Bambaşka Bir Elif
– Elif! Yine mi? Allahım sen sabır ver, çocuk dediğin böyle mi olur?! İnsan nasıl bu kadar sakar olabilir?
– Anne, bilmiyorum. Kendiliğinden oldu
Annesi Elifin üstünden çamur içinde kalmış ceketini, su çekmiş çizmelerini ve ponponu kopmuş beresini alelacele çıkarıyordu.
– Bakıyorum, herkesin çocuğu çocuk gibi, benimki Elif! Söyle bakalım, bu kaçıncı oldu?
Elif, yırtılmış etek ucuna bakıp içini çekti.
Ama ne güzeldi aslında! Trencilik harikaydı! Ah şu Sibel eteğini bu kadar çekiştirmese, elbisesi de yırtılmazdı. Öğretmenleri Nurten Hanım haklıydı tabii; Bundan sonra annen diker, dedi. O da haklı sonuçta! Sonra bütün ikindi vaktiyle akşam arasında köşede durdu Elif. Pantolonunu herkesin önünde sergiler mi insan? Ayıp olur! Bunu Elife hep babaannesi öğretmişti, o bilir böyle şeyleri.
Zaten Elifin böyle olduğunu da söyleyen hep babaannesiydi. Annesi öyle düşünmezdi belki ama babaannesi rahatlıkla kabul ederdi.
– Yeter artık çocuğun başını yeme! Neymiş bu böyle, değişik bir uslup?
– Anne, sen de bana aynısını yapardın! O zaman neden şimdi yanlış buluyorsun? Ben Elifi yetiştirmezsem ne olur ondan sonra?
– Senin gibi akıllı, güzel bir kız olur. Yetmiyor mu?
– Off, Allah aşkına! Vaktim yok senin lafına! Elif! Hadi üstünü değiş, çabuk!
Elif derin bir oh çekerek odasına kaçardı. Kavgaları, en sevdiği iki insan arasında kendisi katılmadan devam ederdi. Zaten onlara Elif gerekmezdi; bahane, o kadar.
Bir keresinde Elif, babaannesine sormuştu:
– Babaanne, bu aranızdaki kavga neden?
– Boş yere kavga etmek sıkıcıdır kızım. Ama birinin iyiliği içinse, başka!
– Ben miyim sizin kavga nedeniniz?
– En kıymetli neden sensin! Bir tanemizsin işte, merak ediyoruz, nasıl birine dönüşeceksin. Herkesin eğitme yöntemi başka. Annen sıkı; olmadan olmuyor sanıyor. Benim bütün disiplinim annenle bitti gitti. Sana başka yöntemi deniyorum. Mesela, şeker.
– Şekeri sevmem!
– Tamam canım, olsun, başka bir tatlı o zaman.
– Olur. Babaanne, annem beni seviyor mu gerçekten?
– Vallahi bu dünyada en çok seni seviyor! Benden bile fazla! Şüphen olmasın!
– Peki neden hep bana kızıyor?
– İşte tam da bu yüzden
– Ne tuhaf bir sevgi Sen de beni seviyorsun ama bana kızmıyorsun
– Ben nineyim, o anne. Annenin sorumluluğu büyük. Sevgisi de başka türlü oluyor. Anladın mı?
– Hayır!
– Zamanı gelince anlarsın yavrum.
Ama işte o zamanı bir türlü gelmek bilmedi.
Elif bekledi, bekledi Her yıl annesi daha da katılaşır gibiydi.
– Ne yapsam seninle? Bekleyeceğim, eteğinle birini eve mi getireceksin?
Bu lafı Elif hep duyardı, ama anlamını yıllarca bilmezdi. Sadece çocukken yırtılan eteği aklına gelir, annesinin iç çekişlerine gülerdi. Elif, yırtık etekte zaten neyi getireceğim, nasıl getiririm? diye sormak isterdi ama sonuçlarını tahmin ettiği için sormazdı. Annesi şaka kaldırmaz, Elif yine azar işitirdi.
Oysa annesinin endişeleri boşa çıktı.
Sakar ama sevimli Elif, kendini sıradan biri sanıyordu. Babaanne ne derse desin, ayna başka söylüyordu.
Aynada Elif ne görüyordu? Hiçbir güzel tarafını! Gözler küçük, saç seyrek, burun sivilceli Neyin güzeliydi ki!
Hayata dair gerçeği Elif erken anladı ve dış görünüşüne pek takılmamaya karar verdi. Çantası modaya uygun olmasın, ayakkabısı eskisin umursamazdı. Sadece, babaannesiyle nadiren tiyatroya giderlerse, güzel bir elbise giyerdi.
Tiyatroyu her şeyden çok severdi Elif. Keşke sık sık gidilebilseydi ama para yoktu. Babaanne azıcık emekli maaşından biriktirir, Elif de komşunun küçük ikizlerine bakarak harçlık kazanırdı. Kardeşi yok diye komşu çocuklarına göz kulak olmak, Elif için hem keyifti hem gelir.
Ne hoştu ki! Kapıdan gir, çocuklarla oyna, kaşığı ağızlarına uzat, işin bitince evine dön. Sırtta biri taşımak yok, defterler karalamak yok, oda da paylaşmak zorunda değildi. Ne rahat!
Elif bencillikten değil, aileye bir çocuk daha ne kadar yük olur, anlardı. Güçlü bir maaş lazım, iyi ev, bilhassa baba şart Oysa Elifin babası yoktu, hiç görmemişti, merak da etmemişti.
Elif bu konuda annesine hiç bir şey sormazdı. Kimi huzurunda incitmek ister ki? Zaten güçlükler bitmiyor; bir de hastalıklı, unutkan bir babaanne vardı. Kendine bazen o kim diye sorardı, anılarını kaybederdi.
İyi ki babaannesi geçmişi anlatmıştı zamanında, Elif dinlerken yaşanmış her şeyi olduğu gibi anlatmıştı.
– Anneni istemezdi baban.
– Neden?
– Çapkındı, her yerde kadını vardı. Ben söyledim; dinlemedi. Âşık oldu. Evlenirim dedi, öbürleri gençlik hatasıymış.
– Sonra evlendi mi?
– Evlendi tabii! Senin annen isterse yapar. Ama ne fayda? Seni beklediğini öğrenince ortadan kayboldu bir gün. İz bırakmadı. Bir not bıraktı sadece.
– Ne yazıyordu notta?
– Bunu bilmek sana şart değil kızım. Onların hikâyesi size ait kalsın. Bildiğim tek şey, sen annenin o kadar beklediği biricik çocuğusun ki Bir vazo gibi kendine bile dikkat etti, karnındayken sana zarar gelmesin diye. Sonrasında da öyle dikkatliydi. O yüzden kızıyor, seni disipline etmek istiyor.
– Bunun için mi?
– Tabii! Korkar senin için! Gece uykusu kaçar bazen, sana bakar, saçını okşar, dua eder Yanına varınca sinirlenir, içine atar. Onun sevgisi böyle; anlayabildin mi?
– Daha ne olsun Babaanne, sen de anneme böyle miydin?
– Evet. Anneler hep öyledir. Çocuktan korkudan bazen tuhaf şeyler yaparlar, sonra pişman olurlar.
– Çocuk için niçin bu kadar korkulur?
– Anlatamam canım. Bir gün kendin anne olunca anlayacaksın.
Elif bir şey demedi, düşündü: Kendi çocuğuna kızmayacağım, başka türlü yetiştireceğim. Ne saf Ama kim bu yaşta saf olmaz ki?
Zaten çocuk hayali uzak bir ihtimaldi. Hangi akıllı ona gönül verecek? Küçük, çirkin, inatçı Yanaşırsa, çekmek zorundalar işte!
Meslek lisesinden mezun olan Elif, annesinin çalıştığı hastaneye başladı. Ve tam orada baş gösterdi meseleler
Hiçbir şey yerinde değildi! Fazla ataktı, hastaya fazla ilgi gösteriyordu, öyle olmaz diyorlardı. Gerek yokmuş, iyileşen gidiyor, yenisi geliyor. Niye bu kadar kendini yorsun?
Ama Elif dinlemezdi. Ağlayacak kadar üzülürdü hastalara, her birine içi yanardı. Bedava bir iğne yapmaktan, çarşaf düzeltmekten ne çıkar? Güzel bir söz kime olmaz ki
Annesi bile Elifi uyarırdı:
– Kızım, fazla ön plana çıkma! Bizde böylelerine iyi bakılmaz. Sonra herkesle papaz olursun, kime fayda? Ne bana, ne babaanneye Maaşına muhtacız; babaanneyi huzurevine veremeyiz, hem de masraflı. Çalışman, tecrübe yapman lazım. Evde kim ilgilenecek babaanneyle?
– Anneyim ben böyle yapamam! Bağırıyorlar hastalara, hakaret ediyorlar
– Kolay iş değil. Sen de gördün. Herkesin sabrı yetmez. İyi insan olmak lazım, evet! Ama herkes beceremez, istersin diye de olmaz. Sizin bölüme bak, böyle ince ruhlu olan üç kişi! O bile başarı. Sorumlu hemşiren konuştu benden. Seni övdü ama biraz da yavaş ol, dedi. Zorla olmaz, örnek ol, bakarsın birileri değişir.
– Ama uzun iş!
– Eh Elif! Kimden aldın şu inadı?
– Senden herhâlde.
– Elif!
– Efendim?
– Hadi sen bilirsin. Ne diyorsa annen onu yap!
– Peki…
Elif, annesiyle tartışmak istemezdi ama söz dinlemeye de fazla gönüllü olmazdı. Evet, annesi haklı olabilirdi, lakin mesela üçüncü odadaki o aksi teyze, Elifi gördükçe gülümserdi. Diğerlerine şikâyet eder, Elif’e ise hiç etmezdi.
Böyle hasta çoktu: Dertli, ağrılı, ailesiyle her gün sürtüşen Elif bakınca anlardı; gelenler mirası konuşur, başka mesele açardı ve hasta arkasından ağlardı Elif bunlardan etkilenirdi.
Ama annesi, Elifin kendine dikkat etmesinden başka bir şey istemezdi. Ama insanın çevresi mutsuzken, kişi huzur bulamazdı ki! Herkesi mutlu edemezsin, ama birini edebilirsin işte
Ve kızlar dalga geçerdi Elifle: Bunu manastır bekliyor, keşke her şeyi üstüne almasa diye. Elifin umurunda değildi! Babaannesi derdi ki; kervan yine de yola devam etmeli.
Böylece Elifin kervanı ağır ağır ilerlerdi. Çoğu zaman yalnız hissederdi Elif kendini. Onu içten anlayan biri yok gibiydi. Babaannesi kendini tanımaz olmuş, annesi de Kendini düşün artık deyip dururdu. Arkadaşları bir bir evlenir; düğünde ona buketlerini verirlerdi.
– Atmayacağım, seni kısmetlendireceğim Elif! Hadi tut!
Elif alırdı çiçekleri, kırmazdı kimseyi. Ama o biri, efsanedeki gibi çıkar gelmezdi karşısına. Kimbilir; nasibi mi yoktu, bir bütün olarak tek başına mı yaşamaya yazılmıştı?
Kaderine razı oldu. Beklemekten de neredeyse vazgeçti. Tatyana Larina gibi cesur değildi; hislerini açarak sonra üzülecek biri değildi.
Hayat, hastane, komşu hayvan barınağı (oraya da bazen yardımcı olurdu) ve ev arasında geçerdi. Hastalanan babaannesi Elifi bazen tanımazdı. Annesi derin iç çekerek kızının hayatına biri girsin isterdi. Ama Elif, ne âşıktı ne evciliğe hevesliydi.
– Anne, torun istiyorsan de, iki tane doğurayım. Kolayı var.
– Elif! Bu da neyin şekilsizliği!
– Ne var anne? Prensler az bu devirde; herkese yetecek kadar yok! Ne bekliyorsun benden?
– Ben sadece senin mutlu olmanı istiyorum…
– O zaman bana özel hayatımı kur, planla deme. Zorlama! Olmuyor işte. Zaten keyfim yok…
Annesi susardı. Arkadaş çocukları kalmamıştı, geriye sadece doğanın sürprizleri kalıyordu.
Ve bir gün, o beklenen “sürpriz” geldi ama Elifin hayal ettiği gibi değil.
Beklediği, sabırla yanında durup karşılık vermesini bekleyecek bir adamdı. Ama bambaşka oldu.
Elifin hayatında başrolü hastalıklı, aksi ihtiyar Nimet Hanım oynadı. Kadıncağız her yıl birkaç defa hastane koridorlarında Elife denk düşerdi. Her gelişinde tüm personel tedirgin olurdu.
– Yine başladı! Şikâyet bombardımanı geliyor! Elif, sana çok düşkün, sen ilgilen bak!
Nimet Hanım, Elifi görünce birden sevinirdi:
– Kızım, iyi ki varsın! Şu mezardaki yüzlerin arasında tek insan sensin!
– Ne diyorsun canım, herkes iyi!
– Daha gençsin, bilmiyorsun! Ben ömrümü verdim, her şeyi bilirim! Tartışma!
– Hiç tartışmam, sizi odanıza götüreyim, herkesin ödü koptu.
– Korksunlar! Faydalı onlara!
– Ne aksisin Nimet Hanım ya!
– Hem de nasıl! Bir de benim Mırnavı görsen, esas huysuz odur!
Elif başını sallayıp geçerdi, ama o kediyi ileride tanımak zorunda kaldı.
Bir gün Nimet Hanımın hastaneye çok sessiz yatışı herkesi şaşırttı.
Bu kez kimseyle tartışmamış, kavga etmemişti. Elifin sorularına Git kuzum, sonra konuşuruz, deyip döndü duvara.
Elif saatler sonra teşhisini öğrendi. Nimet Hanım hastaneye gönüllü gelmişti.
– Çocuklarla büsbütün küstü, üzüntüden hasta.
Elif yorum yapmazdı; kim kimin evinde ne yaşar bilemezdi. Dışarıdan bakınca kolaydı.
Vardiyasının sonunda Elif uğradı ona.
– Bir isteğiniz var mı, getireyim mi bir şey?
Uzayan sessizlikten sonra, Nimet Hanım açıldı:
– Elif, senden bir şey isteyeceğim ama çekiniyorum. Ben talep etmeye alışığım, annem öyle yetiştirdi. Ama ya bir gün bir şey yapamaz hale geleceğini öğretmedi
– Ne istiyorsunuz, korkmayın söyleyin.
– Elif biliyor musun, akrabam çok ama güvenim yok. Koca hayat geçti, dönüp bakıyorum da Azıcık neşem oldu, hayat kahrı boldu. Çocuklarımı mutlu edemedim, her şeyimi verdim ama artık istemiyorlar beni. Evimi oğluma ve kızıma verdim, kendimden vazgeçtim. Yıllarca baktım, büyüttüm. Şimdi faydam yok ki Elif, bir emanetim var: kedim Mırnavı alır mısın?
– Kediyi mi?
– Çok akıllı, Elif. Huysuz, ama zeki; konuşuyor sanki! Ben hastaneye hazırlanırken anladı, gitmeyeyim diye pati atıp durdu.
Elif afalladı.
Hayvanları çok severdi ama evde, annesiyle hiç beslemediler. Babaanneden dolayı, masraf da çoktu.
Ama Nimet Hanımın gözündeki yalvarışı görünce hayır diyemedi. Belli ki Mırnav, bu kadının hayattaki son neşesi. Kime ne, herkesin derdinin rengini bilemezsin. Elinden geleni yapacaksın; yargılamayacaksın.
Vardiya bitiminde annesine danıştıktan sonra kediyi almak için Nimet Hanımın apartmanına gitti.
– Alırım Mırnavı ama siz iyileşince geri veririm!
– Sağ ol Elif, tabii, tabii…
O kadar kederli bakıyordu ki, Elif de hüzünlendi.
Evin anahtarlarını alan Elif, tek başına girmeye çekindi. Kapıda biraz oyalandı, sonra ilk açıktaki komşuya gitti.
– Buyurun?
İçeriden küçük bebeğiyle kucakta bir kadın çıktı.
– Nimet Hanım kedisini bana emanet etti, alabilir miyim? İçeri yalnız giremiyorum, siz girişte durur musunuz?
– Koca kadını sen de pek iyi tanımışsın, dikkat et iyi edersin, hırçın olur! Şanslısın!
– Herkes bir tuhaf be! dedi, ama içeri girdi.
Daha Elif anahtar çevirene kadar, simsiyah bir gölge kaçtı, merdivenlere atladı, sokağa çıktı! Elif ardından koşturdu.
– Kapıyı kapat! diye seslendi apartman sakini kadın. Kaçamazsın ondan, çok hızlı.
Elif telaşla merdivenlere atladı; asansör yoktu, kedinin peşinden koştu.
Sokak tamamen tenhaydı. Yağmur başlamış, banka taşınan adamlardan biri Oraya bak, ağaca çıktı! dedi.
Elif, kedinin sesiyle ağacın dibinde dolanırken, yardım etme gereği duyan kimse olmadı. Nasılsa başkasının işi.
Ilık yağmurla sarınmış dallar arasında yüzünü ve gövdesini bir tek Mırnavın öfkeli miyavlamaları işaret etti.
– Mırnav, pisi pisi!
İnlemeler, tıslamalar…
– Allahtan korkmaz, kafasız kedi seni! – Elif içinden söylendi.
Çaresiz, tırmanacaktı ağaca. Verdiği sözü tutmak zorundaydı.
Sırtında çantası, ilk dala tutundu Sonra biri daha Bir daha…
Kediye yaklaşınca birden patisine hedef oldu; neyse ki çekildi. Elif, tır tır dikenli tırnaklardan kurtuldu.
– Tamam Mırnav! Delirdin mi? Napıyorsun sen, kızlaştın mı?
Kedinin akıllı olduğunu duyan Elif tehdit yerine tatlı konuşmayı seçti. Zar zor, çamurlu, ıslak kediyle başardı.
Ama şimdi inmekte zorlandı. Başını aşağı sarkıttı, bir gözünü araladı.
– Anne… Ah, çok yüksekteyim
Telefona cevap veremezdi, kıpırdadı mı düşerdi çünkü.
Tam bir ses duyuldu:
– Orada rahat mı sandın bakayım? – Bir erkek sesi.
– Sakın kıpırdama! Şimdi seni indireceğim!
– Tabii, siz bilirsiniz! Ben burada kök salarım!
Çocuk espri algıladı, sessizce:
– Hımm dedi, gitti.
Elif kendisine kızacağı sırada, genç adam elinde merdiven belirdi.
– Tamam, in bakalım Yoksa ağacın üstünde mi sabahlayacaksın?
“Gözümü kapatsam, belki olmaz” diye düşünse de, sonunda tırmanan adamın elinden tutup yavaşça indi. Adam da, sakin, tutuyorum diye destek oldu.
Daha yere adımını atar atmaz, kedi hızla kaçmak isteyince Elif onu tekrar ceketinin içine sıkıştırdı.
– Dur bakalım! Sahibini tembihledi, sana göz kulak olacağım!
– Cesursun sen!
Çelimsiz, ince biri, Elife muzipçe gülümseyerek baktı.
– Beni bırakmamı ister misin?
Elif önce aksi bir cevap verdi, sonra içinden pişman oldu.
“Yahu, adam işine gücüne gidiyor, ben ağacıma tırmanıyorum, sonra fırça atıyorum,” dedi kendi kendine.
– Kusura bakma Çok teşekkürler gerçekten! Burada sabahı ederdim!
– Neden?
– Korkarım da yükseklikten!
– Peki neden çıktın ağaca?
– Hayvan için! Özür dilerim, ben gideyim. Annem merak etmiştir
– Bak sen! Adamım, ben ağlayan kediyi kurtarıyorum, hanımefendi bana ‘siz’ diyor! Artık bana Arda diyebilirsin. Dur, bırakmam seni eve. Yalnız gitme, olur mu?
– Çok uzağa değil zaten
Birden soğuğu hissetmedi Elif, içi ısındı, tuhaf bir sıcaklıkla duyduğu her Arda kelimesine istemsizce gülümsedi.
Ceketin içinde Mırnav hiç ses etmeden, bu garip huzuru korumak ister gibi tıkandı.
Ertesi gün, Arda aynı saatte hastanenin bahçesinde bekledi Elifi. Birlikte Mırnava mama almak için dükkâna gittiler; kedi kolay kolay bir şey yemezmiş, bildiği dışında aç kalırmış.
Elif, Mırnava bir hafta baktı. Tam bir hafta… Sonra Nimet Hanım’ın kızı geldi, Annem çok özledi kedisini, nolur verin, dedi.
– Peki, annenizi eve mi alıyorsunuz?
– Tabii! Annemdir; gelip kalmak kısmet olmadı ama artık mecbur! Sağ olun.
Elif giderken, kuytuya kedisini sokup sevinen kızı izledi ve ne kadar garip bir dünya olduğunu düşündü. Herkesin yüreği nasıl, bilemezsin.
Ve Elif anladı ki; insan başkasını yargılamak yerine, kendi hayatını kurmalı. Hele ki yanında kiminle olmak istediği varsa Kim ilk söylese önemli değil, esas olan; tam ihtiyacın varken sana merdiven uzatacak, hiç ‘böyle biri’ demeyecek birinin yanında olmasıydı.
Çünkü senden iyisini, o koca dünyada asla bulamayacaktı.




