Hayat Dersleri Melis İçin
Mete, sana söylemem gereken bir şey var, dedi Ayşegül, sesi titreyerek. Ellerini heyecanla ovuşturdu, Mete’nin gözlerini yakalamaya çalışıyordu. Kalbi hızla atıyor, avuçları istemsizce terliyordu. İstanbul’da, arkadaşlarının sık sık toplandığı bir kafenin önünde durmuşlardı. Arkadaşları biraz ileride ayakta, oradan buradan konuşup arada Ayşegüle meraklı ve alaycı bakışlar fırlatıyorlardı; sanki birazdan bir gösteri olacakmış gibi bekliyorlardı.
Ne var, söyle gitsin, dedi Mete, kısaca arkasını dönüp göz ucuyla ona bakarak. Fakat aklı hemen sohbet eden arkadaşlarına kaymıştı; yüksek sesle kahkahalar yükseliyor, akşam planlarını konuşuyorlardı. Metenin sesi sıkılmış ve bezgindi, sanki Ayşegül onu çok önemli bir işten uzaklaştırıyormuş gibi.
Hamileyim, dedi Ayşegül, sesi olabildiğince sağlam tutmaya çalışarak. Son kelimenin sonunda sesi hafifçe titredi. Ayşegülün içi ürpertiyle ve utangaç bir umutla doluydu; birkaç gündür kafasının içini kemiren, zor da olsa bir umut Bu anı başka bir şekilde hayal etmişti: sakin bir ortamda, baş başa, belki sarılıp teselli bulacağı bir anda, güzel sözlerle, yanında olacağı sözüyle.
Mete bir an için dondu, sonra yüksek sesle gülmeye başladı. Bu kahkaha Ayşegülün içinin çekilmesine neden oldu, dünya bir an için bulanıklaştı.
Ciddi misin? Hamile misin? Arkadaşlarının yanına döndü, yüzünde geniş bir sırıtışla. Duydunuz mu millet? Ayşegül bana tuzak kurmuş, nikah masasına oturtacakmış!
Arkadaşlarından biri güldü, diğeri kafasını çevirdi, birkaçıysa Ayşegüle alaylı gözlerle bakıyordu. Ayşegülün yüzüne kan çekildi, boğazında hıçkırık gibi bir yumru oluştu. Elleri buz kesildi, yumruklarını sıkmaktan kendini alamadı.
Mete, bu şaka değil, dedi Ayşegül, sesi titrek ve kısık çıkıyordu. Gerçekten hamileyim. Bizim çocuğumuz
Metenin yüzünden gülümseme silindi, yanına bir adım geldi, öyle yakındı ki Ayşegül parfümünün kokusunu bile duydu. Konuşurken sesi hem soğuk hem sahte bir açıklıkla yükseldi tüm arkadaşları duysun istiyordu:
Sana hiçbir zaman ciddi bakmadım. Biraz eğlendik o kadar. Beni çocukla falan tehdit etme.
Sözleri bir tokat gibi çarptı Ayşegüle. Bir adım geri attı, gözyaşı yanaklarını yaksa da tutmaya çalıştı. İçinde her şey sıkıştı, aklında tek bir soru dolaşıyordu: Bunu bana nasıl yapar? Başını salladı, arkasını döndü, gözleri dolu dolu, adeta körlemesine yürümeye başladı; alaycı ve acımasız bakışlardan ve Metenin buz gibi sesinden uzaklaşmak istiyordu.
Günlerce dünya Ayşegül için soluk ve donuk geçti. Her şey eskisinden daha renksiz, daha soğuktu. Tek düşündüğü, Meteyi nasıl ikna edeceğiydi, hâlâ bir umut vardı: Belki korktu, belki sadece zamana ihtiyacı var
Önce ona sakin mesajlar attı, sonra giderek daha çaresiz, yalvaran satırlar yazdı. Ultrason fotoğrafı gönderdi, uzun uzun gelecekteki aile hayatlarından, birlikte parka gideceklerinden, geceleri masallar okuyacaklarından, ilk adımlarına, ilk kelimelerine nasıl mutluluk duyacaklarından bahsetti. Mete cevap vermedi. Ayşegül aramaya başladı; önce günde bir, sonra iki, sonra daha sık Mete telefonları açmamaya başladı ya da direkt meşgule aldı.
Bir gün apartmanın önünde onu bekledi, ince montuna sarınıp saatlerce penceresinin altında. Soğuk iliklerine kadar işledi, rüzgar iyice üşüttü, ama Mete ortalarda yoktu. Yerine, Metenin o meşhur arkadaşlarından biri indi aşağıya, kafede o gün olanlardan biri. Gözü yere çevrili, huzursuzdu.
Ayşegül, dedi kıpırdanarak, Mete dedi ki, artık peşini bırak, kararını vermiş.
Ama kendi çocuğundan böyle kolayca vaz mı geçiyor? Ayşegülün sesi titredi, neredeyse ağlayacak gibiydi. Bu bir oyuncak değil ki, bırakıp gitsin!
Onun kararı, dedi çocuk omuz silkerek, göremediği bir noktaya bakar gibi. Mete hiçbir zaman çocuk istemedi. Artık unut, alış buna.
Ayşegül eve dönerken paramparça, tükenmiş hissediyordu. Gözlerini aynada, bir zamanlar Meteyi cezbeden o eski ışıltıdan eser kalmamış bir genç kız gördü. Yine de içinde bir yerlerde sönmeyen bir inat, bir direnç vardı; pes etmeyi kabul etmiyordu.
Ertesi sabah Meteye son bir mesaj yazdı. Net, kısa, iradeyle; neredeyse bir ant gibi: Bu çocuğu dünyaya getireceğim. Seninle ya da sensiz. Bil ki, bir kızın olacak. Ona Melis adını vereceğim. Mesaja en net ultrason fotoğrafını da ekledi, belki Metenin içi yumuşar diye.
Saatler sonra, kısa bir Umrumda değil. yanıtı geldi.
Evde, gözyaşlarına boğularak, annesi ve babasına her şeyi anlattı. Babası kaşlarını çatıp dinledi, yüzü donuktu, yabancı gibiydi. Annesi ellerindeki peçeteyi parçalara ayıracak kadar sıkıyordu. Ayşegül konuşmasını bitirdiğinde, anne ve babasında açık, derin bir hayal kırıklığı vardı.
Eğer bu çocuğu aldırmaz ve aklını başına toplamazsan, dedi babası ciddi şekilde, gözünün içine bakarak, bizim için aileden sayılmayacaksın.
Ben bu çocuğu doğuracağım, dedi Ayşegül başı dik. Tek başıma da olsa büyüteceğim! Eğer torununuzu istemiyorsanız, bu da sizin tercihiniz!
Aile sözünü tuttu. Ayşegül’le konuşmadılar, onu hayatlarından çıkarıp yok saydılar. Sadece bir tek şey yaptılar: bir öğrenci yurdunda küçük bir oda tuttular, İşte, güvenebileceğin tek şey bu, dediler.
Ayşegül tıp fakültesinde kaydını dondurdu. İlk aylar ona cehennem azabı gibi geldi: uykusuz geceler, Melisin çığlıkları, yokluk Ayşegülün omzuna bir kaya gibi çöktü. Her şeye tasarruf etmeyi öğrendi: bir çay poşetini en az üç defa demliyor, en ucuz ürünleri alıyor, giysileri parçalanana kadar giyiyordu. Ama Melisin gülüşünü, minicik ellerinin parmağını tutmasını gördükçe, hep Değdi, diyordu.
Melis neşeli, meraklı, tertemiz gözleriyle, çan sesi gibi kahkahası olan, ışık dolu bir çocuktu. Ayşegül kızını kimseye muhtaç etmemek için her şeyden vazgeçti. Melis kreşe başlar başlamaz genç anne, gündüzleri devlet hastanesinde temizlik işçisi, akşamları ise bir kafede garson olarak çalışmaya başladı. Hafta sonları bazen komşuların çocuklarına bakarak ekmek parası kazandı, uykusunun arasında bile Melis ona koşunca gülerken yanında olmak için güç buluyordu.
Ayşegül bazen dayanamayıp Metenin sosyal medya hesaplarına bakıyordu. Mete partisinde, tatilde, sürekli yeni biriyle ve hep mutlu fotoğraflar Kızından hiç haberi yokmuş gibi. Bir gün dayanamadı, bir yaşına basan Melisin fotoğrafını gönderdi: Bak, ne kadar güzel. Tıpkı sana benziyor. Yine cevap gelmedi. Mete’nin profili bir süre sonra ona tamamen kapandı.
Yıllar geçti. Ayşegül yeni hayatına alıştı. Artık doktor olmayı hayal etmiyordu; okula vakit yoktu ama içinde yeni bir umut pırtladı: Masörlük kursuna gitti, evde müşteriler almaya başladı. Az ama yeterli para kazanıyordu. Melis’e hiç yokluk çektirmedi: Her yaz bir tatil köyüne gitmesi için kenara para attı, güzel elbiseler, oyuncaklar aldı, sinemaya, kafelere götürdü. Kendi ağzına güzel bir lokma atmamak onun için dert değildi, çünkü kızının gözlerindeki mutluluğu dünyalara değişmezdi.
Melis, hem akıllı hem güzel, dik başlı ve iyi yürekli bir kız olup büyüdü. Okulunda başarılıydı, arkadaşları vardı ve gelecekten hayaller kuruyordu. Ayşegül kızını gururla izlerdi, ama bazen Melisin bakışında o eski şikayeti, kırgınlığı görürdü. Melis yurt odasında yaşamaktan ve babasının olmayışından duyduğu sıkıntıyı annesine açıkça söylemez, Ayşegül ise ona hep Boş ver kızım, dünyada sen ve ben varız, bu yeter, derdi.
Melis on sekizine bastığında, hayatlarına tekrar Mete girdi. Zengin olmuştu amcasından hatırı sayılır bir miras kalmış, şehrin merkezinde koca bir ev, lüks bir araba almıştı. Şimdi kızıyla tekrar ilişki kurmaya karar verdi.
Merhaba Melis, dedi ilk görüşmede, elinde büyük bir çiçek ve çikolata kutusuyla. Ben babanım. Sana sahip olduğum her şeyi vermeye hazırım.
Melis ona kuşkuyla baktı; gözleri babasının aynısı gözler yüzünü dikkatlice süzüyordu. Bir yanında hayalini bile kuramadığı zenginlik, diğer yanda doğduğundan beri yanında olmayan bir adamın gerçekliği.
Merhaba dedi temkinli ve çekingen; hediyeleri alırken sesi titredi. Kim olduğunuzu biliyorum. Annem anlattı.
Mete biraz bozuldu; parası ve statüsüyle herkesi kolayca kazanır, buna alışmıştı.
Böyle resmi olma, hadi biraz sırnaşıklık yap bakalım, dedi gülümsemeye çalışarak. Ben senin babanım. Eksik olan her şeyi sana telafi etmek istiyorum.
Bir adım yaklaştı, Melis ise istemsizce geri çekildi, kitabını göğsüne bastırdı. Bu hareket, Meteyi derinden yaraladı. Meliste Ayşegülün o dimdik duruşunu, gururunu gördü.
Telafi mi? dedi Melis acı bir gülümsemeyle. On sekiz yıl boyunca doğum günümde bir kart bile almadın. Onu mu telafi edeceksin?
Mete sessiz kaldı, ne diyeceğini bilemedi.
Bak, ben eski halim değilim. Gençtim, aptaldım, şimdi bambaşka bir insanım. Seni en iyi okula yerleştirebilirim, ev-araba alırım, kariyerinde yardımcı olurum…
Melis sessiz kaldı, uzaklara dalıp gitti. Gözlerinin önünden, gece nöbetlerinden sabaha eve gelen annesi, tek göz oda, huzursuz komşular, torbalı alışverişten mutlu olmalarını hatırladı Ve hep: babası hiçbir yerde yoktu.
Peki ya sana miras kalmasaydı? Yine gelip beni ister miydin? Yoksa bu sadece vicdan azabı mı?
Mete şaşırdı, hazırlıksızdı.
Seni anlıyorum, dedi. Ama eski defterleri kapatalım. Şimdi buradayım, her eksikliğini tamamlamaya hazırım. Paris, en iyi hastaneler, yabancı kurslar
Çenesini tutamadan konuştu, Melis ise başını salladı.
Siz bana eksikliğini duyduğum her şeyi vermek istiyorsunuz ama benim çocukluğumu, bana Neden benim babam yok? dediğim geceleri, annemin sabahlara kadar çalışmasını geri veremezsiniz. Annem bana güç olmayı, kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğretti. Onu şimdi her şey para ile çözülür deyip kandıramam.
Mete kolları yanına düşürdü, yaptığı hatanın ağırlığı altında ezildi.
Hayatında olmayı çok isterim, dedi sesi kısılarak. Belki mükemmel bir baba olamam ama yanında olmayı öğrenmek isterim.
Melis uzun uzun baktı, gözlerinde hayal kırıklığı ve zayıf bir umut savaşıyordu.
Tamam, dedi sonunda. Ama kuralları ben koyarım. Beni hediyelerle satın alma, okulumu, hobilerimi, arkadaşlarımı gerçekten tanımaya çalış. Bir de annemle dürüstçe konuş. Kaçamak yok.
Mete başını salladı. Tamam, dedi sesi boğuklaşarak.
Yalnızca iki ayda Mete, kızının fikrini değiştirdi. Melis, yeni imkanlardan etkilenmişti ve başta parayla alınmam dediği inançları kolayca eridi gitti. Ve kolaydı fazlasıyla kolay.
Bir akşam Melis eve geç geldi. Ayşegül tedirgindi, pencereden yola bakıyordu. Melis içeri girince, bakışı farklıydı artık; sevgiden eser yoktu, açıkça küçümseyen bir parıltı vardı orada.
Anne, ben babama taşınıyorum, dedi kapıdan, başı dimdik havada. Bana ev aldı, araba anahtarını verdi, istediğim kadar harçlık verecek.
Ayşegül dondu, elindeki çay kaşığı havada asılı kaldı. Göğsünde bir yumruk sıkıldı sanki, ama kendini tutup kaşığı yavaşça bıraktı.
Melis, iyice düşün, dedi sakin ama titrek bir sesle. Onu tanımıyorsun bile. Biz yokken bir kere aramadı, sormadı seni.
Ama şimdi ilgileniyor! dedi Melis, sesi öfke ve sitem doluydu. Senin aksine! Hep yoksulluk içinde büyüttün beni.
Yoksulluk mu? Ayşegül’ün içi buz gibi oldu, boğazına sert bir şey düğümlendi. Masadan kalktı, kızının gözlerinin içine baktı. Kızım, kendimden vazgeçtim senin için! Her yaz tatile gitmek için aylarca para biriktirdim. Arkadaşlarınla kafeye gidebilesin diye gece bulaşık yıkadım. Üç kış aynı kabanı giyerken senin hep güzel giyinmeni sağladım!
Gerekli olandan bahsediyorsun hep! Melisin sesi öfkeyle parladı. Normal hayatı bilmiyorsun ki! Arkadaşlarımın hepsi tatile giderken, en yeni telefonu alırken, cebinde parası varken ben utana utana geldim okula Biz sadece kıt kanaat geçiniyorduk!
Ayşegül derin bir iç çekti. Melisin sözleri bir bıçak gibi saplandı içine; aklına geçirdiği bozukluk, eksiklik, her şeyi hatırladı. Ama belli etmeden devam etti.
Elimden gelenin en iyisini yaptım, dedi sessizce. Zengin akrabalarım yoktu, iki işte çalıştım ki sen rahat bir hayat sür, okuyabilesin, mutlu olabilesin…
Rahat? Melis acı acı güldü. Arkadaşlarımı eve davet etmeye utanıyordum! O oda ev mi? Sen hiçbir zaman değişmek için savaşmadın hep boyun eğdin.
Boyun eğmedim. Ayşegül sesini kontrol etmeye çalıştı. Her gün senin için savaştım. Ve eğer göremediysen, suç bende. Belki fazla verdim, belki de anlatmadım neler yaşadığımı
Suç bende demek kolay, Melis hızla eşyalarını toplamaya başladı. Beni küçük şeylerle yetinmeye alıştırdın, şimdi büyüğünü isterken suçluymuş gibi davranıyorsun! Yaşamak istiyorum, hayatta kalmak değil!
Peki, yaşamak dediğin, seni doğmadan terk eden bir adamla mı? Ayşegülün gözleri doldu, zorla tuttu kendini. Bir kez aramadı seni, doğum gününde bile yanında yoktu!
Ama bana verecekleri var! dedi Melis, sesi çatallaşarak. Para, özgürlük, fırsat! Sen sen bir adamı bile yanında tutamadın! Hiçbir şeye değmeyen birisin!
Bu kelimeler Ayşegülün kalbini yaktı. Bir adım geri attı, dünya başına yıkılmış gibi oldu. Gözleri karardı.
Eğer gerçekten böyle düşünüyorsan diyebildi zorla. Belki gitmen en iyisi.
Melis bir an durdu, annesinin onu durdurmasını istedi belki, ama Ayşegül sessiz kalıp yüzünü çevirdi; parmakları bembeyaz kesilene kadar kenetlendi. Ve Melis, Tamam, dedi dişlerinin arasından, anahtarları yere fırlattı, kapıyı çarpıp çıktı. Kapının sesi Ayşegülün içini titretti, yıkılmış bir dünyada tek başınalığı hatırlattı.
Ayşegül ortasında kaldığı odada masanın kenarını sıkı sıkı kavradı, gözünde küçük Melisin parkta çiçek toplaması, Anneciğim, bak bu senin! diye koşması canlandı; hastalandığında omzunda uyuması, yürümeyi ilk kez öğrenirken elinden tutup gülmesi Gözleri yaşla doldu, kafasını ellerinin arasına aldı ve sonunda kendine ağlamasına izin verdi; soğuyan çayına damlayan gözyaşları masada iz bıraktı.
**************************
İki yıl çabucak geçti; ama o iki yıl, Ayşegüle yeniden yaşamayı öğretti. İlk defa kendi için para harcadı: yumuşak, sıcacık yeni bir kaban aldı, yıllardır hayalini kurduğu güzel elbiseleri giydi; hafta sonu Uludağa tatile gitti yıllardır ilk kez, sadece kendisi için.
Bir masaj eğitimi sırasında tanıştı Cemle; sakin, güvenilir, kırklı yaşlarının ortalarında bir inşaat mühendisi. Birlikte vakit geçirmeye başladılar, Ayşegül ilk defa olaylara boyun eğmeden, mutluluğu hissetti.
Bir akşam kapı çaldı. Ayşegül şaşırdı; beklediği kimse yoktu. Melis kapıda duruyordu. Saçları dağılmış, gözleri yorgun, altında koyu halkalar vardı; elinde küçük bir valiz.
Anne, girebilir miyim? dedi kısık ve ürkek bir sesle.
Ayşegül kenara çekildi, Melis odaya girdi, sandalyeye oturdu başını önüne eğdi.
Babam yeniden evlendi, dedi Melis. Bir oğulları oldu. Beni evden gönderdi. Borç bitti, dedi. Ev, araba onun üstüneymiş, bende hiçbir şey yok. Okulu bile bıraktım, çünkü taksitleri yatırmıyor.
Ayşegül sessizce dinledi, çay demleyip önüne koydu.
Benden ne istiyorsun? dedi Ayşegül, sesinde soğukluk yoktu, yalnızca yorgun ve hafif bir hüzün.
Melis gözyaşlarını zor tuttu.
Affet anne, sesi titredi. Aptaldım, göremedim neler feda ettiğini. Yıllardır seni hep küçümsedim Oysa hayat para, hediye, araba değilmiş. Asıl aile, asıl sevgi sendeymiş; hak etmediğim halde hep yanımdaydın.
Ayşegül içini çekti. Kızına kırgın sözler söyleyebilirdi, ama bunun yerine yanına oturdu, hafifçe omzuna dokundu, çocukluğunda dizini yaralayıp ağladığında okşadığı gibi.
Baştan başlayalım, dedi yumuşakça. Ama kuralları ben koyarım. Ben Ceme taşınıyorum, hayatımızı beraber kuracağız. Sen yurttaki odayı kullanabilirsin, ama kendine bakman gerek, iş bulup dışarıdan okula yazılman gerek.
Melis başını kaldırdı, yüzünde hayal kırıklığı, öfke ve utanç vardı.
Yurtta mı? dedi sesi titrek ve yüksek. O küçücük odaya mı geri döneyim? Banyosu bile doğru dürüst çalışmıyor, yine mi sözde hayata döneceğim?
Kalkıp odada dolaştı, duvarlar üstüne gelebilir gibiydi.
Beni hiç anlamadın! bağırdı Melis. O kadar şeyi yitirdikten, alıştıktan sonra şimdi her şeye sıfırdan mı başlatıyorsun beni? Senin gibi olmayacağım!
Ayşegül sükunetle baktı. Melis biraz sakinleşince:
Hislerini anlıyorum Melis. Ben de ilk yurda girdiğimde yalnız ve korkmuş hissetmiştim. Ama bu bir geri adım değil; kendi başına ayakta durmayı, başkalarına güvenmeden özgür olmayı öğrenme fırsatı.
Senin yolunu tekrar etmek istemiyorum! dedi Melis, sesi buruk ve çaresiz. Ben çalışıp didinerek yaşamak istemiyorum.
Melis, dedi Ayşegül yaklaşarak. Ama kızı eline çantasını aldı, hızla fermuarı çekti, gözlerinden yaşlar süzüldü.
Ben kendim yolumu bulurum. Ne sana ne de kurallarına ihtiyacım var!
Bekle Melis dedi Ayşegül ardından; kızı kapıyı çekip çıktı, eski bir fotoğraf yere düştü mezuniyet günlerinde çektirdikleri ikisinin fotoğrafı.
Ayşegül yalnız kaldı, yumruklarını gevşetip sıktı tekrar. Göğsü ağırlaştı, nefesi daraldı. Pencereden dışarı bakıp bir soluk aldı. Gözyaşları yanağından süzüldü, ama bu sefer kendini toplamaya kararlıydı. Kızının ardından koşmayacaktı, bu kez kendisi için yaşayacaktı.
***************************
Bir hafta geçti. Duygular yatıştı, gerçeğin ağırlığıyla Melis baş başa kaldı: Metenin verdiği harçlık günler içinde bitti, ev ve araba zaten onun değildi, okulu bitirecek parası yoktu, CVsi ve tecrübesi olmadığı için iş de bulamıyordu. Annesini arayıp aramamak arasında kaldı; gururuyla çaresizlik savaşıyordu.
En sonunda çaresizlik ağır bastı. Taksiye atlayıp yurda gitti, üçüncü kata çıkıp zile bastı ses yok. Tekrar bastı; yine ses yok. Karanlık ve sessizlik Melisin içine taş gibi oturdu.
Karşı odadaki komşu kadın kapıdan başını uzattı:
Melis, annen burada değil. Üç gün önce Cem Beyle taşındılar, başka eve gittiler.
Nasıl taşındılar? Annem nereye gitti?
Bilmem kızım, dedi ki bu anahtarı ve kağıdı sana verelim.
Kadın anahtarları ve ikiye katlanmış bir not kağıdını uzattı. Melisin elleri tir tir titredi, zorla kağıdı açtı. Annemin tanıdık, özenli yazısıyla şunlar yazıyordu:
Melis, bu oda senin. İstediğin kadar kal. Hayatını kendin inşa et, kendi aklınla yaşa. Sana güveniyorum. Anne.
Melis defalarca okudu bu satırları. Sözlerin etkisiyle yutkundu, anahtarları avcunda öyle sıktı ki tenine iz çıktı. Sessizce ağladı.
O akşam Melis uzun zaman sonra ilk defa tamamen yalnızdı bir çözüm olmadan, bir desteğe sığınmadan, hayatında ilk defa sadece kendiyle yüzleşti. Ve, yurdun o eski, temiz kokan odasında, ansızın anladı: Bu belki de onun gerçek fırsatıydı başkasından hediye beklemeksizin, kendi hayatını kendi elleriyle kurma zamanıydı. Yavaş yavaş, adım adım, emek ve iradesiyle, yeniden başlayan hayatın…




