Sekiz Yılın Önemi
Telefon sabah yedibuçukta çaldı, ben ise mutfakta ocak başında kaynayan suya gözümü dikmiş haldeydim. Küçük gaz ocağı eskiydi, dökme demir ızgaraları kimsenin tam olarak temizleyemediği yağ tabakasıyla kaplıydı. Her sabah, o yağ bana evin aslında bana ait olmadığını, burada daha önce başkalarının yaşadığını, onların adetleri, onların çorbaları, onların hayatları olduğunu hatırlatıyordu.
Ekrana baktım. Arayan kızım Zeynepti.
Telefonu açtım.
Yine mesajına cevap vermedin, dedi Zeynep, selam bile demeden.
Günaydın kızım, dedim.
Baba, ciddiyim. Dün akşam bana yazdı adam. Diyor ki, Baban cevap vermiyor.
Su kaynadı. Ocağı kapatıp bir poşet çay attım cezveye. Ucuz, karton kutularda, Gürcistandan gelmiş otuzlu paketlerden. Eskiden sadece açık Rize çayı içer, onu da Mevlüt bir dükkandan özel getirirdi.
Ne derse desin, dedim.
Baba, ne yaptığının farkında mısın? Bir ara sokakta, Bayrampaşada bir yerde yaşıyorsun, kesin fare vardır o evde, yalnızsın, yakında altmış olacaksın…
Elli sekiz yaşındayım.
İki yıl fark mı kaldı? Hem adam gibi birini, merkezi bir daireyi, düzgün bir yaşamı bırakıp gittin. Neyin peşindesin?
Pencereden dışarı baktım. Gri, kasvetli kasım gökyüzü; yaprağını dökmüş bir kavak; karşı apartmanın sararmış, dökülmüş sıvası. Aşağıdan bir tramvay geçti. Raylar burada eski, tramvay öyle bir gürültüyle geçer ki, ilk iki gece uyuyamamıştım.
Sonra alıştım.
Zeynep, işe geç kalıyorum, dedim.
Hiçbir zaman adam gibi konuşmak istemiyorsun!
İstiyorum, ama şimdi değil, telefonda hiç değil. Cumartesi gelsen? Çorba pişiririm sana.
O deli deli evine gelmem.
Deli evi. Demek bu laf Zeynepe de ulaşmış. Muhtemelen Halimeden duymuştur.
Peki, dedim sakin. Sonra konuşuruz.
Baba…
Seni seviyorum Zeynep. Hoşça kal.
Telefonu masaya bıraktım. Cezvedeki çayı eski bir su bardağına döktüm; mutfak dolabında, başkasının tencereleriyle bulmuştum onu. Gerçekten ağır, eski tip; çocukken amcamda görürdüm en son. Bir yudum aldım. Çay sıcak, buruk, poşetin tırtıklı kağıdından hafif bir koku geliyor.
Ayakta, pencerenin önünde çayımı içerken kavağa bakmaya devam ettim.
Sonra giyinip dışarı çıktım.
***
Apartmanın içine rutubet ve kedi kokusu sinmişti. Üçüncü katta bir kedi yaşadığı söylenirdi ama hiç görmedim, sadece geceleri miyavlamasını duyardım. Asansör yok. Dört katı, her katın posta kutularındaki kopuk kapakların, köşe başındaki kıştan kalma bir çift çocuk kızaklarının yanından inerek yürüdüm.
Dışarısı en fazla beş dereceydi. Paltomu ilikleyip metroya doğru yöneldim. Bayrampaşaya daha yeni alışıyordum: Altı ay oldu ama kısa sokaklarında hala kayboluyorum bazen. Yıldırım, Demirkapı, Muratpaşa tarafları bambaşka, merkezdeki gibi değil. Daha sakin, geniş, bol ağaçlı. İnsanlar yine birbirine bakmadan hızlı hızlı yürüyordu, İstanbulda her yerde olduğu gibi, ama burada merkezdeki o itici telaş yoktu.
Mahalle bakkalından bir kutu ayran ve yarım ekmek aldım. Kasadaki genç, gözlerinde yeşil farlar vardı, başını hiç kaldırmadı. Parayı uzatıp poşeti aldım, çıktım.
Metroda sıcak ve kalabalıktı. Ayakta, tutunarak, projeyi düşündüm. Dün, Cengizle birlikte ölçü krokilerinin ilk bölümünü tamamlamıştık; bugün, asırlık taş binadaki bodrumun tabanını araştıracaktık. Tahta kiriş her an düşebilir; adeta bir Osmanlı mucizesiyle yerinde duruyordu.
Taş konak Fatihteydi. Küçücük, 18. yüzyıldan kalma. Ana bina, iki yanda müştemilat, bir de defalarca tadilat görmüş bir eski ahır. Sahipleri değişmiş, cumhuriyet dönemi ardiye olmuş, sonra terk edilmiş. Yirmi yıl boş kaldıktan sonra nihayet ilgilenen de, bütçe de çıktı. Restorasyon proje ekibi kuruldu. Ben başmimar-restoratör, Cengiz ise statik işlere bakıyordu.
Bu iş, yıllardır eş-dosttan alınan ev tadilatı işlerinden değildi, bir bütünlüğü, hikayesi, merkezinde emek ve tarih taşıyordu.
***
Cengiz benden önce gitmişti. Katın ortasında, gri montuyla, metreyi açmış, yukarı tavana bakıyordu.
Günaydın, dedim içeri girince.
Şuna bak, dedi. Tavanın köşesindeki sıva dökülmüş, alttaki taşlar ortaya çıkmıştı. Sebebi belli oldu bence. Yukarıdaki kiriş boydan boya çatlamış. Bu artık restorasyon değil, neredeyse yeniden inşa.
Çatlak yıllık halkalardan mı, başka bir şey mi?
Gel göstereyim.
Yukarı çıktık. Merdiven yeni desteklenmişti ama hâlâ gıcırdıyor, tırabzana tutunmadan olmayacak. Tahtaların kokusu duyuluyor. Hafif, tatlı bir ot ve naftalin, ama daha çok, benim bildiğim o kokunun adı zamandı. Geçmiş insanların işte bu duvarlarda kaybolmuş hayatları…
Bu kokuyu hep sevdim.
Cengiz kirişe işaret etti. Eğilip ince fenerle çatlağı aydınlattım.
Yıllık halkalar değil. Bak, çizgi gibi çizilmiş, üstüne bir şey ezmiş bunu. Ağır bir makine olabilir.
Muhtemelen. Koca marangoz atölyesi, ya da depo. Zaten burası depo kullanılmış.
Cengiz yan tarafıma çömeldi. Kirişin üstünde uzun süre sessiz baktık. Camda cam yoktu, rüzgar inliyordu.
Değişmesi gerek, dedi.
Evet, aynısı ile. Dün arşivde bakmıştım; orijinal listede çam ağacı diyor, yerel ama dayanıklı.
Şimdi öyle çam bulmak mesele…
Bulurum. Düzcedeki tedarikçimiz iyi, oradan almıştım bir kere. Telefon açarım.
Başını salladı. Kalkıp dizlerini silkeledi, uzun boylu, hafif kambur, konuşurken başını eğdiği için içine kapanık sanırsın, ama dikkatli bir dinleyicidir. Dört aydır birlikte çalışıyorduk, buna alıştım ve değerini anladım.
Çay ister misin? Termos getirdim.
Çok isterim.
Koridora çıktık. Çantasından termos, iki plastik bardak çıkardı, ikram etti.
Bugün farklısın, dedi. Ama tamamlamadı. Gözümün içine baktı.
Nasılyım?
Bilmiyorum. Fazla derli toplu.
Gülümsedim.
Demek ya kızım ya ablam aradı sabah.
Konuyu uzatmadı. Sadece çayı uzattı.
Aldım, yudumladım. Demli, poşetsiz. Gerçek çay.
***
Abla Halimeyle pazar günü görüşmüştük. Habersiz geldi, alt kattan aradı, Aç kapıyı, börek getirdim. Açtım.
Halime, benden üç yaş büyük; eşi Mustafayla birlikte Eyüpsultanda oturuyor; büyük bir inşaat şirketinde muhasebecilik yapıyor. Hayata çok net bakan biri; fikrini değiştirmek mümkün değil.
İçeri girdi, baştan aşağı şöyle bir baktı. O çocukluktan tanıdığım o bakışı attı: Hem acıyan, hem de haklı çıktığı için gururlu…
Allah aşkına, dedi. Burası banyo mu, odunluk mu?
Banyo.
Fayanslar kırık.
Börek getirdiysen sofrayı kur.
Kuracağım. Kız, anlat bana. Merkezi daire, üç oda, parkeler, adam düzgün. Dövdü mü seni?
Hayır.
Aldattı mı?
Bilmem, belki etti. Artık önemi yoktu benim için.
O zaman niye ayrıldın? Bu yaşta deli mi oldun?
Tabakları çıkardım.
Halime, konuyu uzatma, dedim.
Niye ya? Ben senin abinim! Kızın arıyor, ağlıyor. O arıyor, Ablan iyi mi, diyor. Adam aslında iyi adam, farkında mısın?
Evet, iyi adam. Ama bir başkası için. Hadi böreği kes.
Sen hep böylesin. Kes böreği, konuşmadan kaç.
Defalarca söyledim. Sana da anlattım.
Bana mı anlattın? Kötüydüm, diyorsun. Kötüydü deyip bırakmak kolay. Ben de Mustafayı bazen istemiyorum ama kaçıp gitmiyorum.
Burası oda, ben kendimim.
Bak, elli sekiz yaşında bir adamsın, yalnızsın, üç kuruşa çalışıyorsun, iyi mi diyorsun hâlâ?
Ablama baktım. Karşımda sıcak, büyük yapılı, kös kös oturan; hiçbir şeyi anlamıyor. Gerçekten anlamıyor. Ona kızmak da mümkün değil.
Halime, dedim düşük sesle.
Sensiz ne yaparım, deyip böreği kesti.
Başımı salladım: Sensiz kalırım, kendi bildiğim gibi.
Baktı suratıma.
Noldu şimdi?
Boş ver, dedim. Börek neyle?
Kıymalı… Kesik kesik hâlâ bakıyordu bana. İyi misin, psikoloğa gidiyor musun hâlâ?
Evet.
Ne diyor?
Doğru kararlar verdiğimi söylüyor.
Tabii, onlar hep böyle diyor, onlara para veriyorsun.
Çayla börek yedik. Halime, Mustafanın sırtı, yeni gelen havlayan köpekli komşuyu anlattı. Dinledim. Hava karardı; pencerenin dışı mora döndü.
Çıkarken Halime kapıda durdu;
Şu adama bari mesaj atsaydın, dedi. Üzülüyormuş.
Bakarız, dedim.
Ama yazmaya hiç niyetim yoktu.
***
Esrayla sekiz yıl birlikteliğimiz oldu. Resmi nikah yoktu, kendisi evlilik karşıtıydı; şimdi bakınca bunun çok şey söylediğini fark ettim.
İlk iki senemiz başkaydı; ya da bana öyle geldi. Dikkatliydi, beni restoranlara, tiyatroya götürür; birlikte İtalyaya, Praga gitmiştik. Akıllı olduğumu, güzel zevkim olduğunu söylerdi. Sonra bir şeyler değişmeye başladı, yavaşça, eski bir duvarın çatlağı gibi önce belli olmadan…
Küçük detaylarda başlardı. Bir gün şirket yemeğine en sevdiğim yeşil elbiseyi giymiştim; kapıda bana baktı, Emin misin? dedi. O kadar. Git tekrar siyah giydim.
Yorumlar başladı yemeğe, arkadaşlarıyla konuşmamı beğenmemeye, çok çalıştığıma ama sonuç alamadığıma… Bunu çok yumuşak, akıl verir gibi, iyilik için söylemiş gibi yapardı hep.
İbrahim, restorasyondan çok fazla bir şey çıkmaz, adam olmak isteyenin işi değildir bu, derdi.
Ne var bunda, benim de hayalim var.
Hadi canım, iyi uzmansın ama ortalama. Kötü değil, herkes dahi olmak zorunda değil.
Cevap bulamazdım. Kalkar başka odaya geçerdim. Neden kötü olduğumu, bir türlü anlatamazdım kendime; ama onun sesi hep kulaklarımda yankılanırdı.
Asla bağırmaz, vurmazdı. Onun yaptığı, beni sabırla inandırmaktı: sensiz bir hiçsin. Mesleğin önemsiz. Arkadaşların sıkıcı. Zevklerin köylü işi. Sen bana borçlusun.
Ben yemek pişirip, Doğru mu tuzunu koydum? diye düşünürdüm. Arkadaşlarımı ararken, Fazla mı aradım? diye… Toplantıda, Çok mu öne çıkıyorum?… İç sesim hep onun sesiydi.
Son, o gece oldu.
Arkadaşı Hüseyin ve Özlemin evindeydik. Konu yeni bir toplu konut projesine geldi. Bir iki cümleyle mimarisinin kötü olduğundan, geliştiricinin projeyi ucuza kaçırdığından bahsettim. Sakin, teknik olarak söyledim.
Esra masadaki herkese bakıp, o iyi bildiğim alaycı gülümsemesini takındı.
İbrahim iyi uzmandır, tabii uzmanlar ikiye ayrılır: teori ve uygulama. O teori kısmında… Yıllardır büyük iş yapmaz ki.
Masa bir an sessizleşti. Özlem bana baktı. Hüseyin bardağını aldı.
Ben gülümsedim.
Akşamı bitirip, şarabımı içerek sohbeti sürdürdüm, ev için taksi çağırdım. Dönüşte, Esra yol boyu başka şeyler anlatıp memnundu. Ben ise gece İstanbuluna bakıp sadece şunu düşündüm: Daha fazla devam edemem.
Yanlış adam, ya da Mutsuzum değil; sadece: Daha fazlası yok. Yolun sonundaki duvarı gördüm ve hepsi bitti.
Üç ay sonra ayrıldım. Ev aradım, Bayrampaşadaki bu evimi buldum. Eşyalarımı iki arabayla taşıdım. Esra görevdeydi o gün. Mutfağın masasına anahtarı ve bir kağıda sadece Affet yazıp ayrıldım.
Sonra uzun zaman düşündüm o yazdığım kelimenin anlamını. Belki hiç gereği yoktu. Ama yazdım işte.
***
Kasım ayı Bayrampaşada bambaşka. Yakındaki parkın içinden dönerek eve yürürüm bazen, ıslak yollarda çıplak ağaçlar sessizdir. Yerde yaprak yok, altındaki çamurdan ayakkabım batıyor ama, parkta hep bir huzur ve o hafif çürüyen yaprak kokusu insanı yaşama döndürüyor.
Evde soğuk. Eski apartman; kalorifer kimi zaman yanıyor, kimi zaman buz gibi. Mutfakta musluk damlatıyor. Ev sahibine birkaç kez söyledim, usta göndereceğini söyledi, hâlâ gelen yok.
Bir gün yapı marketten contayı aldım, kendim takmaya girişip kırılan iki tırnak, küfrede ede on beş dakikada işi bitirdim. Sonunda musluğu açınca su düzgün aktı, damlatmadı.
Küçük ama gerçek bir gurur duydum.
Akşamları mutfak masasında çalışıyorum. Çizimleri yayıp eski masa lambamı yakıyorum; o ağır, yeşil camlı olanı, doksanlarda bit pazarından almıştım. Esra nefret ederdi ondan; merkezdeyken depoya kaldırmıştı. Burada başköşede.
Konut işi ağırdan gidiyor. Önce ölçü, arşiv taraması, sonra hasar tespiti ve konsept… Aceleye gelmez; binanın ne olduğu belli, gerçek yaşıyor mu, ölü mü anlaşılır.
Arşivde detaylara rastladım. Aslında 19. yüzyılda konak yerel bir tüccara, sonra kızına kalmış, kız burada ufak çapta okul bile açmış. Sonra devrim, sonra depo. Tüccarın kızının adı Ayşe. Eski bir fotoğrafta dimdik duran, gözlerinde bilge bir ifadeyle birine bakan ellili yaşlarda bir kadın vardı.
Uzun süre baktım o fotoğrafa.
Sonra kenara bırakıp işime döndüm.
***
Cengiz bir seferinde, nasıl restorasyona bulaştığımı sordu.
Onun arabasında, arşive gitmeden önce bekliyorduk. Dışarıda ince bir kar yağmaya başlamıştı.
Doksanlarda müteahhitlik yapıyordum, dedim. Apartman, iş merkezi çizdik, iyi para vardı. Sonra tesadüf bir restore işine çağırdılar, ufak bir cami için gitmiştim… O gün karar verdim.
Nasıl yani?
Bu iş daha anlamlı geldi. Kalmaya, iz bırakmaya değiyor.
Çok sessizdi bir süre.
Az rastlanan bir şey, dedi sonunda. İnsan bazen kendisine anlam bulanı bulamıyor.
Sen de mi öylesin?
Ben önce mecburdum, sonra durup kendimi buldum.
Ön cama kar hafifçe vuruyordu. Kahve kokusu sinmişti içeri.
Arabayı çalıştırıp arşive gittik.
***
Bir akşam, Çarşamba, Esra geldi.
Hiç beklemiyordum. Ben çizimler arasında, doğrudan yoğurdu kaşıklarken kapı çaldı. Apartman zili hep aynı, eski İstanbul apartmanlarının ki gibi.
Ev sahibi ya da komşu sandım, açtım.
Karşıda kaşmir kabanı içinde Esra; elinde küçük bir buket kasımpatı. Hiç sevmediğim çiçek, sekiz yılda öğrenememişti bile.
Selam, dedi.
Birkaç saniye bakakaldım.
Adresi nereden buldun?
Zeynep söyledi.
Demek ki Zeynep… Bunu bir kenara not ettim, ama akşama bırakmaya karar verdim.
Ne istiyorsun? dedim.
Konuşmak… Beni içeri almaz mısın?
Bir an düşündüm. Sonra kapıdan çekildim.
Eve girdi. Koridorun darlığına, duvar kağıdının çatlaklarına, yamulmuş askıya, yere koyduğum ayakkabılara baktı…
Burada yaşıyorsun yani, dedi. Soru değil, kesin bir ifade.
Evet.
İbrahim… Elimi tuttu. Çektim. Alınmadı; çiçekleri koluna aldı bu sefer. Bak, bir süre yalnız kalmak istedin anladım. Ama altı ay oldu, bu kadarı yeter.
Ne yetti Esra?
İşte yalnız kalmak, ara vermek… Her neyse. Mutfağa göz gezdirdi. Masadaki çizimlere baktı. Çalışıyor musun?
Evet.
Ne projesi?
Fatihte bir taş konak restorasyonu.
Güzel, dedi, alaycı bir tonla. Senin için iyi.
Benim ve herkes için iyi. 18. yüzyıl konağı.
Kasımpatıyı çizimin üstüne bıraktı. Kenara aldım.
İbrahim, dedi. Ne yaptığını biliyor musun? Burada yaşıyorsun! (el kol jestiyle odayı gösterir)
Farkındayım.
Ben senin dönmeni istiyorum.
Baktım yüzüne. Esra yakışıklı adamdır; altmış beşinde, gösterişli, fit. Kabanı üstünde, takım elbisesiyle tamam.
Neden, diye sordum.
Şaşırdı, bu soruyu beklememiş.
Neden mi?
Evet. Beni geri istiyorsun; neden?
Şey… Sensiz eksik kalıyorum.
Neyin eksik Esra?
Bu nasıl bir konuşma?
Gayet normal. Ben senden eksik kalıyorum dediğinde neyin eksik olduğunu soruyorum. Ne kastediyorsun?
Suratında hep bildiğim, hafif sinirli, sabırlı, hoş görünen bir ifade vardı.
İnsan olarak işte Sekiz yıl geçti.
Biliyorum.
Yani bitti mi, öyle mi? Hiçbir şey olmamış gibi?
Sekiz yıl sürdü bu, öyle bir anda bitmedi. Sen göremedin.
Anlamıyorum.
Biliyorum.
Açıkla.
Defalarca açıkladım. Sesi düzdü; kendim de şaşırdım. Altı ay önce olsa ağlar ya da ne söylediğimi unuturdum. O akşamı hatırlıyor musun Hüseyinlerle?
Hangi akşam?
Teorisyen, yıllardır büyük iş yapmadı demiştin.
Kısa düşünür.
Şaka yapmışımdır, tam hatırlamıyorum.
Olabilir. Ama binlerce şakaydı öyle, ve hepsi aklımda.
Sen çok alıngansın.
Belki.
İncitmek değildi maksadım.
Olabilir. Ama canım yanıyordu.
Ufak sebepten.
Sekiz yıl boyunca, ufak ufak…
Bir süre sustu, çevreye bakındı. Eski cam bardağa, yeşil abajurlu masa lambasına, her şeye…
Burada iyi misin? Cidden? Emin misin?
Kendim için düşündüm.
Eskisine göre iyi, dedim dürüstçe. Zorlandığım, yalnız olduğum günler oluyor. Petekler ısınmıyor bazen. Ama burada, ordakinden daha huzurlu hissediyorum.
Kandırıyorsun kendini.
Belki, ama bu benim yanılgım.
Paltosunu aldı, son kez baktı bana. Ondan ilk defa iş dışında gerçek bir iç çekiş geçtiğini hissettim.
Ben sana yabancı değilim, dedi.
Değilsin. Ama artık bizden de değilsin. Esra, evine git.
Bir an ayakta durdu. Sonra çıktı. Giyindi. Kapıyı aralayıp,
Pişman olacaksın, dedi.
Tehdit değil, nerdeyse üzgün.
Olabilirim, dedim.
Kapı kapandı. Antrede durup, kapının derili kaplamasına, ince gözüne baktım bir süre. Sonra mutfağa döndüm. Kasımpatıları boş bir kavanoza, suya koydum. Sonuçta çiçekti; atılacak şey değil.
Çizimlere döndüm.
Dışarıda tramvay gürültüyle geçti. Artık o sesi gürültü gibi duymadığımı fark ettim.
***
Proje sunumu Aralıkın ikinci haftasına verildi. Ön değerlendirme; işveren pratik, ciddi, yanında bir kültürel miras danışmanı ve onlarca soru… Hepsine cevap verdim; Cengiz teknik kısmı anlatırken bazen ben ekledim. İşveren, ikinci kat kiriş değişimi için net süre sordu; İstediğimiz ağacı zamanında bulursak, takvime uyarız; bulamazsak üç hafta kayarız, dedim. Danışman kaşlarını çattı. Gerçeği şimdi söylemek, sonra mazeret üretmekten iyidir deyip ekledim.
Başlarını salladılar. Neden bilmem, bu dürüstlük onları en çok ikna etmiş gibi geldi.
Çıkınca koridorda buluştuk. Cengiz dosyayı elinde tutuyordu.
Onaylayacaklar bence, dedi.
Evet. Ben de öyle düşünüyorum.
Koridorda kalabalık, başkalarıyla yan yana geçiyorduk.
Akşam dışarı çıkalım mı? Çevrede iyi bir lokanta var. Kutlama olur…
Olur, dedim.
Aralık akşamında Lalezar Sokaktan yürüdük; karanlıkta eski konakların saçaklarında kar, lambaların turuncu ışığında bambaşka İstanbul. Cengiz yanında yürüdü, başı eğik, sessiz. Ağaçtan, danışmanın detaycılığından, Aralıkta erken karanlıktan konuştuk.
Küçük, sessiz bir lokantada sıcak yemek ve birer kadeh şarap aldık. Çok uzun sohbet ettik; sadece iş değil, şehir, değişen zamanlar, kitaplar… Saate hiç bakmadığımı fark ettim.
Çıkarken, kabanımı uzatırken elimi tuttu. Basit bir jestti; ya kafama takmadım, ya da acelem yoktu.
Dışarıda,
Birlikte çalışmamıza seviniyorum, dedi.
Ben de, dedim.
Metroya farklı kollardan yürüdük.




