Herkes kardeşi kandırıyordu, ama aldatılmış gibi hisseden hep Zehraydı
Gece yarısı çalan telefona kim uykulu cevap verir ki?
Kızım, evde yangın çıktı, yanıyoruz! Annemin sesi titriyordu, arka planda çıtırtılar, bağrışmalar
Uyku anında buhar oldu tabii.
Annemin evi şehre on beş kilometre mesafede, kocaman ama epey eski. Şehir büyüyor, yeni binalar yükseliyor, köy artık neredeyse şehir olmuş. Zehra düşünürken kaç yıl olmuş bu ev yapılalı diye, kendisi bile şaştı.
Ev, babasının dedesi tarafından yapılmış, dedesi de yazlık bir kat daha eklemiş, derken ikinci katı da yalıtımlı hale getirmişler zamanla.
Bir de ev boylamasına uzamış, yan taraftan da bir veranda eklenmiş. Dışarıdan bakınca gayet sağlam duruyor, ama içeride ne kışın sıcak, ne yazın serin.
Ev çürüyor, azar azar ama emin adımlarla. Herkes biliyordu bunu. Yenisi lazım ama annem inat ediyor tamir! Ev kadını o, rahmetli babam gideli kararlar onun.
Ancak tadilata yetecek param var, yenisini yapmaya değil.
Anne, bu büyük ev sana ne lazım? Küçük ve sıcacık bir ev yaptırsan, bütçene uygun projeler var. Hem bahçende çiçeklerin için daha çok yer olur, diye dil döküyor Zehra.
Zehracığım, anlamıyorsun sen, anında araya girdi abisi Ferhat, bu ata yadigarı ev, köklerimiz burada, dededen kalma, ne diyorsan de. Hepsini korumak lazım. Güzelce bir tadilat, eski ev de canlanır.
Ferhat her daim anne safında, annem de onun. Zehranın akıllı uslu önerileri her zaman hoş karşılanmazdı; oysa çözüm oradaydı.
Zehra bunu kabullenmişti. Ferhatın yeni projeleri ve annemin desteğiyle işler eline yüzüne bulaşınca, Zehra Kendiniz bilir deyip kenara çekilirdi.
Tamirat istiyorsanız, buyurun yapın.
Kızım, ama senin de desteğine ihtiyacımız var. Pek bir şey değil, eksiğimiz olursa Benim de param var, mirastan bize kalan daireyi sattım, eski alışverişle uğraşamam orada.
Sen İstanbuldaki daireyi mi sattın yani? Sırf bu dökülen evi onarmak için? Bu parayla buraya üç ev yapılır.
Onun sadece yarısı benimdi. Diğer yarıyı kuzenim aldı.
Ve ona sattırdın, evi elinden aldın.
Aldığı yok, o benim payımı aldı. Biraz ucuza gitti, ama elden başka türlüsü gelmedi.
Anne! İhtiyacın yok ki Bizim de yoktu, yani
Verelim mi? Benim de ailem var.
Belki haklısın. O zaman dediğin gibi tadilat yapın. Benden istemiyorsanız, bana gitmek düşer.
Bir ay geçti ki yine gece bir telefon. Ev tutuşmuş! Zehra ve eşi Mustafa, koşturup vardıklarında koca ev kül olmuştu. Elden bir şey gelmiyor
Zehra, anneni bizdeki evlerden birine yerleştirelim. Şevket Caddesindeki 1+1 boşaldı. Tam ona göre.
Ben de düşündüm de, o daire senin.
Zehracığım, evlerimizin hepsi ortak. Annenin bir desteğe ihtiyacı var. Bir daireden kira gelmese ne olur, iki evimiz daha var, birinde de biz oturuyoruz zaten.
Ama tam da o ev senin.
Takılma ona, her şeyimiz ortak. Orada kalsın, her şeyi tam. Eksiklerini destekleriz.
Anneyi taşıdılar, eksikler tamamlandı. Bir gün Zehra habersiz uğradı, hem annesini görmek, hem de biraz yiyecek getirmek için. Salonun köşesinde televizyon vardı halbuki burada yoktu daha önce. İçeride kahve kokusu.
Anne, her şey yandı demiştin. Şu bizim sana hediye ettiğimiz televizyon değil mi bu? Hem, kahve makinesi de mi yandı sanıyorduk?
Katiyen kendim kaçırmadım kızım, eşyaları tadilattan önce çıkardık. Ev dümdüzdü. Sigorta vardı, ben de öyle dedim işte. Koltuklar Ferhatta.
Onların yeni evlerine daha koltuklarını alamadılar, eski eşyaları bu evde bırakmışlardı. Seninkiler de oraya gitti. Onlar benim eski çarşafları ne yapsın?
Ferhat ev aldı ha? Parayı nereden buldu?
Nereden bileyim yavrum! Aldıysa aldı, bana ne?
Zehra anladı ki annesi bazı şeyleri ondan saklıyor. Söylemez, zaman gösterir. Hep oğlunu kollardı annesi.
Ferhatın şansı hiç yaver gitmemişti, giriştiği her işte kandırıldı. Ama asıl aldatılan Zehra hissediyordu. Bu işte de bir iş döndü belliydi.
Bu harabeyle ne yapacaksın? Arazi gayet iyi, param var sigorta da var.
Aman kızım, bitti, yandı gitti. Satacağım arsayı, çatım var nasılsa. Zengin damadı olmak güzel, yazık Ferhata yine borç battaniyesinde
Bari kendine ev alsan, bu parayla?
Bu daire ne güne duruyor? Beni mi çıkaracaksınız kızınızla damadınızdan?
Bu Mustafanın eviydi.
Yokluğa düşmezsiniz!
O zaman evi beraber tekrar yapalım, villalar misali olur. Herkes komşuda villa diktirdi.
Ben kararımı verdim, arsamı satacağım. Ev hep erkeklere kalırdı, Ferhat istemiyor, köyden değil şehir hayatından yana.
Israr edecek değilim.
Mustafa, annem arsayı satıyor.
Kendi kararı, ama o araziye süper bir ev olurdu. Hep sevmişimdir o bahçeyi. Baban da gölgede melisa altında oturmayı çok severdi.
O ağaç kuruyunca içim cız etti. Belki işaret gibiydi. Biz mi inşaata girelim?
O bahçede çocuklar büyür, torun getiririz Harika hayal değil mi!
Sen de hayallerin adamısın!
Sonra annen de gelir burada oturur işte.
Evi biz yaparız, arazi hala annemin. Gerekirse resmi olarak satın alalım ki sonra pişman olmayalım.
Ama senin annen!
Kağıt üstü de sağlam olmalı; bilirsin, Ferhatın talihi hiç yürümüyor.
Ben araştırırım, annem yakında satılığa koyar. Düz konuşsak ve alsak?
Olmaz, oyun yapar illa ki.
O zaman pazardan satın alırız
Neden doğrudan bana sormadınız?
Anne, sana para lazım, güzel bir ev alabilirsin artık.
Anne sustu tabii, ama ev de almadı, parayı oğluna gönderdi, o da krediyi ödeyemedi.
Sigorta da ödenmedi, çünkü ortada profesyonel yangın öncesi taşıma işi vardı. Beklenen olmadı.
Zehra ve Mustafa, tüm birikimlerini ve krediyle yeni evlerini yaptı. Kira gelirleriyle de borçlarını çevirdiler.
Üçüncü daireyi de kiraya verip taşıyınca daha kolaylaştı işler. Ama anne yine ev almadı, parayı Ferhata kaptırdı, ev de battı.
Sigorta çıkmadı; meğer yangın kontrolsüz değil, kontrollüymüş; eşyalar önceden çıkarılmış, ev de sanki hayrına tutuşturulmuş! Beklenen fayda elde edilmedi tabii.
Ara ara Zehranın annesi gelir ziyaret eder.
Oh ne ferah burası, Ferhatın evi biraz dar, çocuklar büyüdü, odalar yetmiyor, iki oda neye yeter?
Söyledim, daha büyük alsaydınız dedim. Ev de ne güzeldi, keşke yenisini kursaydık.
Anne, önceden teklif etmiştim sana, yangın çıkmadan. Hiç olmazsa güvenceli, sıcacık, ortak evimiz olurdu.
Teklif etmiş miydin? Ben de size teklifte bulunuyorum, hadi siz kente dönün, ben eski dairenize geçiyorum, Ferhat da bana gelir belki. Sonuçta ev erkeklere kalır, Ferhata geçer.
Şaka mı yapıyorsun? Biz yaptık, ama miras hep erkeğe mi kalacak? Ev yanmasa Ferhat anında satardı zaten.
Ne yaparsa hakkı, böyledir, asırlardır gelenek böyleydi.
Asırlar? Ev seksenlik, kaç asırdan söz?
Kavga yok şimdi. Ne zaman taşınıyoruz?
Ev mi, daireyle takas mı? Allah aşkına anne! Sadece adres gösterdik, o kadar. İstersek onu da yapmazdık.
Biliyoruz ki, alacağın yok, bütün para yine Ferhata gitti. Artık buranın mirasçısı başkası. Ferhata yol yok. Sen de istediğin zaman gel, başımızın üstünde yerin var.
Bir gün Zehranın kuzeni Emir, İstanbuldan uğramış:
Dedim gideyim, fakir akrabaları göreyim. Teyze para yok, zor durumdayız demişti. Hani şu saray yavrusu evleriniz ne hoş!
Annem mi dedi? Elbette
Kredi çektim, yeni kapadım borcu. Sana küpeden getirdim Zehra, annem özellikle elden vermemi istedi.
Kalan Teyze anında cenazede bütün takılar bana aitti dedi, o gün saklasam iyiydi, aradı, bulamadı.
O zaman önemsememişim, şimdi getirdim. Küpeler de annenin kendi elleriyle teslim et dediği.
İyi yapmışsın saklayarak. Nasıl olsa Ferhata giderdi. Güzel yoksa, annem mi karıştırır!
Sakın ona verme, bak şayet ihtiyacın olursa sat, sana lazım olur. Annem o zaman yalan söylüyordu, şüphem yok.
Ciddi misin? Anlat bakalım!
Anlatırım
Annesi ise artık nadiren gelir, ayaklar iyice ağırlaştı. Ferhatın da hep işi(!) çıkar, gene kandırılmış olur. Zehra ve Mustafa, çocuklarıyla huzur içinde yaşar. Emir sık sık uğrar, hayat sürer, herkes kendi bahtını kendi yaratırZehra mutfakta kahve fincanlarını dizerken bir an durdu, pencereden dışarıya baktı. Bahçede çocuklar çamura bulanarak oynuyordu; Mustafa verandada onlara göz kulak oluyordu. Yüzünde yorgun ama huzurlu bir tebessüm vardı. Hayat, sonunda, kendi yolunu bulmuş gibiydi.
Her akşam, eski evin yıkık duvarının yerinde filizlenen yabani güllerden bir demet getiren Mustafa, Zehranın ellerini tutup, En çok da birlikte çoğaldığımıza seviniyorum, derdi fısıldayarak.
O gece Zehra, kızını yatırıp perdeleri çekerken kısa mesajı gördü: Anne bu gece sende kalabilir miyim? Gelen Ferhattı. Eskisi gibi ablasına sığınmak istiyordu. Zehra bir an tereddüt etti, sonra hüznünü ve kırgınlığını usulca bıraktı kalbinin köşesine.
Kapı çalınca, çocukken olduğu gibi, aceleyle koşarak açtı. Ferhatın gözlerinde utangaç bir bekleyiş vardı. İçeri buyur edip, kahvesini koydu ve annesinin küpelerini ona uzattı: Bunları hatırlıyor musun? dedi. Ferhat sustu, başını eğdi.
Küçücük bir anda, geçmişin tüm kıymetleri, kayıpları ve kabulleri salondaki eski koltuklarda sessizce yerini aldı. O an Zehra, ne kadar kandırılmış ya da dışlanmış hissetse de, aile dedikleri şeyin aslında tüm bu eksiklere, yanılgılara rağmen var olabildiğini fark etti.
Belki hayat tamir edilmiyordu, ama yeni hayatlar; eski enkazların yerine, sevgiyle, umutla ve biraz da inatla kurulabiliyordu.
O gece Zehra, çaydan ince bir buhar yükselirken kardeşiyle karşılıklı bir masada oturdu. Birbirlerine yeni yeni anlatacak hikâyeler buluyorlardı. Herkes kandırılmıştı belki; ama herkes de en az bir kere affedilmişti.
Küçük kızları odasından Anne! diye bağırınca, Zehra gülümsedi. İşte dedi içinden, bu evin kökü de geleceği de burada. Ve kendini hiç olmadığı kadar tamam hissetti.




