Eksi 35 derece soğukta çalışan işçi, terkedilmiş bir barakanın yanında bir cıvıltı duydu. Gördükleri hayatını kökten değiştirdi

Mustafa Yıldız, çevrede herkesin Mustafa Abi diye seslendiği biri, gece vardiyası sonrası evine dönerken kendi kendine söyleniyor. Ah be, termosu evde unuttum, akılsız başımın cezası bu, diye, karın ortası, kemiklere işleyen bir soğukta ilerlemeye devam ediyor. Hava eksi otuz beş, nefes aldığı anda içi yanıyor, burnu tutmuş, üzerine daha önünde yürünecek üç kilometrelik yol var, karla kaplı, buz tutmuş daracık bir yol. Son durağı ise Çamlıçeşme köyü.

Mustafa Abi, yıllardır kullandığı kestirme yoldan, küçük bir çam ormanının içinden, eski bir taşocağının yanından geçerek ilerliyor. Buralara çok kimse uğramaz, ses seda olmaz; çoğu zaman insan yalnızca kendi ayak sesini ve kar üstünde ses çıkaran rüzgârı duyar. Birden, sanki hayal mi gerçek mi, bir cılız, incecik bir ses geliyor kulağına, sanki bir yavru bir yerde sıkışmış, inliyor. Önce, soğuktan kafam mı güzeldi, diye şüphe ediyor.

Durup kulak kesiliyor: Sessizlik, yalnızca karın gıcırtısı, bir de çamların arasında uğuldayan sert yel. Tam yoluna devam edecekken o inleme yine geliyor; bu kez duyuyor: Cılız, çatallı, üşüyen bir canın sesi var ortalıkta.

Allahım, dediği gibi, yaklaşıyor sesin geldiği tarafa, ana yoldan sapıyor.

Karlar altında neredeyse görünümü kaybolmuş, terk edilmiş bir işçi barakasının dibine varınca gördüğü şey tüylerini ürpertiyor. Küçük bir çukurda, muhtemelen kendisi açıp içine yattığı, neredeyse iskeleti çıkmış bir köpek var; yanında ise iki minicik yavru. Köpek, vücudu titreyerek, ne pahasına olursa olsun yavrularına sarılmış, onları korumaya çalışıyor.

Köpek, gözlerini kaldırıp bakıyor: Bu bakışta öyle bir acı, öyle bir sessiz yalvarış var ki, Mustafa Abi’nin yüreği yanıyor. Kaçmıyor, hırlamıyor, sadece suskun bir teslimiyetle bakıyor; Bana yardım et, bana değil, onlara… der gibi.

Mustafa Abi yere çöküp iç çekiyor:

Ah garibim, seni kim buralarda böyle bıraktı?

Bir zamanlar mutlaka bir evi, sıcaklığı olan bu can, şimdilerde kaburgaları çıkmış, tüyleri keçeleşmiş, gözleri donmuş bir su damlası gibi küçülmüş. Ama anne köpek, yavrularından asla ayrılmıyor, aralarından bir adım bile uzaklaşmıyor.

Mustafa Abi elini usulca uzatıyor, köpek kokluyor, hafif inliyor, ama kaçmıyor. Sanki Bana güvenebilirsin, demek istiyor. İçini acı bir pişmanlık ve hüzün kaplıyor.

Sen buraya nasıl düştün yavrum? Kim bilir kaç zamandır buradasın böyle çaresiz?

Çevredeki karın izlerinden belli ki burada saatlerdir, günlerdir yatıyor. Belki bir haftadır bu çukura sığındı, yavrularını rüzgardan korudu, kendi bedenini onlara kalkan yaptı ve burada mucize bekledi. Belki hayata tutunmak için son umudunu kullanıyor.

Mustafa Abi eski kabanını çıkarıp yavrulardan birini, sonra diğerini sarmalıyor. Yavrular hala zayıf sesler çıkartıyor; bu bir umut, demek ki hala kurtulma şansları var!

Sen peki, anneleri? diyor köpeğe.

Köpek bakışlarıyla anlıyor belli ki, büyük bir çabayla adama bir adım atıyor, umutla.

Hadi, gel, gidelim eve. Sıcak olur şimdi.

Eve kadar yol bir sınav; yavrular kabanın içinde adama tutunmuş, köpek ise yorgunluktan zor adım atıyor, soğuk her geçen dakika biraz daha bayram ediyor. Her yüz metrede bir durup köpeğin yetişmesini bekliyor, başını okşuyor:

Dayan aslan parçam, az kaldı.

Evin eşiğine varmadan köpek birden yere yığılıyor, hiç kalkamıyor. Mustfa Abi anlıyor ki, anne köpek son gücünü evine, yavrularına kavuşturmak için kullanmış, şimdi içi rahat.

Bırakmak yok, haydi, diyor, kucağına alıp eve giriyor.

Sıcak odada köpek başını kaldırıp bir kez adama bakıyor; bu bakışta öyle bir şükür var ki, Mustafa Abi uzun uzun iç çekiyor.

Senin adın artık Umay, diyor ona. Yavrulara ise sonra isim koyarız.

Üç gün boyunca işe hiç gitmiyor, hasta numarası yapıyor; aslında yalan da sayılmaz, kalbi kederden hasta. Umay hiç yemiyor, sadece ılık süt içiyor, yavrularının yanında kıpırdamadan yatıyor. Mustafa Abi biliyor ki, günlerdir açlıktan mide büzüşmüş, hemen yemek yerse rahatsızlanır. Kaşık kaşık, saat başı yemesi için yalvarıyor:

Yavrum, al şundan birazcık, onlar için azıcık ye.

O da anlıyor güvenebileceğini; adamın niyeti başka değil.

Dördüncü gün bir mucize oluyor: Umay kendi başına tabağa geliyor, biraz yiyor. Yavrular ilk kez gürültüyle acıktıklarını belli ediyor.

Helal, aslanlarım! diye seviniyor Mustafa Abi, gülüyor. İşte oldu!

Yavrulara isim koyuyor: Balım ve Kıpır. Balım iri ve hareketli, Kıpır ise sakin, uslu. Ama ikisi de günler geçtikçe serpiliyor.

Köydeki komşular başta Mustafa Abi, cidden mi? Üç köpek bakılır mı? diye kendi aralarında gülüşüp söylense de, o önemsemiyor. Çünkü ona göre bu üç köpek aslında üç can yoldaşı. Üç yıl önce hanımını kaybedince eve sessizlik çökmüştü. Şimdi ise gülüş, ses, neşe ve sevgi var; ister köpek olsun, ister insan…

Umay çok akıllı çıkıyor; adamı bir bakışla anlıyor. Sabahları işten uyandırır, akşam kapıda karşılar, her fırsatta adamın yanında. Her sabah alışkanlık halini alıyor: Umay patisini adama uzatıyor, gözünün içine sevgiyle bakıyor, adeta “teşekkür ederim” der gibi.

Yapma Umay, boşver, diyor adam ama sesi titriyor. Sana asıl ben minnettarım.

Balım ve Kıpır her gün bahçede haylazlık yapıp, patik, terlik kaçırıyorlar, evde çocuk gibi şamatacı davranıyorlar. Umay ise aralarında anne şefkatiyle hem disiplinli, hem sevgi dolu.

Yazın, şehirden abisi ziyarete gelince, aileyi görünce başını sallar:

Birini ver bari, üç köpek aileye yük, der.

Mustafa Abi sessizce cevap verir:

Sen olsan anneni yavrusundan ayırır mısın?

Abisinin diyecek sözü kalmıyor.

Sonbaharda ise, bahçede çalışırken bir gün Umayın telaşlı havlaması duyuluyor. Kapıya şık giyimli bir adam ve yanında on yaşlarında bir oğlan geliyor.

Buyurun bir şey mi var? diye Mustafa Abi soruyor.

Adam utanarak anlatmaya başlıyor:

Çocuğum dedi ki, bu bizim köpek. Kışın kayboldu.

Mustafa Abi, Umaya bakıyor. O yanına sokulup korkuyla adamdan uzaklaşıyor.

Pamuk! diye sesleniyor çocuk. Pamuk, gel buraya!

Umay iyice çekiliyor; Mustafa Abi o anda anlıyor: Bunlar onu kışın, hamileyken, sokağa terk edenlermiş.

Kusura bakmayın, bu bizim köpeğimizin adı Umay, diyor net bir şekilde.

Nasıl olur, bizim diye bir sürü kağıt var, diye adam üste çıkacak oluyor.

Hangi köpeğin? Burası Anadolu. Sen onu kış günü dışarı bırakıp, ölüme terk ettin. Karın ortasında yavrulamış, ölümden dönmüş anneye neyin gerek?

Adam kızarıyor, çocuk ağlamaya başlıyor. Mustafa Abi vazgeçmiyor:

Hadi, yolunuza bakın. Bir daha gelmeyin.

Onlar uzaklaşırken Umay adamın elini öpüyor, arkasından Balım ve Kıpır da yanına gelip hepsi tek bir aile oluyor. Adam, kollarını onlara açıyor:

Evet çocuklar, artık biz bir aileyiz, diyerek gözleri doluyor.

O an anlıyor ki, aslında onları kurtarırken asıl kendi hayatını kurtarmış. Yalnızlıktan, boşluktan, sessizlikten…

Şimdi her gün mutlu bir havlamayla başlıyor, akşam huzurlu bir uykuyla bitiyor. Evde yine sevgi var, sadık, karşılıksız, saf bir sevgi.

Ve bazen, Umay ve büyümüş yavrularına bakarken, iyi ki o karlı gece oradan geçerken durdum, iyi ki duyup ilgilendim diyor içinden.

Çünkü bazen kurtarmak sadece bir taraflı değildir. Birini kurtarırken insan, aslında en çok kendisini kurtarır.

Rate article
Lifequest
Eksi 35 derece soğukta çalışan işçi, terkedilmiş bir barakanın yanında bir cıvıltı duydu. Gördükleri hayatını kökten değiştirdi