12 yaşındayken, açlıktan titreyerek fısıldadım: Bir tabak yemek için çalabilir miyim? O an, piyanoda çaldıklarım salondaki zenginleri susturdu.
Bugün günlüğüme yazmak istiyorum; çünkü yaşadıklarım hâlâ yeni gibi canımda yanıyor.
Divan Anadolu Otelinin balo salonu, büyüleyici sarı bir ışıkla parlıyordu. Kristal avizeler hafifçe sallanıyor, mermer zeminde ışıltılı elbiseler ve koyu renkli takım elbiseler yankılanıyordu. Yarının Sesi adındaki yardım gecesiydi; kimsesiz ve ihtiyaç sahibi çocuklar için para toplanacaktı. Ne garip O salondakilerin hiçbirinin açlık ya da çaresizlik nedir bilmediğine emindim.
Benden başka.
Adım Nehir Yalçın. On iki yaşındayım ve tam bir kış boyunca, İstanbulun sokaklarında yaşam mücadelesi verdim. Annemi bir kış gecesi, zatürreden kaybettim. Babam ise yıllar önce hayatımızdan çıkmıştı. Yalnız kalınca, kaldırım köşelerinde yatağa dönüştürdüğüm kartonların üzerinde, arka sokaklardan kalan ekmek kırıntılarına bel bağladım.
O gece, lapa lapa kar yağarken, sıcacık et ve yeni çıkan ekmek kokusunun peşinden sürüklendim. Beni, Divan Anadolunun pırıl pırıl girişine götürdü koku. Üzerimde yırtık bir kot, çıplak ayaklarım üşüyordu; rüzgar düğümlü saçlarımı savurmuştu. Küçük sırt çantamda, annemin fotoğrafı ve yarısı bitmiş eski bir kalemden başka hiçbir şeyim yoktu.
Güvenlik görevlisi beni cam kapının girişinde yakaladı, ters bir sesle Burada ne işin var küçük kız? dedi.
Ama gözüm, salonun öbür ucundaki kuyruklu piyanoya kaymıştı. Parlak bir ışık altında duruyordu; kapağı açık, tuşları billur gibi parlıyordu. Kalbim hemen daha hızlı atmaya başladı.
Lafı ağzımda zor döndürdüm: Ne olur dedim, sadece biraz yemek için çalmak istiyorum.
Birkaç misafir başını bana çevirdi. Konuşmalar kesildi. Hafif bir alayla gülümsediler. İnci takılı bir kadın sessizce, Burası sokak değil, diye fısıldadı.
Yüzüm ateş gibi yanarken oradan ayrılamadım. Açlık ve umut, ruhumu ağırlaştırmıştı.
İşte o sırada sakin bir ses duyuldu, sahneye yakın bir yerden: Bırakın çalsın.
Bu ses, yardım derneğinin kurucusu, ünlü piyanist Orhan Demirağdandı. Saçındaki ak yansımalar ışıkta parlar; bakışında ise huzurlu ama ciddi bir merhamet vardı.
Sakin, kararlı bir biçimde güvenliğe döndü: İzin verin, istiyorsa çalsın.
Piyanoya yavaşça ilerledim, ellerim titreyerek oturdum. Kara camda kendimi gördüm; donuk, korkak bir yansımaydı bu. Bir tuşa bastım, titrek ama berrak bir notaydı. Sonra bir başkasına, bir diğerine dokundum. Bir melodi doğdu.
Salonda çıt çıkmıyordu artık. Herkes bana kilitlenmişti.
Çaldıklarım teknikten uzaktı. Okulda ders almamış, teorileri bilmemiştim. İçimden gelen neyse o soğuk gecelerden, elimde titreyen açlıktan ve sönmeyen küçük umuttan süzülen bir şeydi benimkisi. Müziğim büyüdü, yayıldı, misafirleri sarıp sarmaladı bir anda.
Son nota sona erdiğinde ellerimi tuşlardan çekmedim. Yalnızca kalp atışımı duyuyordum. O sessizlik her şeyden daha büyüktü.
Sonra, bir kadın elini çırpmaya başladı. Bordo kadife elbiseli yaşlıca bir hanımdı; gözleri parlıyordu. Ardından diğerleri de katıldı. Koca balo salonu alkıştan inledi, avizeler bile sanki alkış tutuyordu.
Etrafıma şaşkın baktım; ağlayayım mı, gülümseyeyim mi bilemedim.
Orhan Demirağ yanıma geldi, diz çöküp usulca sordu: Adın ne senin?
Nehir diye fısıldadım.
Yumuşak bir ses tonuyla tekrarladı: Nehir Böyle çalmayı nerede öğrendin?
Cevap verdim: Beyoğlundaki müzik akademisinin pencereleri açık olduğunda dışarıdan dinlerdim. Sadece duyarak
Salondan bir uğultu yükseldi. Çocuklarına yıllarca müzik dersi aldıran aileler, başlarını önlerine eğdi.
Orhan Bey, misafirlere döndü: Burada ihtiyaç sahibi çocuklar için toplandık. Ama içeri giren aç, üşüyen bir çocuğu bir anlığına önemsemedik, bir yük sandık.
Salon sessizliğe büründü.
Bana tekrar baktı: Yemek mi istemiştin?
Başımla onayladım.
Sıcacık bir gülümsemeyle, Artık hem karnın doyar, hem yeni kıyafetlerin olur, hem de müzik bursun. İstersen, sana mentorluk yapacağım, dedi.
Gözlerim doldu; zor inandım: Yani, bir evim mi olacak?
Başını salladı: Evet, bir yuvam var artık.
O gece, misafirlerin arasında büyük bir sofrada oturdum. Önümdeki tabak dolup taşsa da, kalbim çok daha dolu hissediyordu. Saatler önce bana yabancı bile bakamayan insanlar şimdi sıcak bir tebessümle bakıyordu.
Ama bu sadece bir başlangıçtı.
Üç ay sonra, İstanbul Müzik Konservatuvarının yüksek tavanlı salonunda, sırtımda notalar dolu çantam ile yürüyordum. Saçlarım taralı, ellerim tertemizdi; ama annemin fotoğrafı hâlâ çantamın derinlikindeydi.
Bazen öğrenciler arkamdan konuşurdu. Kimi yeteneğimi över, kimi ait olmadığımı ima ederdi. Hiçbirine aldırmadım; her nota, anneme verdiğim asla vazgeçmeyeceğim sözünün yankısıydı.
Bir gün, ders çıkışı konservatuvarın yakınındaki küçük bir fırının önünden geçtim. Camdan aç gözlerle bakan incecik bir çocuk vardı. Bir an kendimi hatırladımsalonun dışında, çıplak ayakla
Çantamdan paketli bir sandviçi çıkarıp ona verdim.
Çocuk şaşkınlıkla baktı: Neden bana verdin?
Ben gülümsedim: Birisi de beni açken doyurmuştu bir zamanlar.
Yıllar sonra, Türkiye’nin ve Avrupa’nın salonlarında ismim afişlere yazıldı. Binlerce kişi, duyguyla çaldığım her notayı ayakta alkışladı. Ama ne kadar büyük binalarda olsam da her konserin sonunda ellerimi piyanonun üstünde bırakıp gözlerimi kapadım.
Çünkü bir zamanlar dünya bana sadece yoksul, yabancı bir çocuk gözüyle bakmıştı
Oysa bir iyilik, bütün önyargıları yıkabiliyordu.
Eğer hikayem dokunduysa, paylaş lütfen. Kim bilir, bir yerlerde bir başka çocuk daha duyulmayı bekliyordur.



