben Hasan Bey. Müdür oluyorum burada.
Ben Nermin Demir. Peyzaj mimarıyım.
Bir süre sustu.
Mimarlık mı.
Evet. Beş yıl ara var.
Yargılamıyordu adam, o beş yılı tartmıyordu; sadece düşünüyordu belli ki.
Gelin göstereyim, dedi sonunda.
İki saat boyunca her köşeyi gösterdi; nerede ne olmuş, ne denemişler, ne kalmış. Sera, tamir bahanesiyle yedi yıl önce kapanmış, sonra yönetim değişince askıda kalmış.
Hasan Bey kendi çabasıyla izin almış, her gün gelmiş, sulamış, bakmış. Ama hep yalnız.
Yardım edebilirim, dedi Nermin.
Para veremem şimdilik.
Anlıyorum, dedi Nermin.
Uzun uzun baktı.
O halde, perşembe gelin.
Geldi. Sonra yine geldi. Sonra neredeyse her gün. Fidanlıktan ayrıldı; Vildan Abla, Doğru ettin, senin kafan çiçek saksısına sığmaz dedi.
Sera onun projesiydi artık. İlk iş, ne varsa kayda aldı; ekip, durum, ihtiyaç… Üç hafta boyunca, en ayrıntılı şekilde, dosya tutar gibi her bitkiyi notladı.
Sonra mekanın kendisini düşündü. Büyük sayılırdı, 400 metrekare. İçerisi plansız, sistemsiz. Üç boyutlu çizimler, akşamları stüdyoda elle şemalar çizdi, tıpkı üniversitede olduğu gibi.
Hasan Bey planlara baktı, başını salladı.
Buraya narenciye koyarız, burası kuru havayı sever, hem güzel koku olur, dedikçe o da onayladı.
Evet, hem koku, dedi. Kışın, dışardan giren için portakal kokusu başkadır.
Şu merkezde yüksek palmiyeler dursun. Altına soğuk sevmez tropik çalılar. Ortadan minik bir yol açılır.
Yol olsun, dedi. İnsan yürüsün.
İnsan gelir, dedi Nermin. Ciddi ciddi, inançla.
Kış, onlar için çalışarak geçti. Fideler taşıdı, cam tamir etti, ustalar buldu. Sera, Nerminin boşanmadan kalan birikimiyle, küçük ama yeterli, tekrar canlanmaya başlamıştı. Hasan Bey, toprağın dilinden anlayan biri gibi, bitkilerle konuşa konuşa yardımcı oluyordu.
Ocakta, yıllardır neredeyse aramadığı arkadaşını, Yeldayı aradı.
Yelda, üniversiteden eski dost. Önceleri gel diye çağırırdı; sonra Sabiha Teyze var, kalamam lafına alışınca artık aramamıştı. Epey susarak açtı telefonu.
İyi misin?
İyiyim.
Allaha şükür. Sonra: Neredesin?
Evdeyim. Mantı yiyorum. Gel.
Gitti. Mutfağın masasında çay, ardından biraz rakı. Her şeyi anlattı. Yelda, hiç ahkâm kesmeden, sessizce hı ya da vay canına gibi kısa şeyler söyledi, hepsi buydu. O tam gerektiği gibiydi.
Kemalini diyorum, dedi Yelda sonunda, Serada çalıştığını biliyor mu?
Ne fark eder.
Sadece sordum. Bir de… Nermin, gerçekten iyisin mi?
Uzun zamandır olmadığım kadar.
Yelda onayladı; konu bir daha dönmedi.
Şubat, sürprizle geldi.
Nermin, yeni getirdiği sardunyalar ve büyük bir biberiye saksısını yerleştirirken, kapı açıldı.
Kapıda bir adam.
Elli sekizlerinde, montlu, koltuğunun altında tablet, geniş omuzlu… Dikkatli, ölçülü bir bakış.
Hasan Bey burada mı? diye sordu.
Palmiyelerin arkasında, dedi Nermin.
Sağ olun. Bekledi, çevreye bakındı. Güzel olmuş. Altı ay önce görmüştüm, başka bir türlüydü.
Öyleydi…
Sizin eliniz mi bu?
Beraber, Hasan Beyle.
Ama fikir sizinki, dedi. Soru değildi.
Yalnızca bitkilere bakıyordu. Profesyonel ve derin bir dikkatle.
Siz kimsiniz? diye sordu Nermin.
Alper. Mühendisim. Çatılarla ilgileniyorum; buranın üçüncü ve yedinci bölümleri akıtıyordu.
Bilirim, dedi Nermin.
Ona dikkatle baktı.
Nereden biliyorsunuz?
Her gün buradayım.
Hasan Beyle konuştu, sonra evraklarını alıp tekrar uğurlandı, çıkarken durdu:
Bir şey sorabilir miyim?
Buyrun.
Şu portakallar… kıştan sonra açacak mı?
Eğer sıcaklık dikkatli tutulursa evet. Minik, koyu yeşil tomurcuklar oluşursa, üç hafta sonra çiçek gelir.
Sağ olun.
Gitti. Hasan Bey geldi, İyi adamdır, iki yıldır bizi bırakmaz dedi.
Alper, giderek daha sık uğramaya başladı. Bazen kontrole, bazen öylesine. Bitkilere bakıyor, Hasan Beyle uzun konuşmalar yapıyor, bazen Nerminle teknik, şehir, kitaplar üzerine sohbetler. Bir gün pazardan incir getirdi, Belki seraya da olur, dedi.
Ve Nermin, onun gerçekten dinlediğini fark etti. Cevap bekleyen değil, gerçekten dinleyen…
Temmuzda mimarlık fuarına gittiler. Alperin tanıdığı çoğu mühendis eserlerini anlatırken, Nermin içindeki başarısızlık değil, yalnızca insan hatası duygusunun gerçek bir teselli olduğunu düşündü.
Ağustos sıcak geçti. Sera, artık takvimli ziyaret yeri olmuştu. Okullar, öğretmenler ders programı yaptı, aileler çocukları getirdi. Hasan Bey çok gururluydu:
Senin işin, dedi. Senin emeğin.
Bizim emeğimiz, diye karşı çıktı Nermin.
Odasında, köşede, bilgisayar ve dosyalarla yeni bir alanın projesine başladı. Yan binada atölye alanı, çocuk etkinliği, küçük kafeterya fikri… İki hibe programı buldu, Hasan Bey şartnameyi okurken ciddiyetten gözlüğünü burnuna indirdi.
Eylül. Telefon titredi, eski numara: Kemal.
Bir süre baktı, sonra açtı.
Evet.
Nermin… Sessizlik. Meşgul müsün?
Meşgulüm. Noldu?
Konuşmak istiyorum. Gerçekten…
Nermin dikkatle pencereye yaklaştı, ışıklara ve yoldaki insanlara baktı.
Kemal… konuşacak bir şeyimiz yok.
Var. Yüz yüze.
Seradayım. İş saatlerinde gelirsin.
Ekimde, bir salı gündü. Nermin orkide raflarını yerleştiriyordu; kapıdan Kemal girdi. Elinde, sanki köşe başında alınmış chrysantemler; saranı belliyle, ucuzdan.
Bir süre durdular.
Güzel olmuş, dedi Kemal.
Biliyorum.
Çiçeği uzattı.
Al, dedi.
Nermin aldı. Sağ ol. Şurada masa var.
Ziyaretçi köşesine geçtiler. İki hasır koltuk, küçük masa. Hasan Bey hemen ortadan kayboldu.
İyi görünüyorsun, dedi Kemal.
Sağ ol.
Gerçekten. Eskisinden bambaşka… Yani… önceden annene, tedavilere gömülmüştün hep; şimdi farklısın.
Aynı kişiyim.
Hayır. Başını salladı. Aynı değilsin.
Sustular uzun süre.
Nermin, dedi sonunda. Farkındayım, çok hata yaptım. O gün… çok haksızdım.
Evet, iyi ki fark ettin.
Korktum aslında, diye cevapladı Nermin. Yaşlandığımızı, birlikte hayatın reklamlardaki gibi olmadığını anladık.
Ben böyle düşünmediğini sanmıştım.
Önce öyle değildim. Sonra öyle oldum.
Biraz sustular. Dışarıda, yaprak hışırtısı duyuluyordu.
Nermin… eve dönmek isterim. Belki saçma geliyor ama denemeni istiyorum.
Nermin, Hayır, dedi. Yalın, kesin.
Neden?
Çünkü ben başka bir şey seçtim.
Ne seçtin?
Burası. Bu sera, bu iş, bu yer; kendimi seçtim.
Kemal uzun baktı. Kırmak için değil, öylece. Gerçeği kavradı.
O mühendis? Hasan Bey bir şeyler söyledi… Seninle mi?
Artık ilgilendirmez.
Anladı. Doğru.
Gittiğine memnunum, dedim çünkü bu sohbeti bitiriyor.
Sen dünyanın en iyi karısıydın. Değerini bilemedim.
Biliyorum. Şimdi çalışmam gerek. İstersen gezdirebilirim.
Yok, gideyim.
Kapıdan çıkarken bir şey söyleyecek gibiydi.
İyi şanslar, dedi.
Sana da.
Kapı kapandı.
Nermin, kulenin kenarında durdu, aldığı çiçekleri uzun bir vazoya koydu. Chrysantemler su verilirse uzun dayanır.
Hasan Bey, sesi duymamış gibi yaklaşırken:
Bir çay, dedi.
İyi olur, dedi Nermin.
Hafif kasım rüzgarı, seranın içine serpe yaprakları isteyen bir kelebek gibi süzüldü. Biraz sonra Hasan Bey, yaz için narenciye kelebekleri getirmeyi düşündüğünü anlatıyordu.
Kasım, fark ettirmeden geldi. Proje için hibe başvurusunda olumlu cevap; Hasan Bey tepsiyle pasta aldı, birlikte kutladılar.
Alper, giderek daha fazla uğrar oldu. Bir gün termosla sıcak şarap getirdi:
Kasım ya, üşürsünüz, dedi.
Karşı değilim, dedi Nermin ve güldü.
Girişteki hasır sandalyelere karşılıklı oturdular. Dışarda kasım parkı; içerisi portakal ve çam kokusu.
Proje detayı anlat, dedi Alper.
Nermin uzun uzun anlattı, çizimleriyle. Alper sordu, kendi tabletinden ilgili yapısal örnekler gösterdi. Eşit, iki profesyonelin sohbetiydi bu; Nerminin uzun süredir hissetmediği bir dostluk ve güven.
Burada çift cam yapılabilir, yoğuşma olmaz; benzeri Finlandiyadaki bir serada gördüm.
Taşıyıcılar kaldırır mı?
Hesaplamak lazım, üstten bakıp raporlayayım mı?
İsterim, dedi Nermin.
Yüzüne bakıp:
Seninle konuşmak güzel, dedi.
Benim de, dedi Nermin kısaca.
Birden camın dışında bir değişiklik oldu. İncecik, dalga dalga kar… Hemen yere inmezdi, ama banklara, çatılara, parkın izine düşüyordu.
Kar başladı, dedi Alper.
Evet.
İçeride sıcacık; ellerindeki seramikten buhar, bahçede kararma. Dışarda kasım, içeride hayat. Hasan Beyin bir köşeye bıraktığı çam dalı aroması… Her şey sakin ve korunaklı.
Nermin, işte bu yıl boyunca, tam da bulaşamayan her mevsimi içeride ısıya, hayata dönüştürdüğünü düşündü. Dışarıda kasım ve ilk kar, içeride narenciye, orkide, palmiye, sıcaklık…
Bir şey mi düşünüyorsun? diye fısıldadı Alper.
Evet.
İyi şeyler mi?
Gülümsedi Nermin. Camda kar, portakal ağaçlarında minik turuncu meyveler, uzak rafta uzun orkideler, göğe uzanan dev palmiyeler…
Evet, dedi. İyi şeyler.
Alper cevap vermedi. Onlara glühwein doldurdu, yan yana oturdular, seranın sıcaklığında, karın sessizliğiyle bir süre sadece iyi şeyleri düşündüler.




