Kız kardeşimden tam sekiz yıl boyunca tek bir ses duymadım. Geçen cumartesi, sanki arada hiçbir zaman boşluk olmamış gibi aradı ve benden ameliyat için para istedi.
Öyle biri bana, bir telefon konuşmasında kurulan bir cümlenin sekiz yıllık sessizlikten daha çok acıtacağını söyleseydi buna güler geçerdim. Ama sonra, o cumartesi, elimde telefon bir yanda, bulaşık bezi bir yanda, mutfak zemine çöküp ağladım olduğu gibi.
Kız kardeşim Gülten benden dört yaş büyük. Çocukluğumuzda, Ankarada Altındağda küçük apartman dairemizde aynı odada yatardık. Akşamları, babam televizyonda maç izlerken, annem de mutfakta ütü yaparken, birbirimize her türlü hayali anlatırdık; bir gün büyük bir evde beraber yaşayacağız, asla kavga etmeyeceğiz derdik. O zamanlar on yaşındaydım ve kalpten inanırdım.
Yirmi üç yıldır belediyenin ulaşım müdürlüğünde çalışıyorum. Hayatım düzenli; olmak zorunda, yoksa aklımı kaçırırdım. Babam dokuz yıl önce akciğer kanserine yakalandı. İki sene hastane, kemoterapi, yatak başında gece nöbetleri Gülten üç kez geldi. İlk geldiğinde iki saat zor kalıp çıktı. Eve, köpeğine bakacakmış, dairede tadilat varmış… Hep bir bahane.
Ben ise izin aldım, hastalık raporları kullandım, vardiya değiş tokuş ettim. Babamı besledim, yıkadım, ışın tedavisine ben götürdüm. Hiç şikayet etmedim; o benim babamdı.
Babamın vefatından sonra bir yıl önce ki neredeyse yataktan kalkamıyordu annem ona evimizi Gültenin üstüne geçirmesini tembihlemiş. Noterden miras, her şey yasal. Anneme göre, Gültenin durumu daha zormuş, o yüzden böyle adil olurmuş. Üç kere gelen, babamın kullandığı ilacı bile bilmeyen Gülten
Çok konuştum annemle, Gültenle, ikisiyle de. Annem hep; Kavga etmeyin, baban istemezdi derdi. Gülten ise omuz silker; Onun kararıydı deyip gözünü benden başka yerlere dikerdi, sanki camın ardından başka bir dünya izler gibi.
Gülten, babamdan kalma daireyi altı ayda sattı. Şehrin dışında, bahçeli bir ev ve garaj aldı. Benim aramalarımı ne açtı, ne döndü. Ellinci yaş günümde yoktu yanımda. Annemin cenazesinde dört yıl önce, mezarın iki yanındaydık ama birbirimize bakmadık bile. Aileden biri Keşke rahmetli Cemil Bey bunu görmese demişti. Haklıydı. Babam görse dayanamazdı.
Sekiz yıl, tek kelime duymadan geçti. Sekiz bayram, masada boş bir tabak annem isterdi, ben de alışkanlık oldum diye devam ettirdim. Sekiz yıl sonunda, Artık kız kardeşim yok fikrine alışmıştım.
Sonra cumartesi geldi.
Yemekten sonra bulaşıkları yıkıyordum. Eşim Ertan televizyonun başında, oğlum arıyordu; pazar günü torunumla Derya bizde olacakmış. Sıradan bir gündü. Telefonum çaldı; hala rehberimde sildiğim halde neden tuttuğumu bilmediğim o isim ekranda belirdi.
“Sevda? Benim, Gülten.”
Sesi değişmişti; daha ince, sanki yorulmuş ya da uzun zamandır yakın biriyle konuşmamış gibiydi.
Dinliyorum, dedim. Daha fazla bir şey deme gereği duymadım. Ne diyebilirdim ki?
Gülten hızlıca konuşmaya başladı, neredeyse nefes almadan, sanki hemen kapatacakmışım gibi korkuyordu. Dizinden ameliyat olacakmış, SGK iki yıl sonraya randevu veriyormuş, özel hastane ise on beş bin lira istiyormuş, eşi üç yıl önce çekip gitmiş, evi harcamış aşındırmış. Kime gideceğini bilmiyor. Çünkü ben onun kız kardeşiyim.
“Ben senin kız kardeşinim,” dedi tekrar, sanki sekiz yıl sonra yeni fark etmiş gibi.
Lavabonun başında, ellerim sırılsıklam bir şekilde kaskatı kesildiğimi hissettim. Yıllar boyunca çevreme ördüğüm beton duvarın yeniden kalbimi sıktığını, sertleştirdiğini hissettim.
“Gülten,” dedim sakince. Sekiz senedir hâl-hatır sormadın. Sana verecek fazla bir cevabım yok.
Ama bu ameliyat, Sevda. Yürüyemiyorum doğru düzgün.
“Üzgünüm, sana yardımcı olamam,” dedim.
Uzun, yoğun bir sessizlik. Karşımdakinin nefesini ve kulaklarımda kendi kanımı duydum.
Sonra Gülten, belli ki önceden ezberlemiş gibi, yavaş ve net bir şekilde söyledi: “Biliyor musun, babam hep söylerdi: sen taş gibi, vicdansız bir kadındın. Haklıymış.”
Babam hiç öyle bir laf etmezdi, biliyorum. İki yıl boyunca yanındaydım, en ince ayrıntıya kadar her sözünü, her acı kıpırtısını, limonlu çay istediğinde gülümsediğini hatırlıyorum. Babamdan böyle bir şey duymadım. Ama Gülten nereden vuracağını biliyordu. O cümle, babamı öne sürerek kurdu; bıçak gibi saplandı. Çünkü babam artık yok ve karşılık veremez. Hep içimde Ya bir gün, belki onun yanında mırıldanmışsa? kuşkusu duracak.
Kapattım. Yere oturdum, elimde bulaşık bezi ve telefon. Ertan salon kapısından çıkıp geldi, ses etmeden yanı başıma çöktü. Otuz yılın sonunda, ne zaman susup ne zaman sadece yanında olmak gerektiğini bilir.
Yirmi dakika, belki daha fazla öylece kaldım. Babamı, annemi, o çocukluktaki Gülteni; o bana beraber ev kuracağımıza söz veren küçük kızı düşündüm. Sekiz sene boyunca canım yandı; ama en azından o acı saf ve düzgündü. Sessizlik açık sözlüdür: Seni istemiyorum. Ama o cümle? O cümle kirliydi. Ortak sevdiğimiz insanı silah yaptı.
Geri aramadım, arar mıyım, bilmiyorum.
Ama ertesi gün, Derya mutfağa gelip Babaannem, bana krep yapar mısın? dediğinde, Gültenin hayal dahi edemeyeceği bir huzur duydum. Kimse bana evimi bırakmak zorunda değilmiş, bir yuvam var. Ve babam bunu duysa, mutlaka gülümserdi.
Çünkü haklı olduğu için değil; bilirdi ki, onu asla hayal kırıklığına uğratmadım. Öğrendim ki bazen sessizlik adaletlidir, ama haysiyeti korumak daha da önemliymiş.



