Hayatımız boyunca bize hep En iyisi çocuklara denildi. Kendi ihtiyaçlarımızdan, uykumuzdan, yeni bir çift ayakkabıdan bile vazgeçtik; yeter ki onlar özel ders alsın, iyi üniversitelerde okusun, gösterişli düğünleri olsun.
Benim adım Sevinç Yıldız. Altmış dört yaşındayım. Yedi yıldır dul bir kadınım. Rahmetli eşim Haluk, mühendis olarak uzun yıllar çalıştı; eski toprak bir insandı. O vefat ettikten sonra, Ankara’nın göbeğinde, büyük ve ferah bir üç odalı apartman dairemde tek başıma kalmaya başladım.
Biricik oğlum Cem büyüdü, terbiyeli ve iyi kalpli bir adam oldu. Otuz beş yaşında ve Elif adında hırslı, ne istediğini iyi bilen, güzel bir kızla evli. Bir de torunum Arda var, çocukları dizlerinin dibinde büyütüyorlar. Kendileri Mamakın kenar mahallesinde iki odalı, daracık bir evde oturup sürekli para sıkıntısından yakınırlar.
Ben de iyi bir anne olmaya çalıştım her zaman. Kocaman dairemde, yüksek tavanlarda yankılanan sessizlikte düşüncelere dalardım: Ben tek başıma bu kadar yer ne yapacağım? Sadece mutfakla yatak odası arasında gidip geliyorum. Ama çocuklar orada, daracık evlerinde birbirine girmişler.
Bir pazar günü sofrada şöyle dedim:
Cem, Elif. Gelin aynı evde oturalım. Siz buraya taşının; Ardaya dedesinin çalışma odasını oyun odası yaparız. Kendi evinizi kiraya verirsiniz, borcunuzu daha çabuk kapatırsınız. Ben zaten sade bir yaşantı istiyorum, bana tek yatak odası yeter. Hatta ileride miras işleri çıkmasın, şimdiden tapuyu sana devredeyim Cem, ne önemi var; sonuçta ailemiziz.
Bu sözü hayat boyu ödeyeceğimi nereden bileyim…
Oğlum birkaç dakika için nazlansa da, Elifin gözleri hemen parladı. Bir hafta sonra noterdeydik. Tapu devrini yaptım, doğduğum ve yıllarca ilmek ilmek kurduğum o evi, eşimle tuğla tuğla güzelleştirdiğimiz yuvayı kendi ellerimle verdim onlara. Yaşlılığımı aile sıcaklığında geçireceğimi sanıyordum.
Bir ay içinde taşındılar. Başlangıçta her şey çok güzeldi. Ortak yemekler, torunumun kahkahaları Ama sonra, işte klasik yavaş yavaş gönderme süreci başladı.
Önce Elif, rahmetli Halukun kitaplarının çok toz tuttuğunu, Ardanın bu yüzden allerji olabileceğini söyledi. Ben sağlık ocağındayken tüm kitapları toplayıp, yıllardır yazlığına attıkları eski eve göndermişler.
Sonra en sevdiğim fincanı, bu mutfağın yeni modern havasını bozuyor diyerek kaldırdı Elif.
Oğlum da bir süre sonra söylenmeye başladı:
Anne, ne olur şu televizyonun sesini kıs; Elif işten yeni geldi, dinlensin.
Anneciğim, bu akşam arkadaşlarımız gelecek, sen odanda kalıversen olur mu?
Kendi evimde fazlalık, yabancı birine döndüm. Parmak uçlarımda yürümeye, mutfağa çıkmaya çekinir oldum. Adeta eve evsahibi gibi değil, kiracı gibi hissediyordum.
Ama asıl darbe Kasım ayında geldi. Elif ikinci kez hamile olduğunu açıkladı. Bir akşam Cem odama gelip gözlerini kaçırarak telefonda oyalanmaya başladı.
Anne… şöyle bir durum var. Bizim aile büyüyor, Ardaya bir oda yetmeyecek. Sana şehir gürültüsü, egzoz dumanı da ağır geliyor zaten. Şu Gölbaşındaki yazlık evde kalsan? Baharda güzelce tadilat da yaparız. Tertemiz hava, doğa… Sana da iyi gelir!
Sesim titredi:
Cem, hangi yazlık? Orası sadece yazın kalınacak bir yer! Kış kapıda, soba eski, su bile dışarıda! Orada yaşanır mı bu mevsimde?
Elif hemen öne atıldı:
Anne, elektrikli ısıtıcı alırız! Zaten torununuz için gerekli. Lütfen bencil olmayın. Artık bu ev Cemin, lazım olan odayı kullanmamız hakkımız!
Bir şey hissetmemeye başladım. İçimde buz gibi bir boşluk oluştu. İki valizimi toplayıp oğlumun arabasına bindim. Cem beni yazlığa bırakırken arabadan inip ucuzundan iki elektrikli ısıtıcıyı odaya koydu, elime beş bin TL tutuşturup hafta sonu ihtiyaçlarını getiririm diyerek gitti.
Hafta sonu gelmedi bile.
İlk gece dışarıda hava eksi ona düştü. Taş ev buz gibiydi. Isıtıcılar deli gibi elektrik çekiyor, yine de duvarlar soğuktan kırağı tutuyordu. Üç yorganın altında, montla yatarken ellerimde sıcak su şişesiyle uyumaya çalıştım.
Kanepede oturup, içimden azıcık çıkan buharı izlerken düşündüm: Kendi ellerimle mezarımı kazdım. Hayatımı verdim, ömür boyu emek verdiğim oğlum beni unutup, terk etti.
Çaresizlik ve soğuktan, verandadaki eski dolabı karıştırmaya başladım. Belki Halukun eski kalın bir kazağı çıkar dedim.
En üst rafta, eski bir bisküvi kutusunun içine saklanmış kalın bir zarf buldum. İçindeki belgeler rahmetli kocam Halukun adına düzenlenmiş banka dekontlarıydı. Üzerinde Halukun el yazısıyla bir mektup:
Sevinç Bu satırları okuyorsan, sanırım ben yokum ve sen de iyi niyetinle, saflığınla Ceme her şeyini verdin. Ben oğlumuzu ezelden beri biliyordum, Elifin etkisinde, kendini koruyamaz. Sen de hayır demeyi beceremezsin. O yüzden on beş yıl boyunca bulduğum her fazladan parayı gizli bir hesabımda tuttum. Sana hayat sigortası olsun istedim. Oğlumuza kuruş verme. Sadece kendin için yaşa. Bankanın kasasının şifresi evlenme yılımız.
Dekontlardaki rakamlar hayret vericiydi. Büyük meblağlar, neredeyse milyonlarca lira. Eşim Haluk beni kendimden bile korumuş.
Sabah ilk iş taksiyle şehre indim ve bankaya gittim. Her şey doğruydu, para beni bekliyordu. Kendi adıma yeni ve gizli bir hesap açtırdım. Evime -artık onların evi tabii- gitmedim, lüks bir emlak ofisine uğradım.
Bana merkezde, parkı gören, güzel tadilatlı bir oda bir salon lazım. Hiçbir krediyle uğraşmadan hemen almak istiyorum, dedim.
Ardından sağlam bir avukat tuttum. En iyisini, en pahalı olanını hem de. Belgeleri incelediğimizde, tapu devri sırasında noter minik bir teknik hata yapmış. Bir yazım yanlışı, eskiye dayalı mülkiyet işinden kalma detay Bu herhangi bir anda satışı ve devri yıllarca yokuşa sürecek, tapuya geçici şerh koyduracak ve açtığımız davada Yaşlı bir insanın hataen yanılgıya düşürülmesi tezini savunmamıza yarayacaktı.
Eve -eski evime- gittim. Cem ve Elif yeni kahve makinesinden kahvelerini içerken mutfakta buldum onları.
Kapıyı sertçe açtım, masaya dava dosyasının bir örneğini bıraktım.
Bu ne anne? dedi Cem rengi atarak.
Huzurlu günlerinizin sonu, oğlum, dedim. Bu ev artık mahkemelik. Satamaz, devredemez, çocuğu bu eve kaydettiremezsiniz. Bu dava yıllarca sürecek. En iyi avukatları tutacağım ve kanıtlayacağım; bana bunu siz yaptınız.
Elif ayağa fırladı:
Hakkınız yok! Biz aileyiz, oğlunuzun yuvasına dava açılır mı?
Ben oğluma değil, beni soğukta ölüme terk eden insanlara dava açıyorum, dedim buz gibi sesle.
Cemin gözlerinin içine bakarak ekledim:
Bir haftanız var. Toplanıp eski iki odalı kenardaki evinize geri dönün. Bunu yaparsanız davayı bırakır, evi resmi olarak üzerinde bırakırım. Ama burada bir daha asla yaşamayacaksınız. O evi başkalarına kiraya vereceğim.
Dört gün sonra taşındılar. Elif söylenip küfretti, Cem pişmanlık dolu gözlerle özürler diledi. Dinlemedim.
Şimdi altmış beş yaşındayım. Park manzaralı, yeni, ferah bir dairede yaşıyorum. Seyahat ediyorum, tiyatroya gidiyorum. Kendi rahatımı düşünüyorum.
O eski üç odalı evi de düzgün bir aileye kiraladım, her kuruşunu biriktiriyorum.
Oğlumla konuşmuyorum. Elbette acı veriyor. Bazen geceleri ağlıyorum, Cemin çocukluğunu hatırladıkça. Ama acı bir gerçeği öğrendim: Fedakarlık, çocukları minnettar yapmıyor, onları bencilleştiriyor. Tüm varlığını onların ayaklarının altına serersen, seni paspas gibi görüyorlar.
Haklıymış rahmetli eşim. İnsan, en çok kendisine güvenmeli.
Peki sizce ben doğruyu mu yaptım? Oğlumu ve gelinimi kendi ellerimle verdiğim evden çıkardığım için suçlu muyum, yoksa kan bağı daha mı önemli? Siz malınızı, mülkünüzü hayattayken çocuklarınıza devreder miydiniz?



