Anahtarlar

Anahtarlar

Ben onu çok seviyorum! Sen ise bana saçma sapan şeylerden bahsediyorsun! Hiçbir şey duymak istemiyorum artık! Bana kıskanıyorsun diye karışıyorsun! Lütfen, bırak artık peşimi! Kendi hayatına bak!

Meryem bağırmıyordu, adeta avazı çıktığı kadar haykırıyordu. Hatta kapı önünde araba tamir eden, biraz işitme problemi olan komşuları Necmi Amca bile dönüp bakmak zorunda kaldı. Normalde meraklı biri değildir Necmi Amca, demek ki Meryem epey gürültü yapıyordu.

Bunun için fazlasıyla sebebi vardı…

Ya da öyle sanıyordu.

Çünkü, Meryem için âşık olma hali ruhunun bir haliydi. Aşksız geçen dönemler kısa sürdüğü için, uzun zamandır tanıyanlar dışında kimse fark etmezdi. Zaten hayatta iki kişi vardı, Meryemi bu kadar yakından bilen: annesi ve ablası. Ama artık annesi hayatta değildi, ablası Ayşegül ise Meryemi anlamıyordu.

Meryem, bu güzel halden mahrum kalınca yaşıyor saymıyordu kendini. Bakışları donuklaşır, düşünceleri dağılır, bir türlü kendini toparlayamazdı. Sinirleri öylesine bozulurdu ki, iş yerindeki kadınlar bile ondan uzaklaşır, aralarında:

Senin biraz dinlenmeye ihtiyacın mı var acaba, Meryemciğim? Seninle anlaşmak gittikçe zorlaşıyor, diyordu.

Meryem ise dudaklarını büzüp dişlerini sıkı sıkıya kenetler, içinden türlü laflar geçirirdi hakkında.

Onların hayatı yolunda elbette! Evde bekleyen kocaları, sürekli bir yerlere koşturan çocukları var… Ya onun? Ne evi var, ne kocası! Yok ve yakın zamanda olacağı da yok! Aslında bir oğlu var ama ona başarılı çocuk denemez. Hatta kuzenleriyle karşılaştırıldığında her açıdan geride kalıyordu. Ayşegülün çocukları çok daha zeki, parlaktı. Büyüğü, Kerem, hem futbolda hem derslerde birinciliklere koşuyordu. Küçüğü, Melis, koroda şarkı söyleyip halk danslarında yarışmalara katılıyordu. On yaşına gelmeden gezmediği yer kalmamıştı, Meryemin hayatı yanında çok sönüktü.

Bu da Meryeme dokunuyordu. Neden böyleydi? O da çocukken kursta, derste koşuştururdu, ama hiçbirinde istikrarı olmadı. Çünkü içi ısınmazsa, hemen bırakır, yeni bir şey arardı.

Çünkü hayatı, iç sesini dinleyerek yaşamak lazımdı ona göre! Bir başka hayatımız olmayacak ki, kimsenin altın tepside sana mutluluk getireceği yok: Buyur, Meryemciğim! Hiç çekinme, hepsi senin! Hiç kıyamam!

Bu gerçeği genç yaşta anlamıştı. Ayşegül ders çalışırken, Meryem saçlarını yapıp diskoya gitmek için hazırlanır, şakalaşırdı.

Bak, Ayşegül, hepsini ezberlemişsin! Sonra seni kim alacak, hiç düşündün mü? Hatırlasana, anneannemizin dediğini: kadınlar erkeklerden daha akıllı olmamalı, derdi. Kimse sana bakmaz!

Hiç gerek yok! Şu anda ne yapayım? Hem anneannem öyle dememişti!

Nasıl dememişti! Hatırlıyorum işte!

Sen yanlış hatırlıyorsun. Derdi ki, zeki kadın erkeğini seviyorsa ona üstünlüğünü asla belli etmezmiş. Farklı şeyler bunlar.

Hadi canım, haydi saçımı yapmama yardım et! Veli bekliyor!

Meryem randevuya yetişmek için koşar; Ayşegül ise kitaplarla baş başa, sessizliğin tadını çıkarırdı. O evin iki saatlik sessizliği, adeta bir bayramdı.

Meryem, ablasını elbette çok severdi. Çünkü başkaları yoktu hayatında. Hem de, ablası onun karakterini de iyi bilirdi. Meryem kötücül falan değildi. Duyguları hep biraz dağınık, kararsız ve güvensizdi, ama asla kötü huylu değildi. Hatta belki de Ayşegülden daha yufka yürekliydi. Meryem, sokakta bulduğu kuşu, kediyi eve getirir, gözyaşları ve ricayla onları kurtarmak için dil dökerdi. İki kedi, bir köpek yıllarca ömrünü Meryemin bakımında geçirdi. Anne ve baba, kızlarının geri adım atmayacağını bilirdi, sadece evin hayvanat bahçesine dönmemesi için sınır koydular. Diğer hayvanlar olmayacaktı. Meryem, bu sorumluluğu üstlenmiş, asla ablasından hayvanları gezdirmesini ya da pisliklerini temizlemesini istememişti. Her şeyi kendi üstlenirdi. Hatta bazen Ayşegül, Meryemin insanlardan çok hayvanları sevdiğini düşünürdü.

Meryem, annemiz dedi ki, anneannene gitmemizi istiyor. Temizlik için yardım etmemiz lazım.

Sen git olmaz mı? Benim işlerim var.

Ne işiymiş?

Ne fark eder? Önemli işler! Tarçın topallıyor. Onu veterinere götürmeliyim.

Bir haftadır topallıyor zaten.

Ne olmuş yani?! Sence bir kedinin sıkıntısı, anneannenin işleriyle değiş tokuş edilmeli mi? O hala güçlü ve işlerini gayet yapıyor! Ama Tarçın sorumluluk taşımaz, onun için ben buradayım.

Kızlar tartışır, herkes bir yana dağılır, Ayşegül anneanneyi temizliğe giderken Meryem ise en gösterişli bluzunu giyerdi. Veli apartman önünde onu bekliyordu, Tarçın ise haftalardır bahaneydi, huyu buydu.

Liseyi de farklı şekilde bitirdiler: Ayşegül takdirle, Meryem ise vasat. Standart yani.

Meryemin meslek tercihi ise çocukluktan belliydi. Pastacılık hayali vardı. Pastaya ve süslü tatlılara tutkusu çocuk yaşta ortaya çıkmıştı. Adeta pastane vitrininin önüne mıhlanır, annesiyle babasını saatlerce bekletir, pasta alınmadan ayrılmazdı. Pastaların tadına değil, görüntüsüne hayrandı. Süslerine bayılır, eve gelince aynısını oyun hamurundan yapardı.

Kız kardeşlerin yolları yine ayrıldı.

Ayşegül, hasta olan anneannesine destek olmak için onun evine yerleşti. Üniversite de yakındaydı, herkes durumdan memnundu. Anneanne sevgiye, Ayşegül ise sabah bir saat daha fazla uyuma imkanına kavuşmuştu. Huzurlu bir yaşamı vardı ve ilk aşkı Harunu da anneanneyi ilk tanıtmıştı.

Gençler, yaşayın! Ev büyük, herkese yer var!

Küçük ve samimi bir düğün yaptılar, Ayşegül ve eşi anneannenin evine taşındı. Anneanne planını saklamadı:

Doğru olan bu, canım Ayşegül. Meryeme dedesinin odası, o küçük olan. Siz ve Haruna bu ev. Torunlarınızı göremeyecek olmam ise tek üzüntüm.

Ayşegülün ilk çocuğunu Keremi anneanne hem gördü hem de kucağına aldı. Kerem iki yaşındayken anneanne yaşamdan çekildi. Bir yıl boyunca inme sonrası ayakta kalmak ve konuşmak için çabaladı ama kalbi kaldıramadı. Ayşegül, onu toprağa verirken gözyaşlarına boğuldu.

Ayşegülün ailesi, annenin kararı karşısında tartışmadı. Çünkü Ayşegül bu evi hak etmişti.

Meryem de açıkçası bu olaya karşı çıkmadı. O sıralar yine bir aşka gömülmüş, miras kimin olacak umursamıyordu. Âşık olmak onun için her şeydi!

Ama bu aşk duygusu bile Meryemin sandığı bir aşk değildi. O, tutkunun ateşinde yanıyordu ama sevgilisi pek de yüzüne bakmıyordu. Aslında Meryemin gelip evini temizlemesini, yemek yapmasını, kıyafetlerini yıkamasını istiyordu, ama bir gece olsun yanında kalmasına bile izin vermiyordu.

Ben huysuz bir bekarım, Meryem. Alışmam zor.

Yarın sabahın sanatçısı gibi gözlerini devire devire ondan atölyesini toparlamasını ister, sonra:

Sanat, Meryemciğim, fedakarlık ister! Hayatımda o kadar çok şey var ki! Sevgi, sorumluluk, işler! Yorgunum!

Meryem ise başını onayla sallayıp kendi tuhaf portresinin atölyenin bir köşesinde tozlandığını düşünürdü. Daha önce kimse onun portresini çizmemişti. Bunun hatırası bile ona ilham kaynağı olma hissini verirdi.

O tabloyu, sevgilisine hamile olduğunu söylemeye gittiğinde, hatıra diye istemişti. O gün hayaller içinde yürürken, gökyüzü pırıl pırıldı. İçinde yeni bir hayatın büyüdüğünü hissetmek ona bir mucize gibi gelmişti.

Ama sevgilisi bir anda suratını asıp sözünü kesti:

Ne çocuğu ya? Delirdin galiba!

O sahne öyle hızlı ve soğuk bitmişti ki; Meryemin hayalleri, kırık cam gibi binlerce parçaya ayrıldı. Onun kırılan gururunu tamir etmek mümkün olmadı. Susup başını eğdi, sadece portresini istedi:

Hatıra olarak…

İzni lütfederek verdi adam. Meryem ise o akşam resmi parçalara ayırıp tekrarladı:

Benim yine olacak! Senin ise asla!

Sevgilisinin akıbetini bilmedi; umursamadı da. Dertleri başından aşkındı. O hayalini kurduğu çocuk doğdu ama annesini çok da mutlu etmedi. Oğlunda babasının dehasını aradı, bulamadı. Oğlu Yusuf sakin, içine kapanık bir çocuktu, resimle ve yaratıcılıkla ilgilenmiyordu. Mahallede top oynar, satranç kulübüne giderdi. Kendi kulübünü bulmuş, annesinin Orda ne işin var? sorularına omuz silkerdi:

Ne var orda? Neyini seviyorsun? Çok sıkıcı!

Yusuf ise hiç sıkılmazdı. O karmaşık oyun, ona basit ve zarif bir dansı hatırlatırdı. Özellikle bir satranç hamlesi üzerinde düşünüp, odada bir başına döner, kafasında çalan müziğe ayak uydururdu. Bunu annesi görmeden yapardı ancak; dans etmesini annesi hoş karşılamazdı.

Oğlan adamı dans etmez! Kes şunu!

Onu bu dünyada anlayan tek kişi, kuzeni Melisti. Annelerinin gergin ilişkisi ona tuhaf gelse de, babaannesi “akrabadan vazgeçilmez” derdi hep. Yusuf, neden annesi Ayşegül’ü anlamıyor, bilmiyordu ama bu sözleri aklında tutardı. Kuzeni Keremle arası sakindi, Melis’i ise seviyordu. Melis onun ruhuna dokunmanın yolunu bulmuştu. Yusuf ona satrancın melodisini, hayallerini anlatırdı.

Duyuyor musun? diye sorardı Melis büyülenmiş gibi.

Duyuyorum. Çok ama çok güzel bir melodi…

Ben de galiba duyuyorum. Bak göstereceğim!

Ve Melis odada dönüp kardeşinin hayaline can katmaya çalışır, Yusuf da anlar: yalnız değilim, onu hep anlayan birisi var.

Ama çocuklar kiminle görüşeceklerine kendileri karar veremez. Bu ebeveynlerin keyfine bağlıdır çoğu zaman. Meryemin ise keyfi sık sık değişirdi. Ablasıyla tartışınca, oğluna kuzenleriyle görüşmesini yasaklardı.

Yusuf tepkisiz kalamazdı, kendi yöntemlerince karşı çıkardı: İsyanlar, yemek yememe grevleri. Çünkü bilirdi ki annesi sonunda pes edip:

Of, canın ne istiyorsa yap artık! Yeter ki sızlanmayı bırak!

Meryemin ablasıyla kavgalarının nedenini Yusuf uzun süre bilmedi. Meryemin yeni bir aşkı bitip de babaanne evinin ablasına kaldığını öğrendiğinde işlerin rengi değişti.

Bu adil değil! Ben de onun kadar torunum!

Meryem, ben bunu hiç istemedim! Bak istersen evi satalım, parayı bölelim! Kavga etmek istemiyorum!

Hayır! Seni istemiyorum! Babaanne hep seni daha çok sevdi! Doğru düzgün sevilmedim ki hiç; kimse samimi olmadı benimle!

Meryem, haksızlık ediyorsun! Ya ben? Ya annemiz, babamız?

Bana değer verildiği yok ki! Benim için ailenin ne anlamı var?

Meryem…

Bitti! Daha fazla duymak istemiyorum!

Küskünlük bir kez girdi mi, orada gıcık gıcık güler, iki taraftan da eski dertleri, unutulmuş kavgaları bulur, kök salar.

Bak şimdi Meryem, hatırlıyor musun? Ayşegüle aldıkları oyuncağa çok özenmiştin, çünkü seninkinin elbisesi yeşildi, onunki pembeydi… Çok önemsiz gibi, ama işte hayat, böyle şeylerden örülüyor! Bütün o oyuncaklar, eski kıyafetler, hayalini kurduğun ve Ayşegüle alınan ruj, Harun, o ayrı ev, güzel bir iş, iyi çocuklar – hepsi tuğlalar, Meryem! Hayallerinin evini bunlarla kurdun; ama o ev yamuk yumuk, eksik ve boş. Çünkü seni mutlu edecek şeyler bir türlü sana değmedi, Ayşegüle nasip oldu! O senden iyi mi? Tabii ki hayır! Çünkü onda asıl olan yok! Uçmak, hayal etmek, hayatı dibine kadar yaşamak yok! O ne anlar aşktan? Onun aşkı hayal gibi, mutlu olacağı tek kişi Harun sanıyor. Senin bildiğin aşk ise başka bir şey! Aşk uçmak, aşk yaşamak! O anahtarlar kimde acaba? Ayşegülün haberi bile yoktur o anahtarlardan!

Ayşegülün de kızgınlığı olurdu bazen ama onun geçmiş kırgınlıkları az, ruhu farklıydı. Meryeminki örgülü, sarp bir yuva gibiydi; Ayşegülünki ise iki çarpık dal parçası gibi. Üflesen dağılacak. Ve Ayşegül hep üflemeye uğraşırdı, sırf Meryemle aralarındaki bağı koparmamak için.

Ebeveynler art arda vefat etti, sanki sözleşmiş gibi aynı yıl. Gözyaşıyla sırılsıklam oldular.

Ayşegül, nasıl oldu böyle? Daha çok gençlerdi! Yaşayacak çok şeyleri vardı!

Meryem, kader işte. Sağlık dediğin her zaman koruyamayacağın bir şey. Yaptığımızı yaptık, kalan elimizde değil… Ayşegül, kriz geçiren kardeşini sıkı sıkı sararak sakinleştirmeye çalıştı.

Bu doğru değil! Adil değil!

Hayat hiç de adil bir şey değilmiş galiba. Sanırsın ki hak ettiğin kadar verecek. Ama öyle olmuyor…

Tabii! Haklısın! Maddiyatta işler başka…

Varis hakkını ablasına bırakmak bir süre nefes aldırtmıştı Ayşegüle. Meryem ferahlamış, anne-baba evinin işlemlerine başlamıştı.

Sen onu da alırsın sanmıştım…

Meryem, başlığını düzeltirken, Ayşegüle bakmadan bunu söyledi.

Noter önünde, Harunun onları almasını beklerlerken…

Neden böylesin Meryem? Biz yabancı mıyız?

Bilmiyorum, Ayşegül. Sanki yakınız, ama hiç anlamadınız beni.

Sen de beni… Fark eder mi bu kadar?

Nasıl etmez! İnsanlar birbirini anlamıyorsa niye yanyana durur ki?

Belki anlamak için bir şans versinler diye mi? Hiçbir şey kolay gelmiyor ki! Sen daha iyi bilirsin!

Keşke! Doğru, senin hayatın kolay! Kocan, yuva, çocuklar… Ben ise hep yalnız!

Haksızsın Meryem… Peki ya Yusuf?

Yusuf kendi başında! Zaten büyüdü. Ben hiç göremiyorum, çalışıyorum sürekli, o da ya sizde ya bir yerde!

Bizim evimizde huzurlu.

Al işte! Ben de diyorum ki, beni kötü anne mi sanıyorsun? Ne yaptım sana da böyle konuşuyorsun?!

Meryem, ağlama! Ben ne zaman kötü anne dedim? Uydurma, lütfen!

Görüyorsun ya! Hep sen mükemmelsin; senin çocukların harika, ben ise… Ben değilim! Yusuf da öyle! Evinizde oturmaktan bana gına geldi diyorsun!

Amanın, Meryem! Duyuyor musun kendini?

Harun geldiğinde, Ayşegülü ağlar buldu.

Neden bana böyle davranıyor? Neden?

Harun onu sarıp sakinleştirirken, hafifçe mırıldandı:

İnatçı işte. Hayat yeterince sarsmadı hâlâ.

O sözü duyan Ayşegül gözyaşını aniden sildi:

Sakın böyle deme! Olur da başına bir şey gelir Harun, ona çok acıyorum.

Bu güzel işte!

Ne güzel?

Acıdığın. Kim ona gerçekten değer veriyor, henüz farkında değil. Belki hiç de anlamaz.

Olsun! Yine de kardeşim o! Ve sevmeye devam edeceğim! Çünkü başka kimse yok! Yusuf daha çocuk

Kötü bir barış, iyi bir kavgadan iyidir Ayşegül, kardeşiyle mümkün olduğunca barışmak için elinden geleni yaptı. Aradaki bağ epey yıpranmış, kopacak kadar incelmişti. Ama o bağı koparmayı göze alamadı.

Meryemin hayatına erkekler gelip gitti, iz bırakmadan, sadece daha çok üzüntüyle geride Meryem kalarak… O ise, sevgilisini mutlu etmek için ne istese yapardı. Ne istiyorsa onunla ilgilenir, onun hobisini öğrenir, yanında olmaya çalışırdı.

Yusuf ise annesinin bu ilişkilerinde çoğunlukla Ayşegül’ün evinde kalırdı. Harun da Ayşegül de ona adeta öz oğulları gibi davrandı. Keremin odasındaki ranzanın üst katına yerleşen Yusuf ve Kerem bilgisayarda uzun saatler birlikte oyun oynar, odadan şu çığlıklar yükselirdi:

Melis! Hile yapıyorsun! Hadi beraber oynayalım! Sana karşı oynamak, kendine haksızlık!

Ayşegül, kardeşinin oğlunun başarılarından bahsederken üzülürdü:

Çok zeki bu çocuk, Meryem! Bir matematik okuluna geçse keşke.

Böyle iyi işte. Keremle aynı okulda olması işime geliyor. Ne durumda olduğunu senden öğreniyorum…

Eve gidip gelmesi zor oluyor. Burada uyuyunca dinleniyor.

O zaman bir süre sende kalsın. Malum, ben yeni bir düzene girdim.

İyi. Kalsın.

Sağ ol! Efe harika biri! Yusuf’u çok sevdi, bir an önce aile olmak istiyor!

Teklif etti mi?

Henüz etmedi. Ama o yolda… Lütfen karışmayın! Bu benim mutluluk şansım!

Elbette, Meryem.

Ayşegül gönülsüzce razı gelirdi. Kardeşinin sevgilisine bir türlü ısınamamıştı. Biraz kendini beğenmiş, alaycı ve garip bir mizahı vardı adamın. Esprileri bazen öyle kırıcı veya belirsizdi ki, insan neye uğradığını şaşırıyordu. Yusuf ise annesinden tümüyle kopup Ayşegül’ün evinde zaman geçirmekten keyif alıyordu.

Ayşegül sevgili Yusufu hep korudu, Meryemle kavgadan kaçınmaya çalıştı, ama felaket gecikmedi; çünkü Efenin asıl niyeti belliydi.

Efe’nin, Meryem’e anne-baba evini satmayı dayattığını Ayşegül tesadüfen duydu.

Bir gün işten eve geldi, antrede dağılmış çocuk ayakkabılarını gördü. Kerem’le Yusuf’un çamurlu botları yan yana, toz-toprak içinde duruyordu.

Çocuklar! Kim evde? Bu ne rezalet?

Melis, garip bir şekilde erkeklerin odasından kafasını uzattı, kapıyı kapattı.

Anne…

Ne oldu kızım? Ayşegül paniğe kapıldı, kızının yüzü tuhaftı.

Anne, sakin ol tamam mı? Şey…

Neymiş? Anlat Melis! Aklım çıkacak!

Yusuf… Melis birden ağlamaya başladı, küçük bir çocuk gibi Ayşegülün eline sarıldı. Endişelenme lütfen, buz koyduk, çok işe yaramadı…

Devamını dinlemeden, kızını sarıp bıraktı.

Nerede?

Yusuf ranzanın üst katında, duvarı yüzüne dönmüş, Melisin verdiği buz torbasını yanağında tutuyordu.

Yusufiğim! Ayşegül fısıldadı. Ne oldu oğlum?

Hiç…

Sesi buruk ve kırgındı. Normalde Yusuf dertleşmeye açıktı, özellikle Ayşegülle sırdaşı olmuştu. Şimdi içine kapanmıştı.

Ayşegül ranzanın merdivenine çıktı, Yusufun başını okşadı.

Hadi gel konuşalım, lütfen…

İstemiyorum!

Bu ciddi bir işti. Ayşegül inip kapıyı kapattı, çocukları mutfağa yolladı:

Hadi, aldığım market poşetlerini yerleştirin. Ben geliyorum.

Hızla üzerindekileri değiştirip çocuk odasına döndü, kapıyı çekip ranzanın üstüne tırmandı, Yusufu yanına aldı. Yavaşça şişen gözüne dokundu:

Efe mi yaptı?

Cevabı belliydi. Yusuf hıçkırıklarla Ayşegüle sarıldı; hiç utanmadan ağladı, çünkü o anlayacak tek kişiydi. Bir annenin elini tutmak isterken, bir adam gelip de ona vurmuş, annesinin kolunu bükmüştü.

Bana akıl mı vereceksin sen?! Sen kimsin ki? Burnunu sil! Büyüklerin işine karışma!

Bu Efe bambaşkaydı. Maskesi düştü. Yusuf artık biliyordu: Bu adam annesini gerçekten sevmiyordu, sadece işine bakıyordu. Melisin sözü aklına geldi:

Sevgi belli olur Yusuf. Zor mu sence?

Çok zor…

Ama sen müziği görüyorsun.

Görüyor muyum?

Yani, hissediyorsun, işte… Sevgi de öyle; duyarsın ve bir sonraki adımı bilirsin…

Herkes anlamaz galiba…

Sence annen bunu görmüyor mu?

Ne görüyor, ne duyuyor. Çok istiyor ama olmuyor işte.

Yazık ona…

Bana da!

Yusuf, annesini korumaya çalışırken Efenin öfkesiyle yere yıkılmıştı. Ardından annesi sadece fısıldamıştı:

Yusuf, neden böyle yaptın?

Devamını dinlemedi. O hırs, bir cam parçacığı gibi yüreğini delip geçti. Yusuf güç bela ayağa kalktı, kendi odasına gidip ağlamaya başladı. Ona ağlamak yasaktı, Erkek adam ağlamaz derdi Efe. Her duygu çıkışında:

Ne ağlıyorsun? Erkek gibisin, hadi toparlan! Odaklan!

Biraz sakinleşince ranzasına kitap defterlerini, Ayşegülün hediye ettiği yeni sweatshörtü koydu ve ablasına gitti. Orada utanması gerekmezdi.

Ayşegül her şeyi dinler dinlemez hemen kız kardeşini aradı. Telefonda uzun uzun çaldı ama Meryem açmadı. Harunu aradı:

Neredesin? Güzel, yukarı çıkma! Meryeme gidelim, hemen geliyorum!

Çocuklara Yusufu yalnız bırakmamalarını söyleyip evden fırladı.

Ne oldu? Harun sordu, biner binmez.

Yolda anlatırım. Hadi gidelim!

Meryem bahçede ağlıyordu; Efe eşyalarını toplayıp son bir azarlamayla çekip gitmişti.

Anlamıyorsun! Ben onu seviyorum! diye bağırıyordu, Ayşegül’ün sözlerine cevap vermiyordu.

Kimi seviyorsun Meryem? Oğluna el kaldıran bir adamı mı?! Hiç mi aklını kullanmıyorsun? Yeter artık! Ben senin mutluluğunu aramanı anlıyorum ama Yusufun ne günahı var? O senin evladın!

Zaten o benim değil, senin oğlun oldu! Hep onda yaşıyor! Bana selam bile vermiyor! Tüm sorunlarımız senin yüzünden! Her şeyimi aldın!

Neyimi aldım?!

Hayatımı! Anahtarlarımı!

Ne anahtarı?

Ayşegül, bir an afalladı ve kendini, kardeşiyle birlikte dışarıdan görmeye başladı. Bağırıyorlar, kavga ediyorlar Ebeveynleri bunu mu isterdi? Anneanneleri onları buna mı alıştırmıştı? Aralarındaki ip kopmak üzereydi sanki. Bu doğru muydu?

Sesi birden sakinleşti; yumuşakça sordu:

Hangi anahtarlar, Meryem? Ne demek istiyorsun?

Mutluluğun anahtarları… Senin elinde onlar! Benimse hiç yok!

Ayşegül işte o zaman anladı kardeşini. Birkaç derin nefes aldı, yaklaşıp Meryemi kollarına aldı. Tıpkı anneleri gibi sımsıkı sarıldı.

Gel buraya! Ah güzel kardeşim… Ben sana…

Salak diyorsun değil mi? Meryem itiraz etmeye çalıştı ama Ayşegül bırakmadı.

Hayır! Ne hayali! Sadece çok kırılgansın ve sevgiye hep açsın Bunu anlarım. Ama anlamamı bekleme ki, bir başkasına oğlunu değişebilirsin. Bu yanlış ve bunu biliyorsun. Anahtarlar… Ben senden hiçbir şey almadım! Kendi anahtarlarım bile karışık. Seninkini niye isteyeyim ki? Ama aramızda da fark var.

Ne farkı? Meryem gevşedi, ablasına sarıldı, gözyaşını omzunda sakladı.

Sen anahtarlarını hep birine teslim etmek istiyorsun, ben hep kendimde tutuyorum.

Hangisi daha doğru sence?

Bilmem. Zaman gösterir.

Zaten gösterdi… Ben kimseye lazım değilim!

Bana lazımsın. Yeterli değil mi? Yusufa da! Yetmiyor mu?

Bilmiyorum…

En azından bununla başla. Gerisi zamanla gelir.

Ya gelmezse?

O zaman o anahtarlar yanlış kapıyı açmaya çalışıyor demektir. O kapı açılmaz; belki gerçekten sana uygun kapı da hep kapalı kalır, koridorda ömür geçirirsin. Bunun için mi dünya geldi?

Hayır!

Aferin! Yavrumun yanına gidelim mi?

Beni affetmez ki…

Ah Meryem! Yusuf hayattan senden daha çok şey biliyor; ama asla kolay olmayacak. Çok kırgın sana.

Biliyorum…

Haydi o zaman, çocuk mu anne misin? Yoksa başkasının teyzesi mi?

Ayşegül!

Eee? Hadi, araca geç! Harun, mendil versene; torpido gözünde var. Üstünü başını düzelt! Hadi gidiyoruz! Çocuklar bekliyor!

Yusufun bir üvey babası nihayet olacak, ama çok sonra. Meryem ise sonunda hep hayalini kurduğu şeye kavuşacak. Oğlu Ayşegülün yanında kalacak, ama Meryem onu sevip beklediğini hissettirecek. Meryemin hayatına giren adam, ondan çok daha olgun ve sabırlı çıkacak. Yusufa zaman tanıyacak ve yavaş yavaş gerçek bir baba-oğul bağı kuracaklar.

Ve bir gün, göreve giderken trende veda ederken, Yusuf sımsıkı ailesine sarılıp üvey babasının elini sıkacak.

Anneme iyi bak olur mu?

Uzun boylu, hafif kır saçlı adam ciddiyetle başını sallayıp elini tutacak:

Sen de kendine iyi bak oğlum! Biz seni bekliyoruz!

Biliyorum!

©

Yazar: (aslına uygun şekilde Türkçeye adapte edilmiştir.)Ayşegül trenin ardından el sallarken, Meryem sessizce oğluna bakıyordu. Yıllarca peşinden koştuğu bir huzur anıydı bu: Ne ablasının, ne oğlunun, ne de artık kendisinin kimsenin anahtarında gözü yoktu. Herkes kendi kapısını açmaya hazırdı.

Gözlerinde dolan yaşları silerken Meryem, içinden sessizce fısıldadı: Artık bir kapıdan geçmeye hazırım. Çantasının fermuarını, yıllardır sakladığı paslı bir anahtarı avucuna alarak kapattı. O anahtarın kime ait olduğunu hiç kimse çözmemişti belki kapısı sonsuza dek kapalıydı, ama Meryemin artık bir anahtara ihtiyacı kalmamıştı. Kapılarını açmak için yalnızca bir adım atması gerekiyordu. Ve o da adım atmaya karar verdi.

Ayşegül kardeşinin yanına geldi, elini tuttu. Hayatlarındaki bütün kırgınlıklar ve eksik kalanlar arasında usulca anlaşılmış bir huzur yayıldı; çünkü onlar, birbirinin kapısında beklemeden, beraber yürümeyi öğrenmişti.

Güvercinlerin peronda yükselen kanat sesleri arasında Melis, Kerem ve Yusuf koşup geldiler. Yusuf annesinin elinden tutarken, gözlerinde hafif bir mahcubiyet, ama derin bir güven vardı.

Anne, sen de geliyorsun değil mi?

Meryem başını salladı. Artık, bir kapıda beklemek yoktu. Artık, cevap bir anahtara değil, bir adım atmaya bakıyordu.

Hepsi birlikte yürürken, Meryemin kalbinde ilk kez o eski yankı yerine yepyeni bir melodi çaldı: Sevgi, bazen kayıplarımızdan, bazen yanlış kapıların ardında bıraktıklarımızdan geçerek ama en çok kendimize verdiğimiz şanstan büyüyordu.

Ve o gün, Meryem anahtarını usulca cebine koyup ilk defa ellerini özgürce uzattı sevdiklerine.

Hayatın kapısı, o anda büyük bir sesle açıldı.

Rate article
Lifequest
Anahtarlar