Açlıktan bitkin düşmüş 12 yaşındaki bir kız, “Bir tabak yemek için piyano çalabilir miyim?” diye fısıldadı — saniyeler sonra piyano performansı tüm iş insanlarını sessizliğe büründürdü.

Günlük, 14 Mart

Bugün yaşadıklarım öyle sıradışıydı ki, hislerimi bir yerlere yazmazsam içimde kalacak diye korkuyorum. Şu an gecenin ilerleyen saatleri, önümde sıcak bir tabak çorba, elimde ise yıllardır sakladığım annemin fotoğrafı var. Sanki hayatım bir gecede tamamen değişti.

Daha on iki yaşında, son bir yıldır İstanbul sokaklarında yaşamaktan başka seçeneğim yoktu. Annem bir kış gecesi zatürreden aramızdan ayrılmıştı, babam ise bana göre çoktan gitmişti. Kimsem kalmamıştı. Yalnızdım, çöp kutularından artıklarla karnımı doyurmaya çalışıyordum, bazen kapalı dükkanların tente altlarında donmakla ısınmak arasında gidip geliyordum.

Bu gece, kar taneleri Galata sokaklarını usulca beyaza boyarken, mis gibi et ve taze ekmek kokusu beni Şişlideki meşhur Lalezar Otele çekti. Ayakkabılarım yoktu, kot pantolonum dizinden yırtıktı, saçlarım soğuktan karma karışıktı. Omzumdaki eski sırt çantamda yalnızca annemin fotoğrafı ve kırık bir kurşun kalem vardı.

Kendimi döner kapıdan içeri atmaya çalışırken güvenlik Buraya giremezsin küçük hanım, deyip omzuma dokundu. Ama ben, balo salonunun içinde bir köşede parlayan piyanoyu çoktan görmüştüm. Kapak açık, tuşlar sanki ağlayan yıldızlar gibi ışıldıyordu. Kalbim deli gibi çarptı.

Lütfen, dedim neredeyse nefesim kesilmiş gibi, Bir tabak yemek için çalabilir miyim?

Tüm davetliler şaşkınlıkla bana baktı. Kimi kıkırdadı, bazı zarif hanımlar Burası sokak köşesi değil diye mırıldandı.

Yüzüm kıpkırmızı oldu ama olduğum yerde kaldım. Karnımın açlığı ve içimde azıcık kalmış umudum beni ayakta tuttu.

O sırada sahneye yakın bir yerden sakin ama net bir ses yükseldi. Bırakın çalsın.

Bu kişi, meşhur piyanist ve dernek başkanı olan Mehmet Hakandı. Ak saçları ışıkta parlıyordu ve yüzünde otoriter ama sıcak bir ifade vardı.

Güvenliğe döndü; Eğer gerçekten çalmak istiyorsa bırakın, dedi.

Piyanonun başına ürkek adımlarla yaklaştım. Ellerim titreyerek tuşlara dokundu; ilk notada sessizlik hâkimi oldu. Sonra bir melodi, hüzünlü ama güçlü. Ne notalar biliyordum ne de ders almıştım. Her şey, soğukta üşüdüğüm gecelerin yalnızlığında ve umudun gücünde saklıydı. Piyanonun sesi yavaş yavaş tüm salona yayıldı, sanki herkesin ruhunu sarmaladı.

Balo salonunu önce bir sessizlik, hemen ardından tok ve içten bir alkış sardı. Yaşlı bir kadın hıçkırıklarını gizleyerek ayağa kalkıp alkışlamaya başladı, sonra herkes. Sanki hepsi birden beni bağrına bastılar.

Ne gülsem ne de ağlasam bilemedim.

Mehmet Hakan yanıma gelip diz çöktü: Adın nedir? diye sordu.

Nazlı, diye fısıldadım.

Bir kez daha adımı tekrarladı ve yavaşça Böyle çalmayı nerede öğrendin? dedi.

Ders almadım. Şehrin konservatuvarının camı yazın açık olurdu; dışarıdan dinledim, oradan öğrendim, dedim.

Salondan bir uğultu geçti; çocuklarına servet döküp ders aldıran anne-babalar yere baka kaldı.

Mehmet Hakan ayağa kalktı. Bu gece burada yardıma muhtaç çocuklarımız için toplandık ama içeri giren aç ve üşüyen bir çocuğu önce hor gördük, dedi.

Kimse konuşmadı.

Sonra bana döndü: Sen yemek için çalmak istemiştin, öyle mi?

Başımı hafifçe salladım.

Artık yalnızca karnın doymayacak. Sıcak bir yatağın, yeni giysilerin ve müzik eğitimin olacak. Ben istiyorsan senin öğretmenin olacağım. Bir ailem olmanı ister misin?

Gözlerimden yaşlar aktı. Gerçekten yani bir evim mi olacak?

Evet, dedi. Evinde ve müziğinde her şeyin olacak.

O gece, davetlilerin arasında yemek yerken karnım tok, kalbim daha tok oldu. Birkaç saat öncesine kadar bana sırt çeviren insanlar şimdi bana içtenlikle gülümsüyordu.

Ama bu sadece bir başlangıçtı.

Üç ay sonra, Kadıköy Müzik Konservatuvarının yüksek pencerelerinden içeri ilkbahar ışığı süzülüyordu. Sırt çantamda artık eski ekmek parçaları değil, notalar ve kitaplar vardı. Saçlarım taranmış, ellerim temizdi; ama annemin fotoğrafını hâlâ içimde saklıyordum.

Bazı öğrenciler arkamdan fısıldaşıyordu. Kimisi yeteneğime hayrandı, kimisi Buraya ait değil, deyip geçiyordu. Umursamıyordum. Her tuş, anneme verdiğim bir sözdü: Asla pes etmeyeceğim.

Bir öğleden sonra, konservatuvardan dönerken bir fırının önünde, camdan içeri sıcacık çöreklere hasretle bakan sıska bir oğlan gördüm. Durup kendimi aylar önce o halimle gördüm.

Çantamdan sandviçi çıkarıp ona uzattım. Gözleri parladı. Neden bana veriyorsun? dedi utangaçça.

Gülümsedim. Çünkü ben de açken biri bana yemek verdi.

Yıllar geçti. Adım Avrupada ve Amerikada konser biletlerinde geçerken, salonlar alkıştan inlerken ister camlı bir salonun en büyüğü olsun, ister ufak bir oda; performansımın sonunda ellerimi piyanonun üstünde dinlendirip gözlerimi kapatıyorum.

Çünkü bir zamanlar dünya bana yalnızca Fakir bir çocuk demişti; ama bir iyilik her şeyi değiştirdi.

Eğer bu hikaye sana dokunduysa, paylaş. Çünkü bir yerlerde, sesi duyulmayı bekleyen bir çocuk daha var.

Rate article
Lifequest
Açlıktan bitkin düşmüş 12 yaşındaki bir kız, “Bir tabak yemek için piyano çalabilir miyim?” diye fısıldadı — saniyeler sonra piyano performansı tüm iş insanlarını sessizliğe büründürdü.