Yedek Havalimanı

Yedek Meydan

Beni duyuyor musun? Sesi kısık, neredeyse suçlu bir tondaydı. Neredeyse. Zuhal, bak, sana sesleniyorum, duyuyor musun beni?

Duyuyordum. Hep duyardım onu. Konuşmadığı zamanlarda bile, haftalarca aramadığında bile, hâlâ evimin havasında onun varlığından bir iz hissederdim. Sanki ardında bir şeyler bırakıyordu: kahvesinin kokusu, pencerenin önündeki bardağın izi, mutfak masası yanında azıcık kenara çekilmiş sandalye.

Duyuyorum, Kemal.

O zaman neden susuyorsun?

Düşünüyorum.

İç geçirdi. Bu iç çekişini de ezbere bilirdim artık. Ağır, hafif bir ıslıkla, sanki içinden bir şey hava almasını zorlaştırıyormuş gibi. Kemal hep böyle iç çekerdi; ilgi beklerdi ama bunu istemeyi bilmezdi.

Başka bir yerim kalmadı, dedi. Anlıyor musun? Hiçbir yerim kalmadı.

Pencereye gidip dışarı baktım. Mart. Kaldırımların kenarında kirli kar, karşıdaki kuşlar ıslak tüylerini kabartmış, küçük bebek arabasıyla gölete takılmış bir kadın. Tipik bir İstanbul martı, fazladan bir şey yoktu. İçimde ise yavaş, geri döndürülmeyen bir şeyler dönüyordu. Sayfa çevirir gibi. Bir kapı kilidi döner gibi.

Gel, dedim.

Hepsi bu. İki hece. Her şey yine baştan başladı.

Kemal elli üç yaşındaydı. Ben elli bir. Birbirimizi tanıdığımızda o kareli gömlekler giyer, bunların modaya uygun olduğunu sanırdı; ben ise kalın örgü saçımı topuz yapar, görünmezliğin bir erdem olduğuna inanırdım. Ortak arkadaşlarımız sayesinde tanıştık, birinin mutfağında, ucuz şarap içip kimsenin sonuna kadar okumadığı kitaplar hakkında tartışırken. Kemal o zaman yüksek sesle gülerdi, elleriyle öyle bir hareket yapardı ki bir keresinde masadaki tabağı yere yuvarladı. Ben kırıkları toplarken Bu adam varlığıyla bütün alanı dolduruyor, diye düşündüm. Nasıl bir his acaba?

Ben farklıydım. Sessiz. Başta fark edilmeyen, ama sonra unutulmayan tiplerden. En azından öyle olmak isterdim.

O, ilk önce bana değil, Sedefe âşık oldu. Kaçınılmazdı; yaz fırtınası kadar şaşırtıcı değildi. Sedef çok hayat doluydu; hızlı konuşur, Kemalden daha yüksek sesle güler, bir odaya girince herkes dönüp bakardı. Onun yanında ben, yağlı boya yanında bir sulu boya gibiydim. Daha az değil, sadece farklı.

Çok hızlı bir araya geldiler ve aynı hızla çatışmaya başladılar. Ben ise yıllarca dışarıdan izledim. Ayrıldılar, barıştılar, yeniden ayrıldılar. Sedef olay çıkartır, Kemal kapıyı çarpıp gider, sonra yine döner, yine giderdi. Bitmeyen salıncaklar gibi.

Ve o salıncakların arasında ise bendim. Yani, yalnızca ben.

İlk kez, onların ilk ciddi ayrılığında bana geldi. Kemal otuz beş, ben otuz üç yaşındaydım. Gece geç vakit aradı, sesi kısık, Gelebilir miyim? diye sordu. Tabii, dedim. Kekikli çay yaptım, bir şeyler yedik, ikiye kadar konuştuk. O konuştu, ben dinledim. Kolaydı, çünkü iyi dinlerdim.

Sonra salon koltuğumda uyuyakaldı. Sabah kahvesini içti, teşekkür etti ve gitti. İki hafta sonra Sedefle barıştı.

Kırılmadım. O kullandığı battaniyeyi kaldırdım, yıkadım, katladım. Hayatıma devam ettim.

Hep böyleydi. Bir, iki, onuncu kez. Hesabını tutmadım. Kavgalardan sonra bana gelirdi; bazen bir akşam, bazen günlerce kalırdı. Kekik çayı içer, konuşurduk, sakinleşirdi, toparlanırdı, sonra tekrar Sedefe dönerdi. Hep, yine ona.

Buna aşk adını koymazdım. Korkardım da. Ama o zile bastığında göğsümde bir şey sıkışır ve hemen ardından gevşerdi. İşte, yine burada, canlı, gerçek, benimkısa bir süreliğine, ama benim.

Bazen kendime Bir kule gibiyim, derdim içimden. Uçaklar gelir, yakıt alır, sonra tekrar havalanır. Kule ise hep orada, hep hazır.

Bu defa martın sonuydu, Kemal omzunda büyük bir spor çantasıyla geldi. Çanta mavi, yıpranmış, üstündeki beyaz yazılar silinmiş. Çantaya bakınca hemen anladım. Günlük değil, iki günlük değil.

Uzun süre mi kalacaksın? dedim, montunu çıkarırken.

Bilmiyorum, dedi dürüstçe. En azından bana hiçbir zaman yalan söylemezdi. Bir hafta olabilir. Bakacağız.

Tamam. Ben de çayı koyarım.

Suyu koydum. Kekik çıkardım. O, hep oturduğu, artık onun yeri olan pencere önüne, buzdolabının arkasına sırtını vererek geçti. Önüne kupa koydum ve yine olanın farkına vardım. Ne sevinç ne hüzün; ikisinin arası sıcak, hafif buruk bir şey.

Çok kötü mü? dedim.

Bundan beteri olmaz, dedi, kupayı iki eliyle sardı. Elleri her zaman üşürdü. O Artık bıktım. Böyle yaşanmaz. Birbirimizin hayatını tüketiyoruz, dedi.

Peki, ne dedin ona?

Hiçbir şey. Aldım bunu, antredeki çantaya kafasıyla işaret etti, ve çıktım.

Sustum. Dışarda pencereden damlalar tekdüze, seyrek bir tempoyla düşüyordu. Neredeyse bir metronom gibi.

Zuhal, dedi ve ilk defa o akşam gözlerime baktı. Sen mutlu değil misin?

Mutluyum, dedim. Bu doğruydu. Acı, biraz utançlı ama doğru.

İlk günler tuhaftı. Fena değildi, sadece tuhaf. Yalnız yaşamaya alışmıştım. Yedide kalkar, kahve içer, yarım saat cam önünde kitap okur, sonra işe giderdim. Altıda eve döner, hafif bir şeyler yapar, televizyon izler veya arkadaşım Şuleyi arardım. On birde yatardım.

Kemal bu ritmi bozardı. Kasıtlı değil, o başka bir tempoda yaşardı. Geç kalkar, ben kafaca çoktan işteyken sabahın ortasında konuşmak isterdi. Eşyalarını ortada bırakır, televizyonu bana gerekenden yüksek açar, banyoda uzun kalırdı.

Ama başka bir şey de vardı. Akşamları birlikte otururduk ve bu güzeldi. Sadece güzeldi, evde gibi. Bazen komik hikâyeler anlatırdı; ben gülerdim. Bir dergiden bulup yaptığım lazanyadan iki tabak yer, Son yılların en güzel yemeği, derdi. Eski filmleri izler, sonları hakkında tartışırdık. Pazarları birlikte semt pazarına gider, o ağır poşetleri taşır, bu kadar doğal bir şey olduğu için içimde tarif edilemez bir huzur dolardı.

Bir hafta geçti. Sonra bir haftadan fazla. Sonra ay.

Bir gece uyandım, karanlıkta, yan odada onun düzenli nefes alışını dinledim, Ya gerçekse, dedim kendi kendime. Belki olması gereken de budur. İkimiz de genç değiliz. İkimiz de yalnızlık nedir biliyoruz. Birbirimizi yıllardır öyle iyi tanıyoruz ki gizleyecek, şaşırtacak şey kalmadı. Belki mutluluk budur, gösterişli olmayan. Sakin, sağlam, yaşanmış bir ev gibi.

Bunu Şuleye söyledim. Buluştuk, her zamanki gibi lattesini yudumladı, sustu.

Zuhal, dedi temkinli.

Ne demek istediğini biliyorum, dedim.

Gerçekten mi?

Çok sürmez, gidecek. Hep böyleydi.

Şule kaşığını çeviriyordu.

Ben başka bir şey soracaktım. Şu anda mutlu musun? Gelecek için değil, tam şimdi?

Düşundüm. Gerçekten kendim için.

Evet, dedim sonunda. Şimdi evet.

Öyleyse şimdi yaşa, dedi Şule. Sonrasına bakma.

Öyle de yaptım. Elimden geldiğince.

Dört ay geçtik. Nisan, mayıs, haziran, temmuz. Şimdi gün gün hatırladığım dört ay. Bahçede açan leylak dalını getirip bana verişini, aptalca bir şey yüzünden kavga edip iki saat susmamızı, sonra onun mutfağa gelip Ben hatalıyım, demesini unutmuyorum. Bir cumartesi hiçbir yere gitmeden evde geçirdiğimizde ikimizin sessizliğindeki yakınlık öylesine netti ki bozacak diye korktum.

Artık biz diyordum. Ben gideceğim değil, Biz gideceğiz. Gerekiyorsa Bize lazım. Bu kendiliğinden oluyordu, engellemedim, izin verdim büyümesine.

O da değişmişti. Daha az sinirleniyor, Sedeften daha az bahsediyordu. Bazen bana öyle sıcak bakardı ki, ne şefkat ne minnet, başka bir şeydi, beklediğim bir kelimenin gölgesi.

Anahtarlar. Yedek anahtarı kendi istedi. Hiç düşünmeden verdim. Gittim bir çilingire, kopyasını çıkardım, masasına koydum. Ufak, soğuk bir parça; içimde sıcaklık bırakıyordu.

Temmuzun başıydı.

Ay ortasında telefon çaldı.

Ben mutfakta, o ise odada laptop başında bir şeyler izliyordu. Telefonu her zamanki gibi yüksek ve keskin çaldı. Dikkat etmedim. Sonra odada garip bir sessizlik oldu. Sonra daha derin bir sessizlik. Bilirsin, bir şeyin değiştiği sessizliktir, ama ne olduğunu henüz bilemezsin.

Mutfaktan çıktım. Kemal elinde telefon, odanın ortasında boşluğa bakıyordu.

Kemal? dedim.

Bakışlarını bana yöneltti. Ve anladım. Akılla değil, daha derin bir şeyle.

Sedef, dedi. Bir sorunu var. Ciddi. Yalnız, yardıma ihtiyacı var.

İşte bu kadar. Uzun açıklamalar yok. Tek kelime: Sedef.

Anladım, dedim.

Zuhal…

Git.

Bekle, anlatmak istiyorum.

Gerek yok, dedim sessizce. Anladım. Git.

Biraz daha durdu. Bana baktı. Ben ona. Sonra antreye gitti, mavi spor çantasını aldı. O çanta hep orada köşede durdu, sanki bir gün yeniden gideceğini biliyordu.

Arayacağım, dedi kapıdan.

Peki, dedim.

Kapı kapandı. Kilit döndü. O sessizliğin içinde, şimdi yalnızca yokluk vardı.

İlk üç gün ağlamadım. Garipti bu. Beklemiştim, sanki, gözyaşlarına hazırdım, ama gelmediler. Başka türlüydü hissettiğim. Uzun süre odada duran büyük bir mobilya çekildikten sonra yere düşen açık renkli iz ve havadaki boşluk gibi. Acı değil. Henüz değil. Sadece şekilli bir boşluk.

İş yerinde normaldim. Küçük bir inşaat ofisinde muhasebeciydim; dikkat ister, doğruluk gerektirir ve bu bana yardımcı olurdu. Rakamlar duygunu sormaz; sadece tam olmasını isterler.

Dördüncü gün eski lazanyayı yaptım. Nedenini bilmiyorum. Aynı tarif, aynı malzeme, aynı fırın. Masada dilimledim, tabak aldım. Yedim. Lezzetliydi. Dayanılmaz derecede lezzetliydi.

İşte o zaman ağladım. Yeniden, mutfak masasında yalnız başıma. Çocuklar gibi, uzun uzun, sessiz-sessiz, utanmadan. Sonra yüzümü yıkadım, kalan çayı içip yattım.

Ertesi gün Şule habersiz geldi. Sadece apartmanın önünden aradı: Aç kapıyı geldim. Açtım. Elinde içinde ekmek ve başka bir şey olan bir poşetle girdi. Mutfağa koydu, sarıldı bana. Bir süre hiç konuşmadık, yine ağlamadım. Belli ki o lazanyada bitmişti.

Anlat bakayım, dedi Şule.

Anlatacak bir şey yok, dedim. Her şeyi biliyorsun zaten.

Biliyorum. Ama yine de anlat. Yükü hafifler.

Anlattım. Temmuz, çağrı, mavi çanta, arayacağım. Hâlâ aramadı bu arada, neredeyse on gün oldu.

Bekleyecek misin? diye sordu Şule doğrudan.

Hayır, dedim. Ve şaşırdım, çünkü hiç zorlanmadım.

Emin misin?

Hayır. Beklemeyeceğim artık. Yeterince bekledim. Ne zaman başladığımı bile hatırlamıyorum. Hep bekledim. Ne zaman arayacak, ne zaman gelecek, ne zaman karar verecek… Oysa o sadece bir yere dönüyordu, çünkü başka bir yeri yoktu. Duydun mu bunu?

Ne?

Yedek meydan. Onun yedek havaalanıydım. Hep aynı yerdeyim, pist açık, ışıklar yanık. O ise gidip geliyor. Ne zaman isterse iniyor.

Şule bana baktı uzun uzun.

Bunu uzun zamandır mı anladın?

Biliyordum hep. Şimdi ise gerçekten anladım.

Bilmekle anlamak arasındaki fark uçurumdur. Bilirsin, yıllarca öyle yaşarsın. Anladığın gün ise artık kendini kandıramazsın.

Ağustos donuk geçti. Karanlık değildi. Sadece sessiz. İşe gidip geldim, yemek yaptım, okudum. Bazen akşamları uzun yürüyüşler yaptım, kıyıda; ta ki bacaklarım kendiliğinden eve geri dönmek isteyene kadar. Suda yansıyan ışıkları, çift çift ya da yalnız yürüyen insanları seyrettim. Her şeyi düşündüm.

Bir gün bir vitrin önünde kendi yansımamı gördüm. Baktım: açık renkte yağmurluklu, saçları toplanmış, cama bakan bir kadın. Ne genç ne yaşlı. Yorgun ama yıkılmamış. Uzun uzun baktım, Sen ne istiyorsun? dedim. O, Kemal değil, hepsi değil. Sen. Cevap bulamadım. Ama sorunun kendisi önemliydi.

Eylülde mobilyaları yerini değiştirdim. Önce koltuktu. Orada ışığı kapatıyordu. Değiştirdim. Sonra kitaplık, sonra her şey. Oda ferahladı. Neden bunu daha önce yapmamışım? dedim. Belki o gün geleceğinden korktuğum için. Ne yaptın sen burada? diyecek diye. Ama artık öyle birisi yoktu.

Yeni perdeler aldım. Keten, krem rengi, küçük desenli. Öncekiler ağır lacivertti, ışığı yutardı. Yeni perdeler sabah güneşini içeri doldurdu. Bu altın sarısı hali, elli bir yıl fark etmemişim.

Ekimde İtalyanca kursuna yazıldım. Hep istemiş ama ertelemiştim. Grup kalabalık, hoca genç, şakacı, hep yüksek sesle şarkı söyletiyor herkese. Ben de bağra çağıra söyledim; Torna a Sorrentohiç Sorrentoyu görmemişim halbuki.

Şule şaşırdı.

İtalyanca mı? dedi telefonda.

Evet.

Neden?

Barselonaya gitmek istiyorum.

Zuhal, orada İspanyolca konuşuyorlar.

Güldüm.

Biliyorum. Ama İtalyanca ile başlarım. Yakın sayılırlar.

Tamam, bu sadece kısmen doğruydu, ama hoşuma gitti. Hayatımda ilk defa sadece bana ait bir şey yapıyordum.

Barselona bir gün önüme ayak basıverdi. İnternette gezinirken sıradan fotoğraflara denk geldim; sabah caddesi, pazarda yaşlı adam, pencere önünde kızıl bir kedi. İçim İşte orası, dedi. Bir haftalığına değil, tura da değil. Yaşamak istedim orada biraz; taşın, güneşin, portakal ve deniz kokan havanın içinde.

Buzdolabının üstüne bir not astım: Barselona. Bahar. İki kelime. Her sabah baktım ona.

Kasımla soğuklar ve kısa günler geldi. Yüzme havuzuna abone oldum. Sabahları, işe gitmeden, yarım saat yüzüyordum. Şimdiye kadar yaşadığım en güzel sabahlardı. Sudan çıkınca tek düşündüğüm ilerlemek oluyordu.

Nadiren, bazen Kemali düşündüm. Ne yapıyor, Sedefle mi, iyi mi? Kötülük dilemedim. Gerçekten de. Onu düşünmek eşsiz bir fotoğrafa bakmak gibiydi; hatırlarsın ama bugünkü duygusu farklıdır.

Aralıkta Şule beni yılbaşında arkadaşlarıyla kutlamaya davet etti. Önce reddedecektim, sonra kabul ettim. Gittim, yeni insanlarla tanışıp masada güldüm, şampanya içtik, gece yarısı herkes sarılırken hafiflik hissettim. Yalnızlık değil; hafiflik. Sırtımdaki ağır bir yükü bir yerlere bırakmıştım sanki.

Ocak, şubat… Yüzmeye, kursa gittim, biriktirdiğim kitapları okudum, sonunda yıllardır boşuna sakladığım eşyaları ayıkladım. Aralarında eskiden Kemalin ilk misafirliğinde kullandığı battaniye de vardı. Onu yıkamış, kaldırmıştım. Hep rafta durdu.

Şimdi aldım. Yünlü bir battaniye, biraz eski. Başka bir özelliği yok. Bağış kutusuna koydum; başkasını ısıtır.

Mart yeniden geldi. Tam bir yıl geçmişti, mavi çantayla gelip kapımı çaldığı günden beri.

Pencere önünde sabah kahvemi içiyordum. Dışarı baktım. Kaldırımda yine kirli kar, karşı pencerede ıslak güvercinler. Her şey aynı. Ama ben bambaşka biri.

Cumartesi, öğleye doğru aradı. Ekranda numarasını görünce içimde bir şey ürperdi. Ne sevinç ne acı, eski bir alışkanlığın yankısı gibi bir şey.

Açtım.

Zuhal, dedi. Sesi tanıdık, ama yabancıydı. Benim.

Biliyorum.

Nasılsın?

İyiyim. Sen?

Bir duraksama.

Pek iyi değilim. Buluşalım mı?

Bir saniye düşündüm.

Olur. Nerede?

Sana geleyim mi?

Hayır, dedim sakince. Apartmanın önünde buluşalım. Yirmi dakika sonra oradayım.

Bir duraksama daha. Beklemiyordu belli ki.

Peki, dedi. Kapıda buluşuruz.

Telefonu kapattım. Kahvemi bitirdim. Palto, atkı, çizmeler. Antre aynasında kendime baktım. Açık gri paltolu, sakin bir kadın. Hazır.

Apartmanın önünde bekliyordu. Bir yıl önceye göre yaşlanmıştı. Belki de artık ona başka gözle baktığım için. Önceki gibi derli toplu değildi. Hafif zayıflamış. Bana süzülen ve içinde umutla mahcubiyet karışan bir ifadeyle bakıyordu.

Merhaba, dedi.

Merhaba.

Yavaş adımlarla kaldırımlarda yan yana yürümeye başladık. Bir yere değil, konuşmak için yürüyorduk.

Zuhal, dedi, Sana önemli bir şey söylemem lazım.

Söyle.

Bu yıl çok zordu. Sedefle olmadı, her şey bitti. O gitti. Ve iş… ortaklarla iş de dağıldı. Her şey çöktü. Ortada kaldım… anlıyorsun, değil mi? Kimsesiz.

Dinledim. Hiç araya girmedim.

Seni düşündüm, devam etti. Çok düşündüm. Aptalmışım. Olanın kıymetini bilmedim. Sen… sen en gerçek insandın hayatımda.

Kemal, dedim.

Hayır, dur. Söylemem lazım. Bir şans istiyorum. Yeniden, gerçekten. Değiştim, yemin olsun. Şans ver bana.

Tel örgüler dibinde koca bir kestane ağacı vardı. Tomurcukları açılmak üzereydi. Az sonra yaprak çıkacak.

Durdu. Ben de durdum.

Çok güzelsin, dedi bir an. Bir yılda daha da güzelleşmişsin. Nasıl oldu bu?

Gülümsedim hafifçe.

Oluyor işte.

Zuhal… Elimi tuttu. Bir şey söyle.

Elimi tuttuğunda, yıllarca tutmak istediğim o sıcak, tanıdık eli hissettim.

Sonra nazikçe kurtardım.

Kemal, dedim. Bir şeyi anlamanı istiyorum. Kırılmanı değil, gerçekten anlamanı. Olur mu?

Dinliyorum.

Değiştin diyorsun, inanıyorum. Belki gerçekten içinde başka şeyler oldu. Bir yıl uzun zaman. Bir an sustum. Ama mesele sende değil. Bende.

Sende ne var?

Ben de değişim geçirdim. Sadece farklı şekilde. Sen bir şeyini kaybedip geri almaya geldin. Ben bulup artık bırakmak istemiyorum.

Gözlerinde bir endişe, bir sahicilik vardı.

Neyini buldun?

Kendimi. Ne kadar klişe gelse de. Kendimi buldum.

Zuhal…

Dur, yumuşakça sözünü kestim. Sana kızgın değilim. Gerçekten değilim. Bunca yıl sonra kızmak yersiz. Sadece şunu anlamanı istiyorum. Bizim aramızdaki her şey boyunca… ben senin yedek meydanındım.

Bunu inkâr edecekmiş gibi açmaya çalıştı ağzını ama devam ettim.

Sıkışınca uçar, bana inerdin. Dinlenir, yakıt alır, tekrar gidersin. Ben ise hep seni beklerdim, kabullenirdim. İstersen havada başka bir şey olsun, asıl meydan Sedefti; ben hep küçük, kenarda kalan pisti oldum. Güvenli, ama ana pist değil.

Öyle değil, dedi kısık sesle.

Tam böyleydi. Bunu sen de biliyorsun. Gözlerinin içine baktım. Ama değişen şu: O meydan artık kapalı. Kendi elimle kapattım. Kırgınlıktan değil. Sadece artık yedek seçenek olmak istemiyorum. Ne sana, ne başkasına. Sen iyi bir insansın, Kemal. Gerçekten iyi birisin.

Uzun süre sessizlik oldu.

Peki şimdi ne olacak? dedi sonunda.

Şimdi planlarım var. Baharda Barselonaya gidiyorum. İtalyanca öğreniyorum, her sabah havuza gidiyorum. Yeni perdelerim, yeni kitaplarım, yeni odam var. Bu benim hayatım. Dışarıdan gösterişli görünmeyebilir. Ama bana ait. Bir yere sıkıştığı için gelen birine yer yok burada artık.

Ya sırf sana yeniden geldiysem? dedi, Çünkü seni istiyorsam?

Uzun uzun baktım ona. Bakışında gerçek bir şey vardı. Belki doğruydu.

Belki de öyle, dedim. Ama bunu artık test edemem. O eski Zuhal yok. Önceden bekleyen, umut eden, yer açan Zuhal gitti. Kalan ise bambaşka.

Bir adım attı.

Zuhal, en azından bir kez denememi sağla.

Olmaz, dedim; sakin, süssüz, öylece. Kötülükten değil. Acı çektirmek için değil. Sadece nasıl olacağını artık iyi biliyorum.

Aynı apartmanın kapısı, aynı sokak, ama başka bir yıl, başka bir ben.

Çaya da mı gelmeyeceğim? dedi.

Hayır.

Neden?

Kekikli çay artık başka bir şey. Bir başlangıç. Başlangıcı olmayacak.

Gözünü yere indirdi, bekledi. Sonra tekrar kaldırdı.

Mutlu musun? dedi. Sesi kısılmış, suçlamadan sadece sordu.

Düşündüm. Tıpkı Şuleyle kafede olduğu gibi, içimle.

Evet, dedim. Tam şimdi, burada, evet.

Güzel, dedi. Ve galiba, o da yürekten söyledi. Çok güzel Zuhal.

Sustuk.

Arada bir ara, dedi. Sohbet ederiz.

Başımı salladım.

Gerek yok. Hakikaten. Herkesin kendine ait ayrı bir hayatı olsun.

Başını yavaşça salladı, kabullenişle.

Barselona diyorsun?

Evet.

Güzel şehir.

Biliyorum, dedim. Daha hiç gitmedim ama biliyorum.

Sırtı bana dönük uzaklaştı, bir daha bakmadı arkasına. Ben ona baktım. Otuz yıl tanıdığım adam. Kendimden uzun sevdim. Ama bırakabildiğim. Ağrısız, sakin bir rahatlıkla.

Bir kafesten uçmak isteyen kuşu salmak gibi.

Apartmana girdim, kendi katıma çıktım. Kapımı kendi anahtarımla açtım. Kahve ve keten perde kokan, sabah güneşiyle dolu kendi evime.

Mutfakta çaydanlığı ocağa koydum. Kekik değil. Nane. Yeni alışkanlık.

Buzdolabındaki kağıda baktım; Barselona. Bahar.

Bir kalem aldım; Nisan yazdım.

Nisan az kaldı.

Yedek meydan kapalı. Kule ışıklarını söndürdü. Sonunda uçağına kendim biniyorum.

***

Ama bunlar bir anda olmadı. Oraya gelene kadar tam bir yıl geçti. O yıl parça parça, ay ay yavaşça değiştirdi beni. Hepsini anlatmak istiyorum. Acele etmeden. Çünkü her ay başka bir şey değiştirdi; küçücük ama birikerek.

Kemal, o temmuz akşamı mavi büyük çanta ile çıkınca tam anlamamıştım ne olduğunu. Zihnim anladı ama kalbimde bir şey inanmak istemedi. Bir kez daha yalnız kalan, bir kez daha diğer olan, yine bendim.

Başta her şey normalmiş gibi yaşadım. Sabah kalk, işe git, dön, yemek yap. İki kişilik yemek yapmaya alışmıştım, hâlâ eksik kalıyordu. Masadan fazlasını kaldırdım. Onun kupasını kaldırdım. Büyük, mavi, kenarı çatlak olan kupayı. Unuttu ya da özellikle bıraktı, bilmiyorum.

Dolaba koydum. Atmadım. Görmesem de durdu.

Beşinci gün annem aradı. O başka bir şehirde. Her Pazar konuşuruz; bu defa Çarşamba aradı.

Zuhal, iyi misin? dedi hemen.

İyiyim, anne.

Seste bir gariplik var.

Yorgunum biraz.

İş mi?

Evet.

Bir duraksama.

Gitti mi? dedi.

Gülecektim. Anneler hep bilir.

Nereden anladın?

Kızım, anlarım. Nasılsın?

İyiyim. Kötü sayılmaz, anne.

Gelmek ister misin?

Yok, teşekkürler. Burada kalmam gerek.

Tamam, dedi annem. Hep bilirdi nerede duracağını. Sadece susma. Kötü olursa ara.

Ararım.

Aramadım. Çünkü öyle kötü olmadı. Boşluk vardı, yorgunluk, garip bir yalnızlık. Kendi tercihinle seçtiğin ama yine de ağır bir yalnızlık. Ama umut kırıklığı yoktu. Yalnızca onu geri çağırma arzusu yoktu. Garipti bu.

Hep çıkacağını bilirdim Sedefin bir eski sevgili değil, onun başka bir dünyası olduğunu. Bilmek başka, kabul etmek başkaydı.

Temmuz sonunda kuaföre gittim. Hep aynı kadın, Naciye Hanım. Yıllardır ona giderim. Bakıştı, fazla konuşmaz.

Ne yapıyoruz? dedi.

Daha kısa, dedim. Hem de bayağı kısa.

Kaşını kaldırdı biraz.

Ne kadar?

Omuzda bitsin. Renk de değişsin, açık bir şey olsun.

İki saat sonra çıktığımda, kendim gibi hissetmemiştim; daha hafif, rahat. Sanki saçlarımla fazla yükümden de kurtulmuştum.

Sokakta komşumuz Ayşe Hanım yolumu kesti, yetmişlerinde, her şeyi açıkça söyleyen bir kadın.

Zuhal! Ne kadar değişmişsin! Tam başka birisin!

Saç kestirdim, Ayşe Hanım.

Görüyorum! Sana çok yakışmış. On yaş gençleşmişsin.

Yok canım, güldüm.

Kadın bir şey değiştirirse mutlaka hayatında değişiklik vardır iyi ya da kötü.

Birazı iyi, birazı kötü, dedim.

Öyleyse tamam, dedi huzurla. Yeter ki aynı kalma.

Bilge kadındı Ayşe Hanım.

Ağustos sıcaktı. Yıllardır ilk kez tam izin aldım; bir yere gitmedim. Evde kaldım. Şehri yeniden keşfettim. Yıllardır önünden geçtiğim botanik bahçesine girdim ilk kez. Mis gibi çiçekler, toprağın kokusu. Eskiden hiç uğramadığım yerlere gittim. Oturup kitap okudum, bazen sadece kuşları, ışığı seyrettim.

Şimdi buna yaşamak deniyormuş. Sıkıcı değil, boşluk değil: yaşamak.

Bir gün bahçede yanımda biraz yaşça büyük bir kadın oturmak istedi, Çoğu banke dolu. Buyur dedim. İkimiz kitap okuyup sessizce durduk; bana çok huzurlu geldi.

Sonra o kapattı kitabı: Güzel bir yer, değil mi? dedi.

Çok, dedim. Neden daha önce gelmemişim bilmiyorum.

Her gün gelirim. Alışkanlık artık. Benim adım Selma.

Zuhal.

Çok kısa sohbet ettik; emekli tarih öğretmeniymiş. Çocukları büyüyüp gitmiş, kendiyle barışık biri. Şikâyetsiz, öylece var.

İşte, örnek dedim içimden. Böyle olmak gerek.

Birkaç defa daha orada karşılaştık, konuşmadan oturmak bile huzur veriyordu.

Eylül yeni okul dönemi, yeni kokular ilk yapraklar, serinlik ve elma. Hep sevmişimdir eylülü. Her şey başlar gibi gelir. Aslında bir yere gitmezsindir, ama havada bir doğuş olur.

O ay mobilyaları yerleştirdim. Eve gelince koltuğun yanlış yerde olduğuna aniden karar verdim. Ağırdı, zorlanarak yerinden çektim. Kitaplık derken, her şeyin yeri değişti.

Odaya ortasında durup baktım.

Çok daha iyi. Nefes alıyor.

Pencereye geçtim, Kemali düşündüm. Üzülerek değil. Nerededir, Sedefle iyiler mi? diye. Gerçekten iyi olsun istedim. Çünkü insanı, öfkelendirmeye enerjim yoktu.

Ekimde İtalyanca başladım demiştim. Aynı anda iki kişiyle dost oldum; parmak kadar grupta, yaşları farklı. Kimi film için, kimi sıkıntıdan. Orta yaşlarda bir kadın, Melike, çok neşeli, doğrudan konuşan biriyle tanıştım.

Kurs çıkışında bir kere kahveye girdik.

Zuhal, sen niye İtalyanca öğreniyorsun?

Barselonaya gitmek istiyorum, dedim.

Kahkaha attı.

Orada İspanyolca konuşuyorlar!

Bilsin, İtalyanca daha güzel, birbirine benziyorlar.

Demek öyle, dedi gülerek. Saygı duyarım.

Sonra bu arkadaşlık devam etti; beraber birkaç kez sergiye, sinemaya gittik.

Hayat yeni insan getiriyor, yeter ki açık ol.

Kasım, aralık, ocak Yüzme, yılbaşı, kitaplar. Ocakta eski ajandamı buldum; bir tür günlüktü. Okudum, genç halimi hem tanıdım hem tanımadım. Eskiden o kadar çok isteyen, korkan bir kadındım ki Her şey yolunda. Başardın, diye en sonuna yazdım.

Devam ettim.

Şubat erkenden yumuşadı. Kar eridi, sokaklarda sular ve baharın kokusu. Yine uzun yürüyüşler yaptım. Fark etmeden yeni kitapçılar keşfettim; biri küçücük, kokusu gibi güvenli. Çok güzel kitaplar aldım; biri Barselona rehberi.

Orada uzun uzun Barselona fotoğraflarına baktım: meydanlar, pazar yerleri, bankta gazete okuyan adamlar, pencere kenarında turuncu bir sokak kedisi. İşte tam orada olmak istiyorum, dedim. Uçak biletimi Nisana aldım, merkezde küçük bir daire kiraladım.

Bunu yapınca, rezervasyon maili gelince, uzun zamandır hissetmediğim bir coşku duydum.

İlk defa sadece istediğim için bir yere kendim gidecektim. Kimseyle değil, birinin arkasından değil. Kararı da, hevesi de bana aitti.

Şuleye sarıldım, Helal olsun, dedi.

Benimle ister misin?

İsterim tabii. Ama bu kez sen yalnız git. Senin yolculuğun.

Şule iyi insandır.

Mart başında annemi aradım; Barselonaya gideceğimi söyledim. Hafif telaşlandı, Tek başına mı? Uzak. Bir şey olursa? dedi.

Anne, elli bir yaşındayım.

Kaç yaşında olduğunu biliyorum ben.

O zaman hallederim, değil mi?

Durdu.

Halledeceksin, dedi. Sen hep hallettin. Çok fotoğraf çek, oraya varınca ara.

Ararım, annem.

Bu işte hayat böyle: Bilet alırsın, anneni ararsın, fotoğraf çekeceğine söz verirsin. Büyük olay yok; asıl önemli olan, sıradan olanda.

Beşikten sonra ilişkiler bulmak veya yetişmek değildir, kendini seçmektir. Kimsesizliği değil, kendini seçmek.

Kendimi yıllarca beklemede yaşadım; O gelince, o seçerse, o isterse… Hayat geçti. Ben ise hep bekledim.

Hiç kimseye izin verilmez; insan kendi kendine izin verir.

O izni bir günde almadım. Yavaşça, bahar ısısı gibi geldi; önce biraz, sonra bakınca birikmiş.

Mutluluğun ve unutmanın tek formülü basit: Eşyaları değiştir, perdeleri yenile, kursa yazıl, yüzmeye başla, yeni kitapçılar keşfet. Bekleme.

En zor ve en kolay şey: Artık beklememek. Bu günü yaşamak.

Affetmek mi, unutmak mı dersen: Sormadılar, ama düşündüm hep; affetmek Çünkü öfke ağır; hafif uçmak istiyorum. Unutmak değil, hatırlamak ama yük etmeyecek kadar.

Çayımı içtim, yeni beyaz kupamı yıkadım. Oturup bilgisayarı açtım, Barselona uçak biletimin onayında duruyordu. Gülümsedim, sadece kendime.

Bir ay sonra kendi uçağıma binecektim. Orada güneşi, portakal kokan sokakları, pencere önünde oturan kedileri, yavaş yürüyüş yapan insanları bulacaktım. Yeni bir benle, hiç kimsenin yedeği olmadan.

Çekirdek aile dediğimiz; bu yaşta artık önce kendin olmak. İçinde bir şey inşaa etmezsen, dışarıdaki sarsılır. Kimseyi beklemeyip kendini seçmek: Asıl huzur budur.

Telefonum titredi. Melike sinema adı ve saat yollamış. Harika, girişte buluşuruz, yazdım.

Ayna karşısına gittim. Ev kıyafetli, hafif dağınık saçlı, gözlerinde huzur olan bir kadın.

Başımı onaylarcasına salladım.

Bugün Melikeyle sinemada buluşacağım. Yarın İtalyanca dersi, öbür gün yüzme. Bir ay sonra Barselona.

Hayat devam ediyor. Benimkisi, gerçek, yaşayan bir hayat.

Yedek meydan artık kapalı.

Mart bulutlarının üzerindeki uçakta, uçan, nihayet benim kendim.

Sinema çıkışı, Melikeyle kahvede film sonunu tartıştıktan, eve dönüp montumu astıktan sonra aklıma o mavi, kenarı çatlak kupa geldi. Hâlâ dolapta. Alıp kucağımda çevirdim.

Sıradan bir kupa. Anısı kalmış sadece.

Kendi beyaz kupamın yanına koydum. Dursun. Anı diye değil. Bir eşya sadece.

Sonra yattım. Yeniden açtığım o güzel romanı okurken bir kez daha anladım; değişmek günden, aniden olmuyor; sayfa sayfa, gün gün oluyormuş.

Lambayı söndürdüm.

Pencerede ince mart yağmuru. Sessiz, sakin, hüzünlü değil.

Yattım, dinledim; içimin huzurunu hissettim. Ne boşluk, ne yalnızlık. Sadece sakinlik. Olması gereken.

Yarın yine kurs; hoca kesin şarkı söyletir, ben yüksek sesle söyleyeceğim. Ertesi gün yüzme. Bir ay sonra Barselona.

Ve şimdi, işte bu yağmur. Bu gece. İçinde olduğum karanlık.

Gözlerimi kapadım.

Tam uykuya dalacakken: Sessiz bir avlu, nisan sabahı, pencere kenarında kızıl bir kedi; ben kahveyle ona, o bana bakıyor. İkimiz de memnunuz.

Yedek meydan kapalı.

Pist açık. Benim için.

Rate article
Lifequest
Yedek Havalimanı