Suçsuz Günahkâr: Masum Olduğu Halde Suçlanan Kadının Hikayesi

Suçsuz Günahkâr

Kızını alıyorsun, ikiniz gidiyorsunuz. Artık aramızda hiçbir şey kalmadı!

Ama, Serhat…

Söyleyeceğimi söyledim! Seni bir daha görmek istemiyorum!

Kapı şiddetle kapandı, ben ise sendeledim. Gözlerim bulanıklaştı, kulaklarımda çınlamalar başladı ve sanki annemin sesi uzaktan Sakın yapma! diye yankılandı.

Bu beni kendime getirdi. Yavaşça bir adım attım, sonra bir adım daha, ve sandalye bulup oturdum; ellerimdeki tırnaklarım avucuma geçti. Acı, zihnimi bir nebze olsun aydınlatıp ruhuma çöken sis bulutunu dağıttı.

Öyle kolay pes etmek yok! Kendini bırakmak yok! Umutsuzluğun içine sürüklenmek de yasak! Ama içten içe öyle çok istiyorum ki…

Sakın! Beren var! Ve… Yok, şimdilik bunu düşünmemek en iyisi! Şimdi kendimi toparlayıp başıma gelenlerin nedenini anlamam gerek.

Ne oldu da Serhat birden bire benden böyle soğudu? Neden beni kovuyor? Daha dün her şey yolundaydı…

Yoksa yolunda değil miydi?

Aklım yavaş yavaş çalışmaya başladı, ellerimi avuçlarım yukarıda masaya koydum.

Evet! Annem ne derdi? Ne yapacağını bilmiyorsan, analiz et! Maddeler halinde düşün, parmaklarını tek tek katla. Hatta, en iyisi kağıt kalem alıp yaz!

Ama kalemler diğer odadaydı. Orada da Beren uyuyordu…

Kızım, zaten en ufak bir sese uyanır. Onu şimdi uyandırmak istemiyorum. Beren huysuzlanırsa, ağlamaya başlarsa düşünmek, olanları tartmak zaten mümkün olmaz.

Elimdekiyle idare edeceğim.

Elleri bir süre inceledim. Eskimiş tırnaklar, uzun zamandır bakım görmemiş eller, güneşte tarlada, bahçede çalışmaktan kabuk bağlamış cilt, her fırsatta beliren çiller… Kim derdi ki, bir gün ev işleriyle böyle haşır neşir olup annemin bana öğrettiklerini unutacağım!

Elif, sen bir kadınsın!

Değilim! Ben çocuğum!

Şimdilik! Az zaman geçecek, önce genç kız, sonra kadın olacaksın. Benim gibi. Ve biz hiçbir zaman kendimizi bırakmayız! Manikür, pedikür, saç baş düzgün! Bakımlı eller, bunlar en pahalı kıyafetten daha önemli. Bir haftadır yıkanmamış boyuna pırlanta asılmaz! Anladın mı?

Anladım anne! Sekiz yaşındaki Elif, aynanın karşısında annesinin rujunu dudaklarına sürmeye çalışıyordu.

Onu bırak şimdilik! Annem gülerek ruju elimden alırdı. Bu renk sana fazla! Daha erken makyaj yapmak için. Sen zaten çok güzelsin! Her şeyin zamanı yeri var! Büyüyünce beraber seçeriz kozmetiği.

Olur anne…

Bu kadar!

Annemin o Bu kadar! lafını çok sık duymazdım. Ama söylerse, daha fazla ısrar etmek hiç anlamlı olmazdı. Annem dedi mi, yapardı.

Her konuda…

Elif, ben gidiyorum. Bir süre anneannenle kalacaksın. Mecburum.

Anne, uzun mu sürecek? On yaşını yeni doldurmuşum, elbise eteğimle oynayıp, dudağımı ısırıyordum ağlamamak için.

Yarım yıl. Çok iyi bir iş teklifi aldım. Ama orası Kuzey! Seni götüremem. Burada kalman daha iyi. Anneannen sana göz kulak olur, ben de telefon açar, mektup yazarım.

Gitme anne…

Ama sonunda ağlamaya başladım. Annem, beni sakinleştirmeye çalışırken dayanamayıp sesini yükseltti:

Yeter! Yapacak başka bir şeyim yok! Şimdi bu işe girmezsem, anneannenden ayrı eve geçemeyiz! Kendi odan olsun istiyorum, tatile gidelim, deniz görelim… Eğer baban hayatta olsaydı, bu kadar zorlanmazdım! Ama artık, hem senin hem annenin sorumluluğu bende!

Ama halam Sena var! Kafamı iki yana sallayarak hiçbir şey duymak istemiyordum.

Halanın kendi zorluğu var. Ona da yardım lazım!

Bari bana yardım et, kal! dedim, o an annemin bakışlarının buz kestiğini ilk kez gördüm.

Elif! Annemin sesi o kadar sertti ki, ürperdim. Sadece kendini düşünmek çok yanlış! İnan bana, gün gelir başkalarını düşünmezsen, kimse de seni düşünmez. Bunu anla! Ben şimdi en çok seni düşünüyorum! Hiçbir şeyin eksik kalmasın diyorum! Sesi biraz yumuşadı, sarıldı bana. Sana söz veriyorum, bir daha bu kadar uzun gitmeyeceğim! Dayan biraz yavrum. Mecburum!

O zaman, sadece başımı sallayabildim. İçimde bir ordu kedi pençeliyor gibiydi.

Her hafta anneme mektup yazıp, hafta sonları telefonu elime alıp sesimi duyurmaya çalışırdım. Annemin yokluğunda, bazen dondurmayı bile istemezdim. Zaman geçmek bilmiyordu. Nihayet anneannem, Hadi annene havaalanına gidiyoruz deyince hıçkırıklara boğuldum, zor zapt ettiler.

Sözünü tuttu annem. Bir daha hiç o kadar ayrılmadık. Sadece ara sıra kısa işler, o kadar. O da çok değil.

Küçük babadan kalma daireden daha büyük eve taşındık sonunda, artık kendi odam vardı. İlk başlarda çok hoşuma gitse de, daha çok mutfakta veya annemin yanında akşamları geçirirdim. O çalışsa bile, yanında oturmak yeterdi.

Birlikte olmak iyiydi.

Ergenlik döneminin sıkıntıları bize uğramadı. Kavga, gürültü yoktu; annem öyle nazik ve sabırlıydı ki, yıllar sonra bu incecik kadının ne kocaman bir kalbi olduğunu daha iyi anladım. O dönemde anneannem ölmüştü, annemle tamamen baş başa kaldık.

Halamla neredeyse hiç görüşmezdik annem nedeniyle.

Niye böyle olduğunu pek sormadım. Sadece bir kez, çok açık ve net cevap aldım.

Her şey affedilir, anlaşılır. İhanet hariç.

Halam kime ihanet etti?

Annene. Senin anneannene. Biliyor muydu, gelmesini ne çok istediğini, son bir veda için çağırdığını… Gelmedi.

Neden?

Korktu. Onu yanında tutmaya zorlarım sandı. Oysa bu onun da vazifesi. Annene bakmak zor gelirdi, bakamazdı, eski halini hatırlamak isterdi Oysa ben de isterdim annemi öyle görmemeyi! Fakat başka bir seçeneğim yoktu, Elif! Annemdi. Yanında olmam gerekirdi. Gidecekse de tanıdık yüzler görerek, huzurla gitsin istedim…

O yüzden, bana izin vermedin uzun uzun yanında olmama?

Evet. Kötü görmeni istemedim.

Ama ben hatırlamıyorum bile o zamanları Benim aklımda, nasıl reçelin köpüğünü tabakta biriktirip minik kaşıkla yedin öğrettiği var.

Biz de Sena ile küçükken öyle yapardık…

Bir şey anlamıyorum! Sizi aynı büyüttü anneannem, aynı sevgiyle… Neden böyle farklı oldunuz?

Hayat işte, Elif. Annen, kardeşin Sena’yı çok korudu çocukken. Hastalığı çoktu, narindi. Belki de, hep kalkan oldu ona. Belki de o yüzden her şeyden korumak gerekti sandı. Doğru mu, bilmem…

Peki, başarabildi mi korumayı?

Hayır. Biliyorsun hayatı hep savruldu. İki evlilik, üç çocuk, hep huzursuzluk… Belki de annem fazla korumasa, Sena bazı şeyleri kendi başına görse, hayatı farklı olurdu. Ama bir şeyden eminim; senin yanında hep olacağım, yardım edeyim ama sorunlarını benden bekleme. Zorlanırsan önce bir düşün. Yapamıyorsan, ben hep yanındayım. Anladın mı?

Anladım anne…

Şimdi de oturuyorum burada, ellerimde parmaklarımı bir bir bükerken, nerede ne zaman yanlış gitti bulmaya çalışıyorum.

Dün Serhatın doğum günüydü. Yuvarlak sayı değildi ama aile arasında, yakın çevreyle kutlayalım dedik. Yaz günü! Geçen yıl yeni taşındığımız geniş ev, tüm aileyi ağırlamaya yetti.

Annem, kayınvalidem, Serhat’ın ablası ve ailesi geldiler.

Beren koşuşturup, neşe içinde peşimizde:
Ne zaman gelecekler? Nasıl havuza gireceğiz? Neler yapacağız?

Sorular ardı arkasına gelince ben cevap vermez oldum. Zaten Beren soruları hem soruyor hem kendince cevabını buluyor; odasını toplamış, misafir için hazırlanıyordu.

Serhat pazardan alışveriş yaptı, mutfakta harıl harıl iş pişiyordu. Annem yardım ediyor, bana halimi hatırımı soruyordu.

Anne, neden böyle endişelisin? Bir şey mi var? dedim sonunda.

Yok kızım, gayet iyiyim! Peki kaç haftalık oldun?

O an içimdeki en gizli sırrın anneme malum olduğunu anladım. Sevinçle anneme sarıldım.

Daha çok yeni. Üç hafta. Serhata bile söylemedim. Sen nereden bildin?

Işıltın var… Bir başka parlıyorsun! Bereni beklerken de öyleydin.

Anne, korkuyorum…

Neyden korkuyorsun evladım? Her şeyiniz yolunda!

Bilmem… İçim sıkılıyor. Serhat bir tuhaf. Anlayamıyorum…

Hiç sordun mu?

Susuyor, anlatmıyor!

Demek ki doğru sormadın!

Anne!

Yok valla, yanlış mı dedim? Adamın suratı bir aydır beş karış, sen hâlâ neyin var bile diyemiyorsun. İnsan sevdiğini öyle kolay bırakır mı? Aranıza mesafe koyma! Kapı aralarsan, bir başkasıyla dertleşir! O zaman ne konuşulur bilemezsin…

Bir parmak daha büktüm, işte buydu! Annemin bana eşinle konuş dediği o an başlamıştı her şey.

Ama fırsat bulamamıştım. Önce kutlama, sonra evi toplama derken, kocamla baş başa konuşmaya fırsat kalmamıştı.

Sonra Serhat hiç anlamadığım bir şey söyledi:

“Kızını al git!”

Ne demek şimdi bu?

Ellerim yumruk oldu. Artık annemin dediği gibi yapacağım. Önce konuşmak lazım! Yeter, bu kadar muamma!

Serhat arabayı garajdan çıkarıp gidecekken, kapıya fırladım, avazım çıktığı kadar bağırdım; kuşlar havalandı.

Dur!

Merdiveni üçleyip arabanın önüne dikildim, ellerimi kaputa dayadım.

Çekil… sesi boğuk çıktı, ama beklediğim bir şey vardı onda; gitmek istemiyordu Serhat. Ne evi terk etmek ne de ailesini bırakmak Yanılmamışım.

Çık kapıdan! Konuşalım. Daha Beren uyanmadan! Nereye gidiyorsun? Bu laflar da ne? Ben karın değil miyim?

Sesim yükselirken, Serhatın içi iyice sıkıştı.

Beni unutsaydı ya da kendine yabancı hissetse, böyle çıkışır mıydım ona hiç? Eğer sadece özgür kalmak istesem, neden onu durdurayım ki? Berenle babasının arasında girecek mesafe ister miyim hiç?

Serhat arabadan çıktı, yüzünde kasvet; sorularıma huysuzca cevap verdi:

Sanki bilmiyor musun, neden böyle yaptığımı!

Bilsem sorar mıyım? Serhat, sana ne oluyor? Kaç haftadır zaten gerginsin! Bugün iyice koptun. Ne dedin bana? Neden Berene senin kızın dedin? O senin neyin oluyor?

Bilemiyorum! Söylesene! Kimden doğurduysan, o adamla mı buluşuyorsun gizli gizli?

Ne saçmalıyorsun? Aklım almıyor. Sen iyi misin?

Kiminle buluşuyorsun şehirde, Beren’i kursa götürdüğünde?

Tahammülüm bitti bitecek ama kendimi tuttum.

Vay demek mesele bu… Gözünü kim açtı? Annen mi? Yoksa ablan?

Annemden değil!

Anlaşıldı! Sedef ablan arı kovanını karıştırmış!

Diyelim öyle! Kardeşimim, bana söylemesi gerekmez miydi gördüğünü?

Ben de senin karınım! İçimdeki öfke tsunamiye dönüştü. Herkese inanırsın, bana bir defa sormazsın öyle mi?

Bana yalan söyledin!

Ben mi? Hangi yalanı söyledim, ne zaman?

O parkta buluştuğun adam, Berenle birlikte, kim o? İki kere gördüm!

Bir an nefesim kesildi:

Bunu sana daha önce anlatmıştım Serhat! Ama sen hiç dinlememişsin!

Ne zaman anlattın?

O gün futbol izleyecektin, lig maçı vardı. Berenle kurstan geldim, eski sınıf arkadaşım Sercanla karşılaşmıştım. Yıllar sonra annesi hastalandığı için memlekete dönmüştü. Benim anneannem de aynı hastalığı geçirmiş olduğu için, bana danışmak için buluşmak istedi. Hangi doktora gittiğimizi, hangi bakıcıyı tuttuğumuzu sordu. Sonra bir iki kez daha görüşmemiz gerekti. Eğer ablan biraz dikkatli olup bakmış olsaydı, tek başımıza olmadığımızı, annemle birlikte olduğumuzu görürdü! Ben annemin yanında başka biriyle görüşecek kadar vicdansız mıyım? Annem sana hep benden fazla saygı duyardı! Peki sen…

Elimi salladım, burnumu çektim. Ağlamayacağım! Şimdi hayır!

Yani, senin…

Serhat, sana her şeyi anlattım zaten! Sözünü kestim, gözlerine o kadar sert baktım ki, geriledi. Dedikodulara inandın ya, işte en kötüsü bu! Her şeyi unuttun, aramızdaki sevgiyi, güveni toprakladın! Kendi kızının bile varlığını kirlettin resmen! Bu mudur? İstersen DNA testi de yapalım! Ben hazırım. Berenin senin gözlerinle dünyaya baktığına dair şüphe kalmasın!

Bir sessizlik oldu. Dinledim; kızım uyanmıştı.

Eve döndüm, şaşkın içimde hâlâ burkuluyordu.

Bir süre sonra, Serhatın arabasının kapının önünden uzaklaştığını duydum.

Beren bir şeyler konuşuyor, sarılıp ilgimi istiyordu. İçimdeki sıkıntı, çığlık atmak isteğiyle harmanlanmıştı.

Neden böyle oldu? Nerede hata ettim? Şimdi ne yapacağım? Annemi arayıp anlatmalı mıyım? Yoksa biraz bekleyip sakince düşünmeli mi?

Hiçbir zaman bana Serhatla olan kavgalarınızı anlatma! Ancak kesin olarak her şey bitmişse, aranızda hiçbir şey kalmamışsa arayabilirsin! O zaman ne zaman olursa olsun gelirim! Ama daha önce değil! Siz barışırsınız, ben kendimi affedemem. O bana çocuğumu incitti, ben affedemem.

Telefonu elime alıp tekrar bıraktım. Erken… Serhat, tekrar baba olacağını bilsin. Sonra düşüneceğim.

Karar verince rahatladım biraz. Tam o sırada, kocam arabasını sertçe kapıya yanaştırdı.

Berene kahvaltı hazırlıyordum, içeri Serhat ile Sedef aniden girdi.

Hadi! Elif, neredesin?!

Buradayım… Berene baktım, aklıma geldi.

Çocuk kavga görmemeli! Hiç hoş olmaz.

Kızım, yedin mi? Haydi odama çıkıp çizgi film aç. Hadi bakalım?

Tamam! Beren sevmediği sebzeleri bırakıp koştu. Hoş geldiniz babacığım, Sedef Hala! Annem çizgi film açtırdı bana!

Çocuğun tatlı sesi hepimizi biraz toparladı. Serhat ablasının elini bıraktı, ben de araya girdim, kavganın büyümemesi için.

Hadi kızım. Ben geleceğim…

Acele etme anne! Beren halasına gülümsedi, üst kata fırladı, bizim yatak odasına.

Konuşma oldukça zorlu geçti. Sedef ağladı, Serhat öfkeliydi, ben ise Sedefin anlattıkları karşısında şaşkındım…

Elif, vallahi öyle sandım, seni kocana karşı koruduğumu düşündüm! O kadar çok duyuyorum ki, çevremde kocalar kandırılıyor… Artık kimseye güvenemiyorum!

Sedef, beni arkadaşlarınla bir tuttun yani? Peki sen kendi eşini aldatıyor musun? Çocukların babası kim?

Sedef şaşkınlıkla dondu.

Ne diyorsun sen?!

Peki ya sen ne yaptığını sanıyorsun? Başımıza iş açıyordun neredeyse! Serhata bir şey demiyorum, sana inanması doğal… Ama senin bu davranışına anlam veremiyorum. Neden?

Bilmiyorum… Sanırım abimi korumaya çalıştım

Benden mi? Oldu mu şimdi?

Omuz silktim, Serhata döndüm.

Sorun kalmadı herhalde?

Elif…

Hayır Serhat! Şimdi ben kırıldım. Bir süre düşünmem lazım. Sedef, seni bir süre evimde istemiyorum. Nedenini açıklamama gerek yok, sanırım?

Özür dilerim…

Düşüneceğim. Şimdilik çıkabilirsiniz! Kapıyı açıp işaret ettim. Hadi Serhat, sen de. Ne dediysen doğru anladın. Gidiyorsunuz.

Kocamla tekrar barışacağım, ama hemen değil, kendi şartlarımla. Aileden başka kimse bu yaşananları bilmeyecek. Çünkü bazen, kendi yaşadıklarını dışarıya taşımamak gerekir. İşte bu hayat dersini anneme hep minnetle anacağım.

Annem, yeni doğan torununu kucağına alacak, kayınvalidemle birlikte çocuğun babasına ne kadar benzediğine şaşacak, bana kenardan gülümseyecek.

Ne güzel anne oldun, ne güzel eş oldun kızım!

Gerçekten mi?

Sana yalan söyledim mi hiç?

Anne, ne demek bilge olmak? Sen bana öyle dedin ama ben öyle hissetmiyorum.

Bilgelik, canım kızım, sahip olduklarını koruyabilmektir. Çocuk, aile, yuva, dostlar… Herkesi etrafında toplamak, sahiplenmek, o yuvayı sıcak tutmak. Zordur. Ne lazım, ne gereksiz, neyi atıp neyi saklamalı… Bunu fark etmek büyük meziyet. Ama bence, sen başardın.

Öyle mi?

Elbette! Bu arada, Sercan aradı. Bir ay sonra düğünü var. Seni ve Serhatı davet etti.

Anne…

Hadi canım, çocuklara ben bakarım! Ama bana bir iyilik yap…

Ne anneciğim?

Şu ellerini biraz güzelleştir!

Peki!

Anneme öyle sarılırım ki, eşime ve Sedefe işaret ederim, o kenarda kalır, Berene göz kırparım:

Hadi bakalım! Kardeşini uyutmaya yardım et bana.

Olur mu? Berenin gözleri parlar, minik yumruğu kardeşinin yanağına yaklaştırır.

Tabii ki, canım kızım… Tabii ki…

Rate article
Lifequest
Suçsuz Günahkâr: Masum Olduğu Halde Suçlanan Kadının Hikayesi