Son Otobüs Yolcusu
Fenerim küçücüktü, işaret parmağım kadar, örme bir ipte sallanıyordu. Hemen fark etmedim; önce adamı fark ettim.
Mart gecesi, 11 numaralı hat, son durak “Sanayi” ve tekrar başa dönüş. Boş otobüs, pencerelerden sokak lambaları, motorin, lastik ve biraz da termosumdan gelen kahve kokusu Bu hatta dördüncü yılımdaydım. Ve dördüncü yılımda geceyi gündüzden çok sevdiğimi iyice anlamıştım.
Geceleri otobüste neredeyse kimse olmuyordu. Gece kulübünden çıkan sarhoşlar bir anda doluşur, bağırır, şişelerini düşürüp iki durak sonra inip giderlerdi. Geç vardiyadan çıkan hemşireler sessizce oturur, gözlerini kapatır ve kendi durağına kadar uyurlardı. Güvenlikçiler. Arabası bozulan taksiciler. Gelen gelir, inen iner, hiçbiri akılda kalmazdı.
Ama bu adam kalmıştı.
Altmışını devirmiş bir adam. Kısa boylu, sağlam yapılı, kapüşonlu koyu bir mont giymiş. Sağ bacağı hep biraz önde, sanki düzensiz zeminlerde yürümeye alışmış gibi. Her zaman aynı yere otururdu sağda üçüncü sıra, cam kenarı. Nakit öderdi, bozuk para verir, para üstü istemezdi. Son durağa kadar giderdi. Sonra da geri. Hiç inmezdi.
Onu ilk, mart başında fark ettim. Mart göğü alçaktı, şehir gece bile gri görünürdü. Ve o gri şehirde, o, sanki sarı bir nokta gibi oturur, elinde bir şey çevirirdi.
Sonra saymaya başladım. Beş gece üst üste. Sonra iki gece yok. Sonra yine beş gece. Sanki bir programa uyar gibi. Sanki gece otobüsüne binmek onun işiymiş gibi.
Ne uyurdu, ne kitap okur, ne telefona bakardı. Kulaklık çıkarmaz, gazete açmazdı. Öylece oturur, cama bakar ve elinde küçük bir şey çevirirdi. Dikiz aynasından görüyordum soluk bir sarı ışık yanar, sönerdi. Sanki içeriye bir ateş böceği girip çıkışı arıyor gibi.
Ben kırk dört yaşındaydım. Kırk beş de yaklaşıyordu ama artık bana kimse yaşımı sormuyordu bakışlarından kendileri karar veriyordu. Geniş ellerim, direksiyondan nasır tutmuş parmak uçlarım, tırnaklarım kısa ve muntazam kesik. Sırtım biraz sağa eğik otobüs kapısına uzanma ve açma butonuna basma alışkanlığından. Mesleki deformasyon. Evde bile bazen sağ omzun aşağıda kaldığını fark ediyordum.
On iki yıldır yalnızdım. Oğlum Burak büyüdü, yirmi iki yaşında, kız arkadaşıyla şehrin öbür ucunda yaşıyor. Pazarları arar, unutmuyorsa. Ben aramıyorum. Çünkü ararsam sesi endişeli gelir: Anne, bir şey mi oldu? Yani anne arıyorsa = bir sorun vardır. Demek ki boşuna aramak uygun gelmiyor. Ve biz de alıştık.
Eski kocam, Burak on yaşındayken gitmişti. Muhasebeden Sevda’ya. Koridordan montlarını, bir de kettleı almıştı nedense en çok ona lazım olmuştu. Evi böldük: ona iki+bir, bana bir+bir Ataşehirde, üçüncü kat. O zaman neyse dedim, geçer. Sonra anladım ki, onsuz geçmek gerekmedi; çünkü daha kötü olmadı. Sadece daha sessiz oldu. O sessizlik on iki yıl sürdü.
O zamandan beri sevgi kelimesi bana tekboynuz kadar gerçek dışı geliyordu. Tatlı, ama olmayan bir şey. Arkadaşlarım, eşlerinden bahsederdi ben sadece dinler, başımı sallardım. Aşkla ilgili filmleri ortasında kapatırdım. Kızgınlıktan değil, inançsızlıktan. Sanki yılbaşı babaannemin sakladığı Noel Baba gibi. Küçükken inanırsın, sonra bakarsın ki, bornozuyla baban
Gece güzergahı bana uygundu. Geceleri yolculara gülümsemene gerek yoktur. Yaşlıların pazar arabasına, öğrencilerin koridoru kapatmasına sabretmek zorunda değilsin. Kimsenin telefonda bağıra çağıra konuşmasına veya arka koltukta dürüm yemesine de gerek yok. Gece sadece yol ve sessizlik. Ve o sessizlik, bana tam uyuyordu. Üzerime dikilmiş kişilik bir mont gibi ne bol, ne dar.
Ama bu yolcu sessizliği bozuyordu. Gürültüyle değil, varlığıyla. Ayaktaki çakıl tanesi gibi küçücük ama unutulmaz.
İki hafta sadece izledim onu. Ona alıştım, sanki hattın bir parçası gibi. Park durağı o biner. Sanayi o oturur. Geri dönüşte Parkta iner. Bana başını sallar, ben de sallarım.
Her gece de o ışık. Soluk, sarı, ellerinde yanıp söner.
Zeynep, ya evsizse? dedi Sevim, vardiya öncesi çay içerken.
Sevim sekizinci yılını doldurmuştu, büyük yapılı, saçları bakır kızılıydı, hep bir kurşun kalemle topuz yapardı. Kim boşanıyor, kim içkiyi bırakacak herkesin derdini iyi bilirdi. Ona güvenirdim.
Evsizler para vermez Sevim, dedim. Ama bu adam her defasında ödüyor. Hem de madeni para ile, para üstü istemiyor.
Belki sorunlu?
Sessiz. Cama bakıyor, kimseye bulaşmaz. Mırıldanmaz, sallanmaz Düzgün biri. Sadece yolculuk ediyor.
Sevim durup bana termosundan çay koydu, limonlu nane attı, her vardiyada olduğu gibi.
Belki eşi evden kovdu, dedi. Olmaz deme. Tartışırlar, kadın git başımdan! diye bağırır, adam gece otobüsüne sığınır.
Her gece mi? Bir ay boyunca? O artık kavga değil, boşanma.
Sevim güldü.
Zeyno, dedi. Sevgi dedikleri, senin için biri demlikte su tutuyorsa odur. Geri kalanı hayal. Ve gece otobüsleri
Gülümsedim. Beni evde ne çay, ne demlik beklerdi. Sadece kedim Şanslı. Sarı, şişko, mağrur. O da sadece mama için yaklaşıyordu.
Ama bu adam niye böyle, diye içime bir soru düştü. Nereye gidiyor her gece? Sonra tekrar neden aynı yere? Kim yapar bunu? Neden?
Belki uykusuz. Belki bunak. Belki, başka bir hayatından alışkanlık kalmış gece vardiyasına giderdi, hala bırakamıyor.
Hepsi mantıklıydı. Hiçbiri doğru değildi aslında. Onun aynadaki gözlerine bakınca anlaşılıyordu; sakin, kararlı, uyanık. Gittiği yeri biliyordu.
Sormaya karar verdim.
***
Hemen soramadım. Üç gün hazırlık yaptım. Aptalca geliyor adamı her gece ben taşıyordum ama tek soru sormaya çekiniyordum. Çünkü İstanbulda bizler böyleyiz; yan yana ama beraber değiliz. Kimsenin işine karışmaz, sormazsın, sınır bilirsin. Dört yıldır yolcuya karışmadım ve kolayca sürdü bu. Yabancının hayatı ilgimi çekecek gibi değildi.
Ama bu yolcu ilgimi çekti. Ve bu bana kızdırdı.
Her zamanki gibi Park durağından bindi, geceye yirmi kala. Madeni paralarını kutuya bıraktı. Doğruca salonun ortasına geçti. Hoşgeldin. Sağda üçüncü sıra, pencere kenarı. Oturdu. Montunun altından ipli bir şey çıkardı, eline aldı.
Sessizce yola çıktık. Pencereden lambalar, kapalı vitrinler, ıssız duraklar aktı. Şehir, oyun bitmiş de dekorlar terk edilmiş gibiydi. İkimiz kalmıştık; sahneden ayrılmayan iki oyuncu gibi.
Son durakta beklenilen plan gereği, ışıkları kısıp, sadece acil lambaları açık bıraktım. Sarı bir loşluk. Kalktım, kabinden çıktım.
Yine aynı yerdeydi. Elinde ipli bir nesne.
Affedersiniz, bir soru sorabilir miyim?
Başıyla bakışlarını kaldırdı. Sesi düşük, biraz kısıktı; sanki boğazında bir simit kırıntısı kalmış gibiydi.
Sorun.
Her gece biniyorsunuz. Fark ettim. Bir aydır. Ve hep son durağa kadar, sonra yine Nereye gidiyorsunuz?
Kısa bir sessizlik. Bakışlarında korku yoktu, kızgınlık da. Sadece değerlendirdi.
Sonra,
Eşime.
Şaşırdım. Saat bir yirmi.
Eşinize mi? Şimdi mi?
Reyhan gece vardiyasına gidiyor. Sanayide, kalite kontrolde. Ben de onunla geliyorum. Yan yana değil ama yakınım ona. Otobüs sanayinin önünden geçer ona camdan işaret yakarım.
Elini kaldırdı. Avuç içindeki küçük feneri gösterdi. Fenerin gövdesi yıpranmış, plastiği parmaklarından beyazlamıştı.
Bununla, dedi.
Karşı koltuğa oturdum. Altı saat direksiyon sonrası bacaklarım uyuşmuştu.
Yani, siz her gece otobüse binip son durağa kadar gidiyor, fenerle eşinize cama işaret ediyor, sonra geri mi dönüyorsunuz?
Evet.
Her gece?
Beş gece. Onun vardiyası beş gün çalış, iki gün dinlen. Hafta sonu ikimiz de evdeyiz, ama beş gece buradayım.
Birlikte sustuk. Dışarıda Sanayi fabrikasının eski kırmızı tuğlalı binası vardı. Soyulmuş sıvası, paslı bir köşesi. Ama üçüncü katta sarı pencereler yanıyordu. Gece vardiyası
Neden? dedim.
Bana, insan neden nefes alır, diye sormuşum gibi baktı.
Siz yapmaz mıydınız?
Hayır, yapmazdım. Eski kocam, bir defa elinde anahtarla dolu çantalarla kapıya dayandığımda, mutfaktan kalkıp kapıyı açmaya tenezzül etmezdi. Alışverişten gelir, kapıyı zorlukla açardım; “Bu ne kadar sürdü?” der, geçip giderdi.
Ama bu adam, her gece şehrin bir ucundan öbürüne sadece cama fener tutmak için geliyordu.
Benim adım İsmail, İsmail Toprak. Ama dostlar İso der.
Benim de Zeynep, dedim.
Kafasıyla onayladı. Camdan fabrikaya baktı.
Reyhanla yirmi beş yıldır beraberiz. 2001de evlendik. Geç oldu biraz. Ben, tornacıydım, o kalite kontrolde. Tanışmamız orada. Emekli oldum dört yıl önce, erken, ağır işten. Reyhan hala çalışıyor. Üç yıldır gece vardiyasında yüzde kırk fazla maaş, tatile para biriktiriyoruz. Tekirdağda küçük bir yerimiz var. Onu bahçeye domates ekip, çilek dikeceğiz diye hayal ediyor.
Bir bahane, mağduriyet yok sesiyle. Sakin ve tane tane anlatıyordu.
İlk ay, gece vardiyasına başladığında uyuyamıyordum. Yatakta tavana bakıp düşünüyordum: Acaba sokakta karanlık, soğukta ne yapıyor? Sadece iki yüz metre yürüyor duraktan fabrikaya. Kayarsa? Bir şey olursa? Arayamam da, o vardiyada, telefon kilitli dolapta.
Bir süre sustu. Sonra dizini ovaladı.
Sonra aklıma geldi; otobüs hep geçiyor oradan. Ben de bindim, geçtim. Cama ışık tuttum, görsün diye. Tam yanında olamasam da, o an yakındım ya.
Fark etti mi?
İlk başta anlamadı. Bir hafta bindim, camdan ışık tuttum. Sonra eve gelip dedim ki, “Reyhan, yaptığım ben. Gördün mü, her gece, on bir numara otobüs geçince camdan bak.” Baktı. Sonra sabah aradı: Gerçekten sen misin? Evet dedim. Ağladı. Gene tut, ışığı. dedi.
Boğazıma düğüm oturdu. Kahkaha atmak ister gibi oldum Ya da ağlamak
Peki, geri? Yani neden tekrar başa gidiyorsunuz?
Gece birde sanayide ne yapayım? Hiçbir şey yok, sadece karanlık ve asfalt. Eve dönüyorum, yatıyor, sabah altıda onu karşılıyorum.
İş dönüşü?
Tabii. Kahvaltı hazırlarım. En çok kuru kayısılı yulafı ve çayı sever. Nane, cam balkonumuzda saksıda hep yetişir. Bitince kuruturuz.
Sevimin demliğinin ötesinde bir şeydi bu. Bu fener, gece otobüsü ve sabah yulafı Yirmi beş yıl, nane kokusu, domates umudu demekti.
Süre doldu. Kabine döndüm, hareket ettim. İsmail İso yerinde oturuyordu. Feneri dizi üstünde.
Boş yollardan otobüs sürerken düşündüm. On iki yıldır kimseye fener tutmamışım, kimse bana tutmamış. Eski kocam kettleı aldı, ben ve kedim, gece seferime kaldık. Hayır, Şanslı. O sadece mama kavanozunu karşılar.
Ama içim alıngan değil, şaşırmıştı. Bunun gerçek olduğunu gördüm. Filmde, masalda değil… Gerçek, 11 numaralı hat, “Sanayi”-“Park” hattında yaşanıyordu. Canlı kanlı bir adam, gece boyunca tüm şehri geçip, eşine ışık gösteriyordu.
“Park”ta indi. Başını salladı, her zamanki gibi.
Eve yürürken gördüm onu: ağır, biraz tekleyerek, koyu montla. Hiçbir özelliği olmayan bir emekli. Ama öyle de değil.
***
Bir sonraki gece, özellikle fabrikada yavaşladım. Durakta değil, daha ilerde, tam üçüncü kat penceresinin altında. Kimse denetlemez bu saatte…
İso, feneri çıkardı. Üç kısa, üç uzun, üç kısa ışık. Hızlı ve net. Parrmakları yıllarca küçük vida sıkmış ellerin alışkanlığında.
Dikiz aynasından baktım. Sonra ön cama. Üçüncü katta, en soldaki pencerede bir ışık sönüp tekrar yandı. Yine üç kısa, üç uzun, üç kısa.
Karşılık verdi.
Nefesim tutuldu. Sürücü koltuğunda oturmuş, iki ışığa bakıyorum; biri otobüste, biri fabrika penceresinde. Arada yüz metre gece, tuğla, cam, mart rüzgarı. Ve o iki sarı küçük işaret buluşuyor.
Sadece bir fener. Sadece bir pencere. Sadece iki insan, yüz metre karanlıktan sinyalleşiyor. Ama bunun doğru bir şey olduğunu anladım hemen. Televizyonlarda göremeyeceğin, içini burkan, bakmaya utanacağın türden.
Son durakta kabinden çıktım.
Bu sizin şifreniz mi? dedim.
İso otobüs kapısında durdu, feneri cebine koydu.
Bizim. Morse alfabesi değil, sadece uydurduk. Üç kısa kalp atışı gibi. Üç uzun sarılıyorum. Üç kısa bırakıyorum. Reyhan güldü ilk gösterdiğimde. İso, sen romantiksin, dedi. Oysa değilim. Sadece özlüyorum. Duvar kalın da olsa. Bir akşamda ezberledi, her gece oldu işte.
Uzun zamandır mı?
Bir yıldır. Her gece. Kar, yağmur, soğuk. Ocakta eksi yirmiydi hatırlarsın. Otobüs gecikti. Kırk dakika dışarıda bekledim. Ayağım dondu. Ama bekledim, tuttum ışığı. Reyhan sabah dedi ki, Gördüm, yedi dakika geç geldin. Saydım.
Bir yıl. Haftada beş gece. İki yüz elliden fazla yolculuk. Camdaki birkaçyüz saniyelik ışık için.
Eskiden buna “takıntı” derdim, belki saplantı. Artık susuyorum. Fenerin yanında bütün sözlerim sönük geliyor.
Birkaç gece daha gözlemledim. Kandırmıyor mu acaba diye düşündüm. Ya Reyhan bakmıyorsa, ışığı hayal ediyorsa Ya bu sevgi değil, sadece alışkanlıksa
Dördüncü gece gördüm: otobüs fabrikanın yanından geçerken, üçüncü kat penceresine bir kadın yanaştı. Kahverengi saçlar, örgülü Ve elinde küçük bir fener. Onunki gibi.
Gerçekten bekliyordu. Her gece masadan kalkıp pencereye geliyor, ışığı bekliyordu.
Bir hafta sonra otobüs arızalandı. Kompresör ya da frenlerden bir şey… Teknik servis çağırdım. Sevim bir Pazar arabası ayarladı, küçük, eski püskü. Sıralar dar, ısıtıcı şoföre hafif sıcaklık veriyor.
İso her zaman gibi durağa geldi. Pazar arabasını görünce şaşırdı, sonra bindi. En öne, yedek parçalar nedeniyle başka yer yoktu. Tam yanıma oturdu.
Pazar arabasında yolculuk zordu. Motor uğulduyor, şasi tam titriyordu. Ama İso elinde fenerle, öyle ciddiydi ki, limuzinde gibi görünüyordu.
Son durakta biraz hava almak için indim. O da indi. Kapının önünde biraz bekledik. Nisan gecesi ama soğuk nefesimiz buhar.
Feneri tuttu, Reyhan cevap verdi, her zamanki gibi.
İso abi, dedim. Yirmi beş yıl Yorulmadı mı hiç?
Bunu bir hakaret gibi almadı. Hafif gülümsedi, ellerini ovuşturdu.
Yoruldu, tabii ki. Ben de yoruldum. İkimiz de yaşlandık. Dizler, sırt, dişler… ama başka türlü. Bu yorgunluk değil. Alışkanlık Ama bırakmak istemediğin alışkanlık. Sigara gibi değil, o bırakılır. Reyhana alıştım, bırakmak istemiyorum. Bunun farkı bu. Bazı alışkanlıklar kişiyi yok eder, bazıları ayakta tutar. Reyhan beni tutuyor.
Siz de onu?
Umarım, dedi. Tam bilmem mümkün değil. “İso, sen dayanağımsın” demez, “İso, marketten ekmek al,” der. Ya da “çerçeveyi aç.” Ama sesinden anlarım. Yakındaysam daha huzurlu nefes alır. Uzaklaşırsam sanki bir şey değişir. Sanki kalkan kaldırıyor.
Sustum, dinledim. Üstümüzde hala çalışan tek sokak lambası uğulduyordu. Diğerleri çoktan yanmaz olmuş.
Aşk, kalbin hoplaması değil, dedi. O, kalbin yolunu bilmesi. Düşünmeden. Ayaklar kendiliğinden gider. Her gece otobüse biniyorum. Düşünmeden. Nefes almak gibi. Denemeden yapamazsın. Ben de yapamam.
Ya hasta olsanız? Ya otobüs iptal olsa?
Taksi çağırırım. Aynada bir zarf var, iki bin lira kenarda hazır. Otobüs iptal olursa, yürürüm. Dört kilometre bir saatte varırım. Bir kere denedim. Otobüs gelmedi, arıza. Kalktım, gittim. Reyhan sabah Neden aksadın? dedi. Oysa sadece yorulmuştum.
Güldü, hafifçe, kısık bir kahkaha. Düşündüm ki, işte yaşamının anlamını, hatta küçük anlamını bilen biri. Fener, otobüs, sabah yulafı. Ekmeği unutma, çerçeveyi kapa Ona imrendim. Eşine değil, sevgisine değil, kesinliğine.
Hayatım boyunca aşkı hep büyük bir şey sandım; fedakarlık, şiir, gün batımı Ama burada, örme ipli minik bir fener ve sakin bir adam vardı gece otobüsünde. Ve bu, kırk dört yıldır gördüğüm her şeyden büyüktü.
Arabaya bindik. Motoru çalıştırdım. Sıcak hava cama üflendi. İso feneri montunun altına koyup, elini göğsüne bastırdı aynadan gördüm.
Sustu. “Park”ta indi, başını salladı. Eve yürüdü sağ bacağı hafif açık, ölçülü adım, elleri cebinde. Sıradan bir insan. Ve öyle olmayan
Eve gelip soyundum, Şanslı’ya mama koydum. Yatağa uzandım, telefonu çıkardım. Burakın adını rehberde buldum. Ekrana baktım. Dört dakika. Sabah erken. Fakat numara ekranda parlıyordu, ışığı geceye karıştı, elimde uyudum.
***
Ertesi gün öğleyin aradım. Burak şaşırdı.
Anne, bir şey mi oldu?
Hayır oğlum, sadece konuşmak istedim.
Uzun bir sessizlik. Duyuyorum, aklından Annem hiç durup dururken aramazdı diye geçiriyor.
Anne, iyi misin?
Çok iyiyim. Sende durum nasıl? Ece nasıl?
İyiyiz, ikimiz de çalışıyoruz. Bir şey mi oldu?
Burakcığım, dedim Sana uzun zamandır söylemedim; sen benim için önemlisin. Bunu bil istedim, o kadar.
Pek uzun konuşmaz; ailedeki bütün erkekler böyledir. Dedem de öyleydi, babam da. Ama bana yetti. Gülümsedim, kapattım telefonu.
Sonra üstümü giyip, köşe başındaki markete gittim. Ev Gereçleri yazıyordu kapıda. İçerde yapıştırıcı, deterjan ve yeni leğen plastiği kokuyordu. Fener reyonuna baktım; büyükten anahtarlık boyuta kadar yirmi çeşit En küçüğünü seçtim. Sarı ışıklı. İpi yok onu sonra eklerim, biraz jüt ipten yapıveririm. Kasadaki kadın sordu:
Pili var mı?
Gerek, dedim.
Eve döndüm, düğmesine bastım. Sarı bir halka tavana vurdu. Şanslı masadan atlayıp yatağın altına kaçtı. Ben duvara tuttum. Küçük, sıcak bir ışık. Otobüsün penceresindeki gibi.
Bir deneme yaptım. Üç kısa. Üç uzun. Üç kısa. İlk başta olmadı düğme sert, parmaklar karışık. İkincide uzunlar fazla uzun. Üçüncüde kısa yanlış. Dördüncüde oldu. Kalp atıyor. Sarılıyorum. Bırakıyorum.
Kime yanıp söneceğim bilmiyorum. Belki oğluma. Belki kendime. Belki de kime olduğu önemli değil. Tıpkı İsonun Reyhan bilmeden yaptığı gibi. O da bir hafta, karşılık beklemeden yaptı. Çünkü yapmadan duramadı.
Feneri montumun cebine koydum. İçim rahatladı. Sanki şimdi ben de şifreyi biliyordum. Başkasının değil, kendime ait olanı.
Akşam işe geldim. Sevim çay doldurdu limonlu, naneli, her zamanki gibi.
Ne oldu? Yolcun hala biniyor mu?
Biniyor, dedim.
Öğrendin mi neden bindiğini?
Öğrendim.
Söylesene!
Sevim, dedim. Yanlış biliyorsun. Sevgi sadece biri seni demli çayla beklemek değilmiş. Sevgi; her gece şehirler arası gidip fenerle camdan selam göndermekmiş. Koca bir yıl, eksi yirmide. Hiç yakınmadan.
Sevim bana deli gibi baktı. Bir şey diyecekti, dedi sayılır.
Zeyno, o yolcuya mı aşık oldun yoksa?
Hayır, dedim. Aşık olmadım. Sadece gördüm.
Anlamadı. Açıklamadım. Bazı şeyler kelimeyle anlatılmaz. İki de gece, otobüs camından bakarsan anlayabilirsin. Şehir uyur ama iki insan fenerle yüz metre karanlıkta birbirini bulur
Gece. Hat. Otobüs tamir edilmiş tanıdık, motorin ve biraz kahve kokan eski halinde. Motoru çalıştırdım. Devir saati oynadı.
Park’ta yirmi kala İso bindi. Paralarını koydu. Sağdan üçüncü sıra, cam kenarı. Fener avucunda. Tıpkı her geceki gibi
Boş caddede sürdüm. Trafik lambaları gece modunda, sarı. Hiç araba, hiç yaya yok. Şehir uyuyor. Biz ilerledik.
Sanayi durağında, biraz ileri aldım. Üçüncü kat pencereye daha yakın.
İso feneri çıkardı. Üç kısa, üç uzun, üç kısa.
Cama baktım. Bekledim.
Titreşen bir ışık. Üçüncü kat, sol köşe. Üç kısa, üç uzun, üç kısa.
Reyhan cevap verdi.
İso feneri aldı, arkasına yaslandı. Aynadan gördüm, gülümsüyor. Göğsümde bir şey hareket etti. Ne üzüntü, ne kıskançlık. Sadece bir şeye tanık olmanın verdiği rahatlık.
Cebimden kendi fenerimi çıkardım. Cama ve fabrikanın kapalı ışıklarına, ıslak yola, nisan gecesine baktım.
Düğmeye bastım.
Üç kısa. Üç uzun. Üç kısa.
Sarı ışık camda dağıldı. Kimse cevap vermedi. Ama önemli değildi. O anda içim ısındı. Sanki gerçekten biri gördü. Belki de biri, bir yerlerde.
Aynadan İso bana baktı. Başını salladı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece başını salladı.
Feneri cebime attım. Hareket ettim. Onu evine, sabah yulafına, balkon nanesine ve altıda İso, bu sefer iki saniye erken tuttun diyen Reyhana götürdüm.
Martta sevgiye inanmazdım. Nisanda cebimde bir fener vardı.
Ve her gece, Sanayi son durakta, karanlığa işaret edip döndüm. Üç kısa: kalp atıyor. Üç uzun: sarılıyorum. Üç kısa: bırakıyorum.
Motorin, lastik ve biraz da umut kokusu
Kendime dersim: Sevgi hayal değildir bazen, camın ardında bir avuç sarı ışık olur. Ve senin bir hayat gerçeği olur.




