Sadece Bir Yabancı
Defne, nişanlısı apartmandan çıkar çıkmaz sabırsızlıkla derin bir nefes aldı ve gözleri parlayarak annesine döndü.
Ee, ne düşünüyorsunuz? Size de hitap etti değil mi? Kabul edin, o gerçekten müthiş biri! Onun yanında kendimi her daim güvende hissedeceğim!
Odada, kendinden emin bir gururla başını hafifçe yukarıda tutuyordu Defne. Sanki çoktan o kişinin eşi olmanın verdiği gururu yaşıyordu. Sorusunda elbette umut vardı, ama hissettirdiği kesinlik beklentiden fazlaydı: Annesinin heyecanını paylaşacağından neredeyse emindi.
Yasemin Hanım koltukta oturuyor, bir derginin sayfalarını sakince çeviriyordu. Başını kaldırıp kızına baktı, bir an omuzlarını kaldırdı ve ölçülü bir ciddiyetle cevapladı:
Kızım, karar sana ait. Dış görünüşü güzel, görgülü, hırslı biri. Eğer anlattığı kadar kazanıyorsa, eş adaylığı konusunda fena sayılmaz. Ama son karar senin.
Defnenin yüzünde bir anda güneş gibi bir gülümseme belirdi, içindeki bir düğme açılmışçasına adeta ışıldamıştı. Sevincinden yerinde hafifçe zıpladı:
Biliyordum! Hep yanımda olacağını hissetmiştim
Sonra göz ucuyla üvey babasına baktı; Faruk Bey koltukta elinde telefonla sessizce onları izliyordu. Kibarca telefonu bırakıp Defneye dikkat kesildi.
Peki sen ne düşünüyorsun? diye atıldı Defne. Bir de erkek gözüyle bakmanı istiyorum.
Faruk hafifçe gülümsedi, arkasına yaslandı. “Erkek gözüyle bakmak” ifadesi onun için gülünç gelmişti; Defneyi uzun zamandır tanıyordu ve onun tek başına kararlar verdiğini de iyi bilirdi.
Senin Emir, bence fazla kendini beğenmiş, bencil ve çıkarcı biri, dedi rahat, sakin bir sesle. Gözlerini Defneden ayırmadan sürdürdü. Onu gözünde bir yere çıkarıyorsun ama açık hatalarını göremiyorsun. Eğer hayatını onunla birleştirirsen, birkaç yıl sonra çok pişman olacaksın.
Odada kısa bir sessizlik oldu. Sadece duvardaki saatin tiktakları duyuluyordu. Faruk, cümlelerini yumuşatmaya çalışmadı. Defnenin, hoşuna gitmese bile, hakikati duyması gerektiğine inanıyordu.
Defne bir anda alev aldı; yanakları kızardı, gözlerinde her zamanki kararlı parıltı belirdi. Kararları sorgulandığında hep böyle olurdu: Özellikle de, hayatında söz sahibi olduğuna inanmadığı biri tarafından!
Tabii tabii, sen bir psikoloji profesörü oldun ya! diye patladı Defne ellerini göğsünde kavuşturarak. Sesi öfkeyle titriyordu. Her şeyi yalnız sen mi bileceksin? Kimden hoşlanacağıma da sen mi karar vereceksin yani?
Faruk hiç istifini bozmadı. Yıllardır onun öfke nöbetlerine alışmıştı; bu çıkışların Defne’nin doğasının bir parçası olduğunu biliyordu. Sakin, ciddi bir tonla devam etti:
Evet, insanları senden daha iyi tanırım. Henüz yirmi yaşını yeni geçtin. Arkadaş seçimlerine bakarsan, insanlardan hiç anlamadığın ortada. Sakın aceleyle bir hayat kararı verme.
Ve Faruk yanılmıyordu. Defnenin arkadaşlarının çoğu güvenilmez çıkmıştı. Kimisi onu kandırıyor, kimisi para çalıyor, kimisi de ortadan kayboluyordu. Defne insanlarla kolay iletişim kuruyor fakat içlerindeki gerçek karakteri ayırt edemiyor, düzgün seçim yapamıyordu.
Sadece bir yakın arkadaşı ona gerçekten sadık kalmıştıbu kişi de, ilginç bir şekilde, Farukla benzer düşünüyordu. Emire dair uyarılarını neşeyle paylaşmıştı ama Defne asla kulak asmamıştı. Çünkü onun için Emir, güç, özgüven ve başarı demekti. Diğer her şeyi görmezdi.
İnsanlardan anlamam mı? Bunu cidden söylüyorsun! Sesi, haksızlığa uğramışçasına yüksekti. Neden sana sordum ki zaten? Sen kimsin ki? Sadece annemin başkalarından biraz daha uzun kalan sevgilisi Benim için hiçbir şeysin! Bana karışmaya hakkın yok!
Kelime seçimine hiç özen göstermiyorduöfkeliydi ve sadece savunuyordu kendini.
Faruk yine acele etmedi. Gözlerini yere indirdi, bir an sessiz kaldı, sonra Defneye bakarak ağır, sakin bir şekilde konuştu:
Seni beş yaşından bu yana büyütüyorum, dedi alçak sesle. Derslerine yardım ettim, parka götürdüm, tecrübelerimi paylaştım. Şimdi bana hiçbir şeysin mi diyorsun? O zaman niçin yıllarca bana baba dedin?
Sesinde sadece bir kez titreme oldu, hemen toparlandı. Bunları söylemek ona hep zordu ama susamazdı artık.
Defne bir an duraksadı. Sert çıkış yapmaya niyetlendi ama sustu; bakışları odadaki eşyalara kaydı, kendisine güven verecek bir şeyler arar gibi.
Çünkü annem öyle istedi! diyebildi sonunda, dudaklarını sıkarak. Gerçek babasının yüzü gözlerinin önüne geldi nadiren gördüğü, hiçbir zaman ona gerçek manada ilgi göstermeyen adam Evet, o da güvenilmez biriydi, bana hiç değer vermedi ama o yine de benim öz babam. Sen ise bana tamamen yabancısın.
Söyledikleri sertti ama Defne, içten içe doğru olmadığını hissediyordu. Faruk, evraklarda kaydı olmasa da, onun gerçek babası gibi olmuştu. Her zaman yanında olmuş, eğitmiş, kollamıştı.
Fakat bugün öfkesi daha baskındı. Farukun sözlerinden yalnızca Emiri yerdiği için değil, aslında haklı olduğu için de incinmişti. Son yıllarda Defnenin Faruka tepkisi artmış; ona hayatına fazla karıştığını, özgürlüğünü kısıtladığını düşündürmüştü. Çocukken başlayan küçük uyarılar”Geç kalma”, “O arkadaş çevrenden uzak dur”, “Dersini yap öyle çık”gittikçe artıp sertleşmişti.
Defne bunu ağır baskı olarak görüyordu. Yanındaki arkadaşı, “Böyle davranmaları normal, babalar hep öyle yapar, bu aslında ilgi göstermeleri demek,” dese de Defne buna inanmak istememişti. Üvey babası ona kurallar koyamazdı; sonuçta öz babası değildi.
Annesi Yasemin ise çok farklıydı. Elbette kızından endişe duysa da, hayatına fazla karışmaz, sorular sormaz, eve ne zaman döndüğünü takip etmezdi. Defne tam da bu yüzden annesine ayrı bir sevgi beslerdiona özgürlüğünü tanıdığı, baskı yapmadığı için
O tartışmanın ortasında, Faruk yerinden kımıldamadı; yüzü solgunlaşmış, omuzları düşmüş, bakışları sövmüştü.
Demek yabancı… dedi alçak sesle.
Ne öfkeli ne de kırıcı, sadece bitkin ve derin bir acı hissediliyordu sesinde. Onca yıl, Defneyi büyütmüş, ona bir baba olmaya çalışmıştı. Eşiyle arası bir süredir iyi gitmiyordu ve ayrılığı sıkça düşünse de, sırf Defne için evde kalmaya devam etmişti.
Gerçekten üzülmüştü; Yaseminin annelik anlayışı sadece yemek, giysi, oyuncak sağlamakla sınırlıydı. Derin bir bağ kurulamamıştı. Faruk ise bu duygusal boşluğu doldurmak istemişti.
Evet yabancısın! diye bağırdı Defne, ama sesi titreyerek kesildi. Farukun çaresizliğini gördü, omuzlarının nasıl düştüğünü, gözlerinin nasıl söndüğünü fark etti. O an içindeki bir parça sızladı ama inatla susmaya devam etti.
Yasemin, tartışmayı şimdiye dek sessizce izlemişti, sonunda söze girdi. Sesi soğuk ve sıradandı:
Ne var bunda? Bir yerde Defne haklı. İstersen gerçek babası olurdunvelayeti üstlenebilirdin, ama yapmadın. Dolayısıyla gönül koyma fazla
Bu sözler Faruk için tokat gibi geldi. Yavaşça Yasemine döndü, böyle bir şey söylediğine inanmakta zorlanarak.
Madem size yabancıyım ve bana bu kadar güvenmiyorsunuz, artık birlikte yaşamamızın anlamı kalmadı, dedi titrek bir kararlılıkla kalkarak. Ayakları sarsılsa da hemen toparlanıp kendini dik tuttu. Boşanma işlemini ben başlatacağım. Toplanmak için bir gününüz var. Bu ev benim.
Sesi sarsılmıyordu ama öylesine yorgun ve kararlıydı ki, Defne bile bir anda sustu. Bir şey söylemek ister gibi oldu, cümlesi ağzında takılı kaldı. Faruk kimseye bakmadan içeri, misafir odasına geçti ve kapıyı iyice kapattı. Kilidin sesi, bir dönemin bitişini haber verir gibi yankılandı.
Faruk köşedeki yatağa otururken, kafası zonkluyordu. Yıllarını vermiş, babalık etmişti ama sonunda onlar için yalnızca bir yabancıya dönüşmüştü.
Yasemin ise biraz sonra kapıyı tıklattı, ağzı ile gönül almaya çalıştı:
Faruk, hadi abartmaya gerek yok. Kız dedi işte sinirle, genç o daha Birkaç lafa bakıp aileyi dağıtmaya değer mi? On beş yıl yaşadık beraber!
Sesi ısrarlı ve neredeyse yalvarır gibiydi; ona göre mesaj barizdi: Kolay konforundan vazgeçmek istemiyordu.
Faruk karanlıkta sustu. Aklına o gün geldi. Yaseminin kendisini aldattığına dair bir itiraf duymuştune kavga ne kıyamet, sadece soğuk bir kopuş anı Sonra Defne için kalmaya karar vermişti. Şimdi ise kızı tarafından öyle bir reddedilmişti ki her şey bitti.
Elinden gelen her şeyi yapmıştı Okul toplantılarına gitmiş, bisiklet sürmeyi öğretmiş, Defne ona rahatça “baba” demişti. Ve işte şimdi hepsi yok olup gitmişti. Artık sadece aynı evde yaşayan bir yabancıydı.
Gecenin sessizliğinde saat tıkırdadı. Faruk gözlerini kapadı, kararını netleştirdi: Boşanıyordu. Burada kalmak için bir nedeni kalmamıştı.
***********************
Boşanma sessiz ve kısa sürdü; ne tartışma ne kavga, üç beş hafta içinde işlemler tamamlandı. Yasemin eski, bakımsız bir apartmana dönmek zorunda kaldıevliliğinden önce yaşadığı semte. Sıvaları dökülmüş duvarlar, gıcırdayan zeminler, eski mutfak eşyaları Camdan sürekli sokak gürültüsü geliyordu.
Defne oraya alışamadı. Geniş, ferah bir evde büyümüş; kendine ait tertemiz bir odası, kocaman aynaları, büyük dolapları olmuştu. Şimdi ise ufacık, iç sıkıcı bir odaya, sarkık perdelerle, eski bir yatağa razı olmak zorundaydı. İlk günler “Nasıl olsa geçici, yakında her şey yeniden düzelir,” diye düşündü ama ortamın nahoşluğu çabucak tuz biber oldu.
Bu kasvetten kaçmak için aklı hep Emirdeydi. Onu bir zamanlar güvenli bir liman, yeni hayatının teminatı sanmıştı. Çok geçmeden, kafa yormadan nikah masasına oturdu. Düğün sade oldu; sadece az sayıda yakının yer aldığı küçük bir yemek. Defne, nihayet huzura kavuşacağına inandı, ailesinin hep hayalini kurduğu sıcak yuva olacak sandı.
Fakat yıl geçmeden Farukun söyledikleri kulağında çınlamaya başladı. Emir evlendikten sonra bambaşka biri olmuştu. Ne iltifatlar ne küçük sürprizler kalmıştı. Önceden Defne’nin ihtiyaçlarını rahatça karşılayan Emir, giderek cimrileşmeye başlamıştı. Üstelik sürekli, “Ev geçindirmek müşterek iş. Sen de çalışmalısın,” diyorduhem de Defne hala üniversiteye devam ediyorken.
Gerginlik giderek arttı. Defne, buna mazeret bulmaya çalıştı: “Belki sıkıntıdadır, işte tatsızlık yaşamıştır,” diyordu ama huzursuzluklar büyüdü. Tartışmalar para yüzünden, sorumluluklar yüzünden, gelecek planları yüzünden artıyordu.
Bir gün Defne, bir çocuğun her şeyi düzeltebileceğini hayal etti. Emir daha sorumluluk sahibi olur, aile daha bir arada olur sandı. Ancak Emir hiç istemedi: “Şimdilik erken, önceliğimiz maddi durumumuzu toparlamak,” dedi. İşler daha da beter oldu. Tartışmalar, suçlamalar daha da sıklaştı. Ama Defne sonunda doğum yaptı. Bir kız çocukları oldu… ve Defne kısa sürede pişman oldu.
Zamanla Defne dayanamaz hale geldi. Sürekli gerginlik, ilgisizlik ve yalnızlık onu tüketmişti. Günlerce düşünüp en sonunda bir sabah, Emir işteyken valizini hazırladı. Sadece en gerekli eşyalarını, kızının birkaç parçası ve belgeleri aldı. İçinde garip bir huzur vardı: Uzun süredir ilk defa kendi kararını uyguluyordu.
Evi arkasında bırakıp apartmandan indi. Havanın serinliğini fark bile etmedi, önünde belirsizlikler vardı ama en azından dayanılamaz bir yaşama geri dönmüyordu.
Annesinin evine dönmekten başka seçeneği yoktuo küçücük, eski ve huzursuz apartmana. Yanında sadece bir valiz, katlanır puset ve birkaç parça bebek eşyası vardı. İlk günlerde Yasemin iyi niyetli gibi gözüktü, kızının çocuğuna biraz bakıyor, yemek zamanı ilgileniyordu. Ama çabuk sabrı tükendi.
Bir akşam, bebek uyumaz ve huysuzlanırken Yasemin mutfakta fincanı masaya bırakıp keskin bir ifadeyle Defneye döndü:
Defne, böyle devam edemeyiz. Sürekli bu gürültüye, bu ortamda yaşamaya dayanamam. Kendi evini bulmalısın.
Defne şaşkın ve biraz kırgın kafasını kaldırdı:
Anne, nereye gideyim? Henüz düzenli işim yok, kazancım çok düşük. Küçük bir çocuğum var.
O senin sorunun, dedi Yasemin soğuk bir şekilde. Ben görevimi yaptım: Büyüttüm, okuttum. Artık yetişkinsin. Kendi hayatının sorumluluğunu alacaksın. Bir de torunla uğraşacak halim yok.
Yasemin kararlı, kati bir ses tonuyla parasını masaya bıraktı, odadan çıktı. Defne ne kadar umut ettiyse de annesinden bir destek göremeyeceğini anladı.
Defne, uzaktan evden çalışıyordu: Sipariş alıyor, metin yazıyordu, kısa süreli işler buluyordu. Fakat gelir düzensizdi, ve küçük bebeğiyle ofis çalışma imkanı yoktu. Kreşe bırakmak ise imkansız; annesi de “Bana göre değil, ben huzur isterim,” deyip her türlü desteği reddetmişti.
Günler zorluydu: Erken kalkıp, bebeğini besleyip, oyun oynatıp yatırıyor, laptopunun başına oturuyordu. Ancak genellikle bebek uyanınca iş yarım kalıyor; yetişmesi gereken işler aksıyordu. Yiyecekten, deterjandan, kıyafetten kısmalarına rağmen yine de kira parası bir türlü denkleşmiyordu.
Bir noktada, aklına Faruk geldi. Onca yıl ona gerçekten değer veren tek insan… Belki torununu görür, kalbi yumuşar, Defneye elini uzatırdı?
Tek umuduyla kızını en güzel kıyafetlerine giydirip, birkaç bez ve örtü alarak Farukun evine doğru yola çıktı. İçinden, Farukun eline torununu alacağını ve sevinçle yardım edeceğini geçiriyordu…
Kapı açıldı; Faruk, ev kıyafetiyle, elinde çay kupası duruyordu. Defneyi ve oğlunu görünce yüzünde hiçbir tepki olmadı. Ne tebessüm ne de şaşkınlık vardı.
Selam, dedi Defne telaşla. Torununla tanışmanı istedim.
Bebeğini nazikçe ona doğru uzattı. Minik kız kollarını uzattı ve mutlu gülümsedi.
Faruk kupasını masaya bıraktı, uzun uzun kıza baktı. Ama yüz ifadesi donuk ve uzak kaldı. Hiçbir yaklaşma emaresi göstermedi.
Anladım, dedi soğukkanlılıkla. Benden ne istiyorsun, neden geldin? Madem senin için bir yabancıyım, acımasızca güldü, kollarını göğsünde kavuşturdu. Kızın da bana yabancı, sen de. Ziyaretinin amacı ne açıkla bakalım?
Defne çaresizleşti. Defalarca kafasında bu sahneyi canlandırmış, Farukun yumuşayacağına inanmıştı. Gözlerini kaçırarak sessizce:
Hatalıydım, sinirle söyledim. Sen benim için annemden sonraki en yakın insandın aslında…
Bu kadar yakınsan, bunca zaman neden hiç aramadın? Faruk hemen sözünü kesti, sesi kararlı ve sitem doluydu. O gün hemen özür dileseydin belki affedebilirdim. Ama bunca sene sonra Hayır. Burada bekleme.
Bir adım geriye çekildi, konuşmanın bittiğini hissettirdi. Defne ne kadar konuşmak, açıklama yapmak isterse de kelimeler boğazında düğümlendi. Farukun kesin tavrını görünce bir şey söylemeden geri dönmekten başka şansı olmadığını anladı.
Ağır adımlarla çıktı, bebek arabasını iterken içi eridi. Bildiği her sıcak, samimi şey geçmişte kalmıştı. O şimdiye kadar kendisini seven tek insanı elinin tersiyle itmiş, ihtiyacı olduğunda ise el açmak zorunda kalmıştıve o kapı artık tamamen kapanmıştı.
Bebek arabasında minik kızı hareketlenince durdu; yorganını düzeltti. Bu küçücük, gündelik hareket onu gerçek hayata döndürdü. Ağlamasına ramak kala gözyaşlarını sildi, kızının başını okşayarak:
Ona bakmak benim görevim, kimsem yoksa da başaracağım, dedi içinden.
Sonraki sabah, Defne kararlı şekilde bilgisayarının başına oturdu. Öncelikle sabit iş verdiği iki müşteriden acil ödeme istedi. Birisi üç gün içinde göndereceğini, diğeri bir haftaya yatıracağını söyledi. Sonra internete düşük bütçeli oda ilanı verdimerkezden uzakta, sadece temel ihtiyacı karşılayacak bir yer yeterliydi. Ayrıca mahalledeki sosyal yardımlaşma merkezine başvurup annelere yönelik devlet desteklerini araştırdı.
Bir hafta sonra, şehrin kenar semtinde, sade ama temiz bir odaya yerleşti. Eski eşyalar, ince duvarlar… ama güvenli bir çatı. Kızına yatağı, Defneye çalışacak masası vardı en azından.
İlk aylar çok zordu. Gün olur, para ancak kuru ekmek ve mama almaya yeter; gün olur, yorgunluktan gözünü zor açardı. Yine de her sabah kızına baktı ve, Artık yalnız değilim, diyerek ayakta kaldı.
Zamanla işler kolaylaştı. Sabit müşteri ağı kurdu, harcamalarını daha iyi idare etti, birkaç saatliğine ucuz bir bakıcı buldu. Hafta sonları kızıyla parka gidiyor, ördekleri besliyor, yaprak topluyordu. Ufak şeylerden keyif almayı öğrendi: Sıcak çay, minik bir kahkaha, bebeğinin ilk adımı…
Bir gün parkta, oyun alanından geçerken göz ucuyla bir şey fark etti: Faruk, bankta oturmuş gazete okuyordu. Defne yavaşladı ama durmadı. Faruk başını kaldırmadıya da belki görmezden geldi. Defne adımları hızlandırdı, kızının elini sıkıca tuttu.
O an şunu hissetti: Onun yardımına ihtiyacı yok artık. Her şeye rağmen başardı. Mükemmel değildi, kolay olmadı ama yine de başardı. Ve şunu öğrendi: Hayatta her şeyin bittiğini sandığında bile, ilerlemenin bir yolu mutlaka vardır. Hele ki, uğruna mücadele etmeye değer biri varsaDefne, kızının minik avucunu avucunda sımsıkı tutunca, göğsünde bir sıcaklık yayıldı. Derin bir nefes aldı, yüzünü gün ışığına çevirdi. Çocuk bahçesinde kahkahalar yankılandı; küçük kızı tırmanma demirine ulaşmaya çalışırken dönüp Defneye baktı, yüzünde beklentiyle dolu pırıl pırıl bir gülümseme.
Defne, eğildi, kollarını açıp cesaret verdi:
Hadi, dene bakalım canım, başarabilirsin
Küçük kız titreyen elleriyle demiri yakalayıp ayağını attı. Bir anda dengesi bozuldu, yere kapaklanacak sandı ama Defne hemen yanındaydı. Gözünün önünde dizleri sürtünmüştü; ağlamakla gülmek arası bir hâlde annesine döndü.
Defne ellerini yüzüne, saçlarına sürdü; bir yandan gülüyor, bir yandan gözleri doluyordu.
Biliyor musun, ben de defalarca düştüm, yeniden kalktım diye fısıldadı. Her seferinde daha güçlüyüm diye devam ettim. Sen de yapabilirsin kızım. Senin yanında hep ben varım.
O anda, içindeki boşluğun yavaş yavaş iyileştiğini hissetti. Geçmişin gölgesi hâlâ bazen düşse de, artık kendine sığınmış, kendi ailesini kendi yüreğinde taşımayı öğrenmişti.
Faruk uzakta, bankta oturuyordu. Defne, ona son bir kez uzaktan baktı; göz göze gelmeden başını hafifçe eğdi ve kızını kucaklayıp sımsıkı sardı. Herkes geçip gidecekti; terk edenler, soğuyanlar, sırtını dönenler Ama o, kendine ve çocuğuna sımsıkı tutunmayı seçmişti.
İşte gerçek aile buydu. Yabancılarla dolu bir dünyada, birbirine umut veren iki insan ve geleceğe cesaretle yürüyen bir anne-kız.
Defne, kızıyla birlikte parkın ucuna yürüyüp yeniden başlamanın verdiği hafiflikle gülümsedi. Ve o anda, bir zamanlar kaybettiklerini sandığı bütün sevgileri kendi içinde yeniden buldu: Her düştüğünde kalkmanın, vazgeçmeyip sebat etmenin, ve hayatın ona bahşettiği bu sımsıcak küçük eli tutmanın kıymetini.
Geçmişte kalanlara son kez el salladıve güneşe doğru yürüdü.




