Lidoşum

LİDECİĞİM

Serdar Vasıf pantolonuna ve gömleğine dikkatlice göz gezdiriyor, sonra sinirle onları tekrar koltuğa fırlatıyor. Şu halde nasıl çıkılır dışarıya? Pantolon buruş buruş, ütü izi yok denecek kadar silinmiş, arkası ise parıl parıl, son zamanlarda verdiği beş kilo ile üstünde torba gibi duruyor. Gömlekten zaten hiç bahsetmemek lazım; maviden solgun bir griye dönmüş, manşetler püskül püskül, yakası sertliğini kaybetmiş ayıp vallahi! Lidecik böyle bir gömlekle köy bakkalına bile göndermezdi onu, şimdi ise profesör olarak üniversiteye ders vermeye bunu giyiyor.

Serdar Vasıf kıyafete hiç kafa yormazdı eskiden, ama hep sadece düzgün değil, şık giyinirdi. Eskiden nasıl değişti gömlekler, nasıl yeni takım elbiseler, ceketler, kravatlar ve şık ayakkabılar dolabında belirdi, hiç takip etmemişti – elini dolaba uzatması ya da Lidecik, yarın önemli bir gün, demesi yeterli olurdu. Oh Lidecik, niye yaptın bunu, nedir bu akıl? Böyle bir ihaneti hiç beklemezdi!

Öylesine de gençti Lidecik, aralarında neredeyse on yaş vardı, ciddi bir hastalığı da olmamıştı ki, bu sefer de ilk başta hiçbir şey yok gibiydi. Sadece üç gün ateşi çıktı, bir de inatçı bir öksürüğü vardı. Doktora bile gitmek istemezdi aslında, kendi bitkilerinden içer, toparlardı. Ama yeni eğitim dönemi başlangıcında okul için sağlık raporu alınacaktı ya, diğer öğretmenlerle birlikte mecburen polikliniğe gitti.

Sıradan bir iş sanmışlardı, poliklinik de öylesine bir mahalle polikliniği. Ama işte oradan Lideciği hemen hastaneye sevk ettiler, her şey kabus gibi hızla gelişti, yıl bitmeden her şey bitti. Serdar Vasıf, aklıyla her şeyi kavrasa da, o polikliniği gizliden gizliye nefretle anıyor, sanki Lideciği öldüren onlarmış gibi. Oysa tam da orada telaş çıkaran yine onlar olmuştu! Ama küçük bir çocuk gibi, her şey onların kapısında başlamışsa, suçlusu da onlarmış gibi hissediyor.

Lidecikle Serdar, Serdar üniversitede ikinci yılına geçmiş yüksek lisans öğrencisiyken tanışmışlardı. O dönem, birinci sınıf öğrencilerine integral hesabı seminerleri verirdi, Lide ise o öğrencilerden biriydi. Garip, nasıl oldu da ona dikkat etti bilmez. Çünkü Serdarın hoşlandığı kız tipi hep cafcaflı, gösterişli, biraz gürültülü kızlardı. Lide ise tam tersiydi: kış ortasında bile yanağı al al, burnu çilli, elleri tombik, tırnakları hep kemirilmiş, parmaklarında mürekkep lekeleri Serdar tam da o ellerde, o tırnaklarda yelkenleri suya indirmişti.

Öylece kendini kaptırdı, bir bakmışsın Lideciği evine bırakıyor, annesine yardım ediyor, birlikte mutfakta mantı açıyorlar. O saatten sonra da evlilik kaçınılmaz oldu. Sonraki kırk yıl boyunca, evlendikten sonra Lide iki katına çıktı, saçlarını kısa kestirdi, günde iki paket sigara içer oldu ve matematik okulunda müdür yardımcısı oldu. Ama Serdar Vasıf, her zaman onun o çocuk ellerini, kemirilmiş tırnaklarını hatırladı, içi titredi ve asla başka kimseye ihtiyaç duymadı.

Hayatları hiç çiçekli bir masal olmadı tabii; kırk yılda neler olmadı ki… Serdarın Lideye küçüklü büyüklü günahları oldu, evden kaçtığı ciddi iki macerası da cabası. Ama Lide de boş durmadı; üç yıl boyunca okulun sponsoru fabrikanın müdürüyle gizli buluşmaları oldu. Fakat iki kızları vardı, ailelerini her fırtınada ayakta tutan demirden birer çapa gibi.

Önceleri beş parasız, herkesin başında yaşıyorlardı; sonra çocuklar küçüktü, tüm hayat, onları müzikten resme, okula, ardından buz pateni ve bitmek bilmeyen çocuk hastalıklarına yetiştirmekle geçti. Şimdi ise kocaman bir ev, kızlar bambaşka şehirlerde kendi hayatlarını kurdu, torunları sadece bayramdan bayrama görüyorlar Tam rahata erecekleri, keyiflerine bakacakları zamanda Lidecik gitti işte Ve arkasında yaşama dair bir talimat bırakmadan!

Serdar Vasıf, Lidecikten böyle bir şey beklemediği için, ne olduğunu başta hiç anlamadı. Hatta mevlitte bile, adeta bir kutlamadaymış gibi davrandı; bu da herkesin dikkatini çekti, pek de üzülmedi herhalde, çok acı çekmiyor diye düşündüler. Oysa öyle değildi, sadece olanı kavraması ancak üç ay sonra, bahar geldiğinde mümkün oldu. O zaman çöktü işte, çok zayıfladı, tek başına evde duramaz oldu.

Kızlarıyla bir araya gelip yaşama şansı yoktu. Büyük kızı çevre dernekleriyle ülke ülke geziyor, bir gün yunusları koruyor, bir gün kuşların göç yollarını takip ediyordu. Küçük kız ise eşinin ailesiyle yaşıyor, kendini çocuğuna adamış, babasının yaşamında bir yeri yoktu. Sıkıntıdan arkadaşlarını ziyaret etmeye başladı Serdar Vasıf.

Ama buna misafirlik demek de doğru olmaz; sabahın köründe gider, sofrada ne bulursa iştahla yer, sonra koltukta sessizce uyuklar, bazen kek, bazen kurabiyelerle çayını yudumlar, hep suskun, kırıntıları hem gömleğine hem masaya döker, kimseye bir şey söylemeden akşam olup uygun bir saat olana kadar oturur, sonra homurdanarak eve döner, iki gün sonra yine aynı döngü.

Evde zaten neredeyse hiç yemek yemezdi, oysa Lidecikle tam kırk yıl evin aşçısı kendisiydi. Yalnız kendine yemek yapmak, ona lüzumsuz geliyordu. Gittikçe daha bakımsız, yaşlı, yorgun ve çökmüş bir adama döndü, dostları paniğe kapılıp, Bir an önce yeniden evlendirilmeli! diye karar aldılar.

Ve işte bugün ona yine, tanımadığı bir hanımefendiyle -adeta teselli niyetine- tiyatroya gitme görevi çıktı. Bu işten hayır çıkmaz. Lidecik hayattayken arada bir gönlünü hoş etmek için tiyatroya gitmişti; o bile ona zor gelirdi. Yapay, sıkıcı, çoğu zaman da başarısız bulurdu. Ama Lide sahneye öyle hayranlıkla bakar, ardından tiyatro programlarını saklar, defalarca aynı oyunu ona anlatırdı ki Serdar asla ona dayanamaz, geri çeviremezdi.

Şimdi ise, ona sahip çıkmak isteyen dostları her seferinde bilet bulup başka bir kadınla o soğuk ve yağışlı akşamda tiyatroya zorla götürüyorlar. Sıkışık ayakkabılarla üç saat tozlu koltukta oturuyor, başı ağırlaşıyor, parfüm kokularında boğuluyor. Molada yaşlı hanımlara meyve suyu ve bayat pasta ikram ediyor; bütün derdi bir an önce eve varıp başını Lideciğin hala kokusu sinmiş olduğuna inandığı yastığa gömmek. Ama dostlarını da kıramıyor, gitmek zorunda. Ve biliyor, yalnız yaşamak ona hiç uygun değil, üstelik neden daha fazla yaşaması gerektiğini de pek çözememiş durumda.

Bu akşamki hanımefendi, Ayten Hanım, Serdarın tahmininden çok daha genç ve oldukça hoş bir kadındı. Hatta Serdar, on yıl önce tanışsalar göz koyacağı türden, azıcık çapkınlık edebileceği biri olduğunu düşündü. Ayten Hanım hem en az on beş yaş küçük, kibar, bakımlı, akıllı ve sosyal bir hanım. Serdar ise kendi yanında kendini daha da yaşlı, bitkin hissetti.

Ayten Hanım ise açıkça ilgisini belli ediyordu, Hafta sonları neler yapabiliriz diye türlü tekliflerle sohbeti sürüklüyordu. Ayrıca oyun da fena değildi, kısa ve arada mola verilmeyen cinsten. Fakat oyun sonrası, kibarlık gereği hanımefendiyi bir kafeye davet etmek gerekiyordu. Şansı yardım etti; Ayten Hanım, oturduğu evin tiyatroya yakın olduğunu, bu akşam mükemmel bir güveç ve turta yaptığını, Serdarla paylaşmaktan mutluluk duyacağını söyledi. Hazırlıklı olduğu her halinden belliydi ama Serdar, sıcak ev ortamına ve mutfaktan gelen kokuya öyle hasretti ki teklifini hemen kabul etti.

Ayten Hanım burada da ev sahipliğinde harikaydı. Minicik ama pırıl pırıl, şeker kutusu gibi evde tarçın ve vanilya kokuları; kendisi de birkaç dakikada eşofmanını giyip mutfağa koşturdu, mutfakta ustaca dolandı, el yapımı tatlarla Serdara ziyafet sundu, sohbeti samimi, nezih. Serdar içinden Belki de hep burada kalmalı, bu evde hayatının yeni bir sayfasını açmalı, diye geçirdi. Geçmişin yükü geceleri boğmasın, evin bir köşesinden ansızın çıkmasın; geride kalsın istiyordu.

Gece yarısı çoktan geçmiş Serdar, zar zor toparlanıp eve dönüyor; ertesi gün Ayten Hanımla önce özel koleksiyonlar müzesine, ardından ona yeni kıyafetler almak üzere alışverişe gidecekler. Cumartesi de Aytencikin evinde ev yemeği var. Aslında Ayten Hanım, hafta sonu onu şehir dışındaki yazlığında ağırlamak istiyordu ama kızı, okuldan torunu birkaç saatliğine almak için rica edince, plan değişiyor; cumartesi evde torunla yemek, pazar ise yazlık gezisi yapılacak.

Cumartesi sabahı, Serdar Vasıf berbere uğrayıp gençleşiyor; üzerine yeni kareli gömleğini, yepyeni kadife pantolonunu çekip, kızı ve torunu için çiçek ve çikolata alıp Ayten Hanıma gidiyor. Apartmana adım atınca, kızarmış ördek ve fırın kokuları her yeri sarıyor; kendini gülerek aynadaki yansımasına seneler sonra mutlulukla bakarken buluyor.

Ayten Hanım onu sevinçle, hasretle karşılıyor, hiç eksik olmayan bir sevgiyle sofraya buyur ediyor. Torun nerede? diye soruyor Serdar. Hemen çağırırım, biraz huysuz bugün, yatak odasında saklandı diyor. Serdar çiçekleri vazoya koyuyor, bir kız için meyve suyu ve ekmek kesiyor, masaya oturuyor.

Tanıştırayım Serdar Bey, torunum Lidecik!

Serdar karşısında kocaman, berrak gözler, pembe yanaklar ve minik çiller görüyor. Lidecik ona hem ürkek hem masum bakıyor; heyecanla başparmağını kemiriyor. İnşallah burada ölmem, diye içinden geçirip hızlıca odayı terk ediyorBir anlığına zaman dondu. Serdarın boğazına bir düğüm oturdu; ne diyeceğini bilemedi, ne yapacağını Masada, güneş pencereden yakamoz gibi vuruyor, Lidecik iki avucunun arasında küçük bir kurabiye tutmuş, gözlerinde o tanıdık, sormadan soran ışıltı. Bir çift göz, bir çift minik el. Öylece bakıştılar, Serdarda kırk yılın içinde saklı kalan bütün neşe, bütün acı, bütün eksiklik bir anda sıcacık bir sabun köpüğüne dönüştü; yıkandı sanki ruhunun pası.

Ayten Hanım, mutfağın kapısında gülümsüyordu. Bakmayın öyle şaşkın şaşkın. Torunlar insana ikinci bir ömür gibi gelir; neşesinden paylaşınca, hepsi geri gelirmiş. dedi.

Serdar başını salladı. Lideciğin parmaklarıyla oynarken, çiş gibi tıslamış kahkahasıyla bir an geçmişin cılız sesi taze bir melodiye döndü. Torununun yanına çömelip, ona sıcak bir merhaba fısıldadı. Kırılmış bir tabağın ucunu bulmak, sonra sabırla yapıştırmak gibihayat bazen dağılır, ama o gün, sevgiden yapılmış yeni bir tabakla, eski sofrada yeniden oturulabilir.

Bundan sonra Serdarın pazar sabahları yatakta gözyaşına uyanacağı değil; çilli parmaklardan uyanacağı sabahlar olacaktı. O koca evde Lidenin gömleği solmuştu ama, başka türlü bir Lidecik, başka bir şarkıyla ona yine nefes oluyordu: Serdar Dede, matematik oynayalım mı?

Haydi, Lideciğim, dedi, ilk defa yaşamaya yeniden başlar gibi.

Ve işte o anda, Serdar Vasıf ilk defa kaybettiklerinin yasını tutmadan, elindekilere gülümsedi: Bir masa, üç kişi, pembesi bozulmamış çiçekler ve yepyeni bir ömür.

Rate article
Lifequest
Lidoşum