– Ve Sakine Hanım’a muzları unutma! Büyük değil, küçüklerden al, hep onları ister! Geçen sefer ne aldın belli değil! Elif! Böyle olur mu hiç? İnsanlardan bir şey rica edildiğinde yapmak bu kadar zor mu?
Elif Nur Demirtaş, büyük bir şirketin baş muhasebecisi, iki çocuk annesi ve kemikli bir evliliği olan mutlu bir kadın, derin bir iç çekti ve karşısındaki boşluğa başını salladı; annesinin onu görüp görmediğini önemsemeden. Asıl mesele oydu zaten çünkü Elif annesinin ona verilen talimatlara nasıl tepki verdiğini kesin olarak bildiğini sanıyordu.
– Başını sallama, yap işte! Sözde seni tanımaz mıyım ben? Kafanın içinde rüzgârlar esiyor! Elif! Artık büyü artık!
Elif tekrar başını sallamadı. Sadece, Tamam anneciğim, dedi ve telefonu kapattı.
Büyümek Tabii ki! Ne zaman? Kırkı geçti, halen büyüyemediğini hissediyordu bazen.
Çalışma gününün bitmesine yarım saat kalmıştı. Elif, rapor üzerinde yoğunlaşmaya çalıştı ama zihninin başka şeylerle dolup taştığını fark etti. Genelde bunlar iyi şeyler de değildi. Halbuki Elif tertemiz bir kızdı, annesinin deyimiyle.
– Elifimiz zeki ve duygulu bir kız! Çok iyi kızdır!
Küçükkken bu sözler ne güzel gelirdi kulağına. Saçında kocaman kurdeleler, fırfırlı eteklerle, tam bir masal kızıydı.
Masal ama haylaz bir masal! Çünkü annesi onu kreşten alırken sevimli bir kız yerine, başka bir Elif bulurdu karşısında.
– Elif! Kafanda ne var öyle?
– Kuş yuvası! Dilek Hanım böyle dedi. Dedi ki, sessizce dursam kuş gelir, yavrular da yapar orada. Saçlarımın da bir işe yaraması lazım, değil mi?
– Peki kurdeleler nerede?
– Hatırlamıyorum. Birini Barış aldı, ona gemisine halat lazımmış. Ee, annesi ona bir leğen, bir gemi yapmış. Bugün gösterdi. Leğende suya koydu, yüzdürdü! Çok güzeldi!
– Diğeri?
– Işıla verdim galiba, ama ne yaptı bilmiyorum. Anne, rüzgâr neden eser?
– Elif!
– Ne var?!
– Böyle saçma sapan sorularla başımı ağrıtma! Zaten beynim zonkluyor!
Elif susar, eve kadar annesine göz ucuyla bakardı. O başı hep ağrırdı; ya bir gün tamamen ağrırsa ve atılacak kabuklardan farksız olurdu?
Hayal gücü Elifte sonsuz, eve vardıklarında gözleri dolar, sonra sessizce hıçkırır, sonra da komşunun Karabası gibi ulurdu.
Karabas, çok akılsız bir sokak köpeğiydi; ama en büyük felaket, sahibi, mahallenin muslukçusu Hüseyin Amca, delirmeye başlarsa başlardı: O zaman köpek, günlerce hiç susmadan ulurdu. Herkes isyan eder, çocuklar yalvarırdı, Anne, onu alalım! diye. Büyükler şikâyetçi olur, muhtar çağrılır, ama Karabas orada kalırdı. Bir gün, sahibi hastaneye kaldırılırken, Karabas, apartman kapısında sessizce oturdu ve bir daha ulumadı. O gün evde olan herkes anladı ki, artık bir devrin sonu.
Hüseyin Amca iyi bir insandı. Herkese yardıma koşardı. Yalnızca zaafı vardı, annesi Elifin deyimiyle, Zayıf iradeliydi.
O gün Elif, annesiyle birlikte doktora gitmek için evde bırakıldı, Karabası, köşede kıpırdamadan, gözleriyle uğurladı. Annesi köpeği okşadı ama Karabas kımıldamadı. Sonra döndüler, Elif Karabası aynı yerde buldu ve sanki ağlıyormuş gibiydi.
– Anne, köpekler neden gözyaşı dökmez?
O kadar basit olan bir soruda ne vardı bilmiyordu. Ama annesi birden irkildi, köpeği kucağına aldı:
– Karabas… Karabaşım… Hadi benimle gel. O artık dönmeyecek…
Köpek anlayıp anlamadı, Elifin aklı yetmedi. Annesi cevap beklemedi zaten, Karabas’ı kucağına aldı; Elif’i de peşine takarak eve götürdü, Bir güzel yıkanalım şimdi, dedi.
Böylece Karabas, Elif’in köpeği oldu. On yedi yıl daha yaşadı; Elif okula gitti, hatta evlendi. Bir daha Karabas asla ulumadı. Yemeğini yedi, patilerini yıkattı, birlikte yürüyüşe gitti, ama asla sesi çıkmadı. Son nefesinde ise, öyle insan gibi, Elifin gözyaşlarıyla ıslanan eline burnunu koyup, huzurla gözlerini kapadı.
Elif, bir daha hiç köpek almadı. Çocukları ne kadar istese de; Karabasın gözlerine bakıp vazgeçiyordu.
Çoğunlukla Elif mutlu bir çocuktu. Anne, baba, iki dede, bir kulaksız tavşan oyuncağı, bir de pazar sabahları annesinin pişirdiği nefis krep Bir de babaannesi Sultan Hanımın yazlık evi vardı. Elif, annesiyle nadiren giderdi oraya. Bunun nedenini o zaman bilmiyordu; sırdı bu, sırlar da çocuklara anlatılmazdı. Orda herkes eğlenirdi, bir tek annesi değil; ama Elif o yıllarda bunun farkında değildi.
Bir de anneannesi Sakine Hanımla deniz gezileri vardı ki, Elif onları çok severdi. Çünkü anneannesinin yanında konuşulmayan, utanılan hiçbir şey yoktu. Her soruyu sorabilirdi ve Sakine Hanım da usanmadan cevaplardı. Tabii, bu yüzden annesinden epey azar yerdiler.
– Aman Allahım anne! Ne oldu şimdi? Elif daha küçücük! Zaten anlamaz ki!
– Sen de küçüktün, anlamaz mıydın? Elif de sana çekmiş, anında anlıyor!
Elif gülmekten kırılırken, annesinin yüzü kıpkırmızı kesilirdi. Doğrusu, anneannesi anlattıklarının yarısını anlamazdı; ama, dinlemek o kadar hoşuna giderdi ki, belki de bir gün Büyükler neden bazı şeyleri sakları sorayım diye aklına koymuştu.
Vaktiyle Elifin kafasında önemli soru işaretleri oluşmuştu.
Büyüklere göre, Elif duymasın diye ne yaşandıysa gizlenmişti. Ama bazen kapalı yatak odasının kapısından tartışmalar, ardından da annesinin ağlayışı gelirdi. Babaannesi Sultan Hanım misafirliğe gidildiğinde dudaklarını büker, Elifin annesinin gözlerinin içine bakmazdı. Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi Elif annesini mutfağa yemek pişirmeye çekerdi.
– Anne, hadi gel! Anneanne sana öğretsin. Sen de bu keki evde yaparsın. O kadar güzel ki, sen yapamıyorsun.
Annesi elini Elifin elinden çekip başını sallardı:
– Hayır…
Büyüklere göre, bunların nedenleri vardı ama açıklanmazdı; çocuk ne anlasın tartışmadan… Sonradan Elif fark etti ki; sadece kan bağı akrabayı akraba yapmaz. Kimi asla içselleşmez birbirine.
Elifin anne ve babası Elif on yaşındayken boşandı.
Doğum günü partisi sırasında kapı şiddetle çarptı. Annesinin huzursuz bakışına karşılık:
– Her şey bitti işte…
diye cevap geldi.
Durumu Eliften çok iyi anlayan Karabas, annesinin yanına yaklaşıp dizine başını dayadı. Elif salonun öbür ucuna seslenen arkadaşlarının yanına koştu, Az kaldı, pasta geliyor! diye bağırarak. Sonra tekrar mutfağa annesinin yanına gittiğinde, köpek ve annesinin yan yana, öylece bir yere baktıklarını gördü. Anne, pasta hazır mı? diye çekinerek sordu, annesi irkilerek başını kaldırdı ve,
– Elbette! Hemen getiriyorum! Sen misafirlerinin yanına git!
Sonra birkaç dakika içinde annesi, odanın ortasında yepyeni bir gülümsemeyle pastayı getirdi.
Herkes dağıldığında, Elif annesinin yanına oturdu, annesi ona bir kaşık uzattı:
– Güzel olmuş mu pasta? Aman boş ver diyetleri, Elif! Hayatı da boş ver! Bir gün Bizim Sokağın da bayramı olur!
Annesinin hangi bayramı kastettiğini Elif daha sonra da hiç anlamadı. Hele de babadan gelen nafakanın, sadece büyüyen bir ergenin daracık gardırobunu değiştirirken yetmediğini hesaba katarsak, bayramlar gitgide azaldı onların evinde. Doğum günleri ve yılbaşı dışında annesi asla kendisi için kutlama yapmadı.
Sakine Nine, Elifin yanında konuşmaktan asla çekinmezdi.
– Kızım, kurtar artık kendini! Hayatını kur!
Ama Elif annesinin bu laflardan ne kadar rahatsız olduğunu fark etmişti.
– Yeter artık anne, yeter.
Büyüdüğünde Elif düşünmeden edemezdi; annesi kendisini bir kadından çok anne olarak kabul etmese, belki başka bir hayat yaşar mıydı? Yeni bir evlilik? Kardeşi olsaydı nasıl olurdu? Annem hastalıktan yakınmak yerine gülseydi…
Gerçekte ise Elifin annesi uzun zamandır gülmeyi unutmuştu. Giderek katılaşmıştı, Elif de çoğu zaman kendini tutabilmek için zorlanırdı. Tartışmalar bazen gençken kaçınılmazdı, ama Karabas bir şekilde oralarda olup sessizce dişlerini gösterir, Elif de çenesini kapayıp geri adım atardı. Çünkü Karabas bir defa acı ısırdı, Elifin ayağında mavi noktalar kalmıştı. Ama unutmadı: Sözü, işi bilen kadına karşın kulağını çekmek gerekirmiş.
O yıllarda anneannesi çok şey aydınlatırdı Elife:
– Annen öyle işte! Hele ki kadın sevilmezse böyle olur.
– Peki, biz sevmiyor muyuz?
– O başkadır kızım. Kadın, kadın gibi hissetmeli. Onu çocuklar, anneler veremez. Bunu anlaman vakit alır. Dedeni kaybettim; kırk bile değildim. Flörtlerim oldu ama… Ne gülüyorsun kıza? Ben de gençken Aya bakıp dertlenirdim. Ben dedeni sevdim, hâlâ da seviyorum. Eve çiçek getirmeyle, her sabah aynı yastığa baş koymak biri olmaz. Sen de evlen, görürsün. Annen babanı delice sevmişti, inan bana. Zorlanacağını baştan biliyordu, neden kabul görmediğini anlayarak yaşadı. Ama tek bir şeye affetmedi.
– Neye?
– Aldatmaya Kusura bakma kızım, ama bunu bilmen gerek. Senin nefret etmeni istemiyorum, ama annenin ne yaşadığını bil. İnsanın içi paramparça edilirken yetersizsin denmesine dayanmak zordur. Baban kendi yolunu seçti. Sen de o karışımsın. Ne anneden, ne babandan vazgeçemezsin.
– Annem babam hakkında hiç kötü konuşmadı.
– Konuşmaz tabii. Akıllı kadındır. Söylese ne olacak? Babandır, senin için hep baban kalacak. O yüzden işleri zorlaştırmanın bir anlamı yok.
– Annem hâlâ seviyor mu babamı sence?
– Sanırım, evet. Belki de bu yüzden bir daha evlenmek istemedi…
– Anneanne, sence ben de… hayatımda birini sonsuza dek sever miyim?
– Bilmem ki… Allah sana hak eden birini nasip etsin de sen de öyle delicesine sev…
Elif, eşi Oğuzu tam da anneannesinin dediği gibi tanıdı. Üniversitenin ilk sınavına koşarken, uzun boylu, tipsiz birine çarpıp devrildi. Adamın yüzünü göremedi, ama sağlam kollara tutunduğunu fark etti. Biraz da şakacı sesiyle:
– Hanımefendi, çok acelecisin! Ya numaranı hemen söyle, ya uçup gideceksin!
Bunu hemen oracıkta vermedi ama sınavdan çıkınca, koridorda aynı genci görünce hiç şaşırmadı.
– Acelem yok, beklerim seni.
Üç yıl sonra evlendiler. Önce annesi ile oturdular, Elif bunun böyle gitmeyeceğini biliyordu.
Zordu; annesi Oğuzu kolay kolay kabul etmedi.
– Ne biçim meslek bu, bilgisayar mühendisi dedikleri? Bütün gün ekrana bak, ekmek arası götür. Yakında yanında bir fil de beslersin sen.
– Anne abartma! Bir dilim ekmekten mi kıskandın?
– Kıskanmadım, seni düşünüyorum. Çok ağlarsın sonra…
Ama Oğuz sabırla kayınvalideyi kendine ısındırdı. Yıllar aldı, neredeyse on yıl, ama sonunda Elifin annesi, Damadım altın gibiymiş, demeye başladı.
O yıllarda Elif ve Oğuz artık kendi evlerinde oturuyordu. Oğuz yeni bir yazılım şirketinin başındaydı, Elif ise gayrimenkul işleriyle koşturuyordu. Çocuklarla ya anneannesinin ya babaannesinin ilgilenmesi Elif’in şansıydı; ikisi de aklı başında ve sağlıklılardı.
İlk belirtiler Elif ikinci çocuğuna hamileyken çıktı.
– Elif sen ne sandın? Bir saatliğine çıkıp kayboluyorsun! Benim işim çok! diye sinirlenirdi annesi, Oğuzun bayıldığı tarhana çorbasını karıştırırken. Hazır! Şimdi ben gidiyorum! Bir daha da zamanımızı birlikte planla!
Elif, annesinin aşırı tepkisini anlamadı; çünkü doktora gitmesi gereken o bir saat, zaten planlanmıştı ve bir önceki gündü! Oysa annesi sanki bugünkü bir saatten bahsediyordu. Ve annesi muayene olmayı, ısrarlarına rağmen reddetti.
Oğuz’un desteğiyle, babası aracılığıyla eve uzman bir doktor çağrılatabildi.
– Size çok da iyi haberlerim yok. Kapsamlı bir inceleme gerek, ama görüldüğü kadarıyla zor bir süreç olacak.
Elifin elleri soğudu. Bu annesinin başına mı geliyordu? O daha çok gençti! Nasıl olurdu?
– Birçok sebep var. Bilmek ister misiniz? Belki sonuçlara odaklanmak gerekir.
– Çözüm var mı?
– Tıp ilerliyor ama sihirli çözüm yok. Yavaşlatmak, dayanmasını sağlamak elimizde.
Ve Elif o an anladı; bugün her şey değişecek. İstemese de, kaçış yoktu. Çünkü anneden daha yakın kim olabilirdi ki? Eşi, çocukları, babaannesi, babası evet, ama annesi başkaydı…
Evlerini yenileyip annesini orada yaşamaya razı etmek çok zor oldu, unutmayı tercih ederdi. Oğuz yeni evin kredisine girdi.
– Hallederiz, artık bir aradayız, gözün arkada kalmasın.
Elif ise gözlerini kapatıp “Güven” kelimesinin artık bir hayal gücü olduğunu düşünürdü.
Nitekim öyle oldu.
Annesi, şimdi aynı evde yaşadıklarını sürekli unutur, Kendi evime gideceğim! diye direttikçe,
– Anneciğim, odan koridorun sonunda.
– Benim kendi evim var! Neden burada kalayım? Konuk odasında ne işim var?
– Ama yarın bana lazımsın, çocuklarla kalacaksın. Bak, anneannen de hasta. Lütfen, kal bu gece.
– Pekâlâ Ama bu hep böyle olmayacak. Benim de şahsi hayatım var!
– Biliyorum anneciğim.
– Ne bileceksin Elif? Daha yaşın kaç!
Eğer babaannesi olmasaydı, Elif çok daha önce hiç dayanamazdı.
– Nine, gerçekten hatırlamıyor mu?
– O kadar değil Elifciğim. Özellikle eskiyi epeyce hatırlıyor. Benim bile unuttuklarımı hatırlıyor. Şimdi anlıyorum, ne kadar az zaman ayırmışım… Eskiden kreş, ilkokul, sonra iş Görüşmek mucize gibi bir şeydi. Ama senin annen… En büyük acım o. Şimdi her şey farklı olsaydı… Belki affedebilirdi, beni, babanı, hayatı… Kızıyor, bağırıyor ama bunlar boş. Annen bana bakınca anlıyor, canı acımıyor artık, bana gülümsüyor. Çok zor, kızım… Ama çok güzel de. Çünkü bir anne, evladının bir dakika da olsa mutlu olmasını ister. O anlarda genç, sağlıklı, her şey önünde; sevgi de var, sen de, daha acı tanımamış. Allahım nasıl dayanacağız buna, Elif?
– Bilmiyorum ninem… Hiç bilmiyorum.
Elif, babaannesinin, tek çocuğunun yavaş yavaş, elinden kayıp giden bir hayata göz yummasını izlerdi. Annesini, babaannesinin kollarında bulduğunda sessizce sorardı:
– Alayım mı yanına?
– Hayır. Bırak, böyle daha mutlu.
Bir yıl geçmeden babaannesi bu dünyadan ayrıldı.
– Elifim, annene hep iyi bak! Ben artık yapamam…
Elif, çatlamış dudaklarını ısırır, gözünde korkusu belli olmasın diye çabalardı.
– Onu kendin gibi düşünme Elif. Yaşlanınca insan yine çocuk gibi oluyor. Kalple yaşa, akılla değil. Eğer sinirlenmek istersen bağır, ama annene duyurma. Sonra gel bana dua et, onu her zaman sev, acı da, acıdığın kadar sevilmek ister insan… Söz ver bana.
– Söz veriyorum…
Kim bilir, Elif bu konuşmayı daha kaç kez hatırlayacak?
Yine saatine baktı; iç çekti, çantasına uzandı. Cüzdan, araba anahtarı, şemsiye. Tamam. Şimdi sırası. Büyük çocuğu antrenmandan alacak, küçük olanı okuldan, sonra markete uğrayacak. Muzlar alınacak: Sakine Hanımın sevdiği küçücük muzlar.
Çünkü ne zaman Elif, annesi için muz alsa, annesi bir anlığına sanardı ki, Sakine Hanım hâlâ yaşıyor. Belki de birkaç adım sonra, bakıcının şaşkın bakışına aldırmadan, salona açılan kapıdan girerdi. Ve odanın köşesindeki, hiç yakışmayan, ama evde olduğu sürece yerinden eden o koltukta, annesi:
– Elif! Şu kılıfı da temizle artık! Kaç kere dedim? Muz aldın mı? Anneannen birazdan gelir. Söylemişti.
– Tabii anneciğim! Sen otur, ben çay demleyeyim.
Ve koltuğun yeri dolardı; Elif annesinin ellerine başını koyar, annesinin katı ama bir o kadar derin bakışında huzuru bulurdu. Annesi şaşkınlıkla sorardı:
– Elif, saçların ne durumda? Fırçan nerede? Getir, seni tarayayım! Allahım, ne geç olmuş! Haydi, uyku zamanı. Sabah ne istersin kahvaltıya: irmik helvası mı, krep mi?




