Ufak Bir Hata

Hadi canım, bu kadar da olmaz!

Sibel refleksle direksiyonu çekti, neredeyse kendi canım arabasını park yerinde bekleyen bir araca çarpacaktı. Tam o anda yanından geçen koyu renkli, kocaman bir SUV arabayı hemen tanıdı. Tanımaz mıydı? Her sabah, komşusu Tolga’nın arabasıyla çocuklarını okula bırakmaz mıydı zaten?

Ama Tolganın yanında oturan kimseyle karıştırılamayacak kadar net gördü kadını karısı değildi, bambaşka bir yabancı.

O öne çıkan dudakları, moda beresi… Sibele çok şey anlatmıştı.

Vay çakal! Pes yani! Sibel depar attı, Tolganın arabasını takip etmeye karar verdi. Böyle kepazeliği öylece bırakmaya niyeti yoktu.

Sibel, aylardır okuduğu polisiye romanlardaki gibi hareket etti. Önüne bir yabancı araba aldı ve tam arkasına geçti. Tolganın aracı görüşünden hiç çıkmıyordu. Hem de ne biçim gemi gibi!

Tolga kendisi gemi derdi babasının yadigarına. Babası vefat edince bırakmıştı ona, değiştirmeye elvermiyordu içi. Emanet işte

Tolga babasını iki yıldan fazla önce kaybetti; hâlâ toparlanamamıştı. Tek başına büyütmüştü onu babası, annesi o daha iki yaşında yok olup gitmişti çünkü. Bir sabah, annesi Tolgaya sütlü irmik yaparken bir anda yere yığılmış, korkudan çığlık atmaktan başka hiçbir şey yapamayan Tolgayı duymamıştı.

Uzun uzun ağlamıştı çocuk. Ta ki babası bir şey unuttum diye eve koşup, arayıp bulamayınca içeri dalıp oğlunu kucaklayıp hastaneye götürene kadar. Ama geçmiş olsun…

Tolganın babası yıllarca boks yapmıştı, can alıcı darbede nefesin kesilmesinin ne olduğunu bilirdi. Kalbinin sahibiyle birlikte aydınlığı da yok olup gitmişti. Karısı hiçbir zaman sağlık şikayeti olan biri olmamıştı.

Ne kendi annesine ne kayınvalidesine bırakmıştı oğlunu; çünkü uzak yaşıyorlardı, göremeyecekti oğlunu neredeyse. Her ikisi de torunu büyütmek için gelemeyiz diye kestirip atmıştı. Karısının teyzesinin teklifini de elinin tersiyle itti:

Sen erkeksin, çalışman lazım! Nasıl bakacaksın çocuğa? Bir kadına bırak bari!

Bilmem ki, alışkanlığım yok hayal kurmaya diye başını salladı Tolganın babası.

Bana ver Tolgayı. Anaokulunda çalışıyorum. Yanımda olur, hem sana da rahatlık olur.

Nasıl rahatlık bu? Torunumu görmek yılda bir mi olacak? Sen uzakta yaşıyorsun, olmaz! Bu doğru değil! Anne gitti, baba henüz var. Kimseye vermem! Bir şekilde halledicem, ama nasıl, bilmiyorum henüz.

Ne halin varsa gör deyip dudak büktü teyzesi. Çocuğun anneye ihtiyacı var, tek başına olmaz. Kadın bulmak lazım

O konuda cevap vermedi babası. Kucağındaki uyuyan oğluna sarılıp sustu. Kavga gereksizdi.

Bir çözüm bulundu. Komşuları emekli Emine Hanım, Tolgaya bakmayı seve seve kabul etti. Sonra anaokulu, derken zamanla hayat rayına oturdu. Babası oğluna yetti; başka kadın hiç olmamıştı hayatına. Tolga üvey anne yüzü görmemişti.

Kocası da çocuğu da olmamıştı Emine Hanımın; Tolgayı kendi torunu gibi sevdi. Tolga da ona içten bağlandı.

Sen benim anneannem misin?

Değilim yavrum! Sen anneannelerinin adını biliyorsun. Ben senin bakıcınım.

Bakıcı? O da anneanne gibi mi?

Neredeyse

Sen beni seviyor musun?

Çok, en çok seni seviyorum!

O zaman, sen de benim anneannem ol, olur mu?

Kim karşı koyar ki çocuğun isteğine? Emine Hanım babasıyla konuştuktan sonra kabul etti. Böylece Tolganın üçüncü bir anneannesi olmuştu. Kimse anlam veremedi başta. 8 Martta üç tane kart yapınca anaokulunda soran çok oldu. Ama mesele anlaşılınca susuldu.

Birkaç bekar öğretmen, içinden ya da yüksek sesle Tolga’nın babasına yanık yanık baksa da, adamın gözü yoktu etrafta. Onun işi gücü oğluydu. Bunu da fevkalade yerine getiriyordu.

Tolga okulu bitirdi, üniversiteye girdi, babasıyla danıştı, Emine Hanıma dert yakındı:

Kızlar beni hiç sevmiyor!

Hadi canım, kim öyle dedi? Sen geçen gün Ayşenle benim penceremin altında öpüşüyordun?

O da beni terk etti. İlişkimizde bir boşluk varmış, sence neymiş bu?

Kısmetini daha bulamadın, sabırlı ol. Gözünü aç ama acele etme. O kız yakında dolanıyor; görmüyorsun sadece.

Emine Hanım yine haklıydı. Üniversiteden sessiz, içine kapanık bir kızZehra Tolganın babasına işlerinde yardım ettiği sırada yolu kesişti. Sessizce Tolgadan hoşlandı ama bir adım atamadı. Tolga renkli, açık kızlara alışık olduğundan Zehra’nın sessiz dilinden anlamadı.

Bu işte yine Emine Hanım devreye girdi. Zehra bir gün notları bırakmaya gelince çaktırmadan rica etti:

Kimsesi yok Zehranın, istersen bir yürü bakalım, dedi. Zehranın gözleri fıldır fıldır. Aşık olduğu belliydi. Tolga da o gün Emine Hanım’ı dinledi.

Düğünleri küçük ve sade oldu, babası hatta büyük organizasyon istemişti:

Baba, Zehra istemiyor. Annesi de zaten zar zor kabul etti, zor durumda kalmasınlar. Biliyorsun, imkânları kısıtlı.

Zehra’nın annesiyle ilk başta mesafeli oldu Tolganın babası. Kendi kayınvalidesi kızının ölümünü ona fatura etmiş, bir dönem torununu görmek bile istememişti. Ama zamanla Tolga ile arası düzeldi; her yaz onu almaya başladı tatile. Ama Tolga, babası gelince eve gitmek için gün sayardı. O zaman bazı anılar insana çok acı verir derdi.

Zehra’nın annesi de kendi acısını Tolga ile paylaştıkça ağırlaştı sohbetler:

Anneni çok seviyordum, ona yetişemedim, yanında olamadım. Şimdi, elimde ne anı kaldıysa

Tolga, annesini sadece fotoğraflardan, anlatılanlardan anımsardı. Bir seferinde Emine Hanıma parfüm alırken bilmediği bir kokunun peşinden koşup bir hanımı takip etti. Satıcıya sorunca, öğrendi annesinin parfümüymüş. O günden sonra o parfümü hep masasının üstünde tutardı.

Zehranın annesi zaman geçince Tolgayı damadı gibi sevdi; Tolga uğruna her şeyi yaptı. Kendi kızının mutluluğu onun için hayat amacı oldu.

Hayatları huzurluydu. Anne babalar torun hayali kurarken, Zehra ile Tolga’nın çocukları olmuyordu, yıllar geçiyordu. Doktor doktor gezdiler. Zehra yıprandı, Tolga yıprandı. Tam ümidi kaybettiler ki, Emine Hanım tekrar işe karıştı:

Korkmayın, bekleyin, dedim!

Zor oldu, ama Tolga babasından ve kayınvalidesinden, özellikle de Emine Hanımdan güç aldı. Sonunda bir mucize gerçekleşti. On yıl sonra Zehra hamile olduğunu öğrendi; Tolga inanamadı önce doktorun sözlerine:

Çocuk Bizim mi yani?

Zehra hem gülüyor hem ağlıyordu. Küçük Sarp, dört kiloyu geçmiş, dünyaya gelince, Zehra doğar doğmaz:

İkincide yine buradayım, dedi!

Ardından bir kız, sonra bir oğlan daha Allah, onca yıl bekleyişe mukabil Tolga ve Zehraya bonkör davrandı. Her şey sırayla, tam vaktinde oldu.

Aile büyüdü, ev dar geldi. Tolganın babası ciddi karar aldı:

Size ev lazım! Hadi arsa bulalım, beraber yapalım.

Arsa bulundu, ama ekonomik kriz derken, şirketleri ayakta tutalım diye inşaat ertelendi.

Gene Emine Hanım devreye girdi:

Benim ev üç oda. Ben tek başıma ne yapayım? Tolga, Zehra, çocuklar hepiniz gelin bana. Ben sizinle güvende olurum. Biz babanla aynı odada kalırız; hem birbirimize gözetiriz. Hadi, gelin!

Taşınıldı. Tolga gece gündüz şirkette, Zehra ailesine baktı. Şirket kurtulunca, babası bu tempoya dayanamadı. En son, kendi emeğiyle alınmış evi Emine Hanıma bırakıp huzurla göçtü. Onun ismi, yeni doğan Alperene kondu; Alperen dedesini hiç görmedi ama isminin hakkını verircesine büyüdü.

Hayat bazen güldürdü, bazen hırpaladı. Çocuklar büyüdü, Zehra ile Tolganın evleri sevgiyle dolup taştı. Biraz daha olsa güneş hiç batmaz, kutup erir, hâlâ sıcacık kalır dedirten cinstendi.

Zehra, sosyal biri olarak iyi dostlarını hep kendi seçerdi. Komşu annelerle dışarıda görüşmelerinde, Sibel hayatına girdi. Zehra ile Sibel hemen samimi oldu.

Sibelin ikizleri vardı. Bazen onlarla baş edemiyordu. Annesi ve kayınvalidesi yardıma koşuyordu. Zehraya sığınarak ne çok şey öğrendi; anneliğin kıymetini, çocukların kucaktaki yapış yapış karamel kokulu sarılmasını

Ama Sibelin kocasıyla arası her zaman karışıktı. Yakışıklı adam, bir miktar çapkın, ailesinin varlığını korumak istese de zaman zaman ufak kaçamaklarına göz yumuyordu. Sibel biliyor, ama bütün erkekler böyle diyerek avunuyordu. Babasız büyüsün istemiyordu oğulları!

Hal böyleyken, o gün Sibel Tolgayı yabancı bir kadınla görünce hiç temiz değil bu iş kararını verdi. Zehra bilmeliydi.

Tolga bir ara sapağa girip bir restorana çekti arabayı. Sibel takipte. Restoranı tanıyordu, eşiyle gelmişlikleri vardı. Mutfak iyi, hafta sonları caz konseri bile oluyordu.

Tolga, yanındaki hanıma kapı açtı, içeri girdiler. Sibel kara kara düşünmeye başladı; şimdi bekleyip onları mı gözlese, yoksa doğruca Zehraya mı gitmeli?

Ama düşündükçe ateşi söndü. Ne olacaktı, Zehraya kocan sevgili yapmış dese? Dört çocuk, yaşlanan Emine Hanım, işleri sallanan Zehranın annesi, Tolga zaten defalarca İstanbula götürdü göz ameliyatına… Bir ton yük… Kim bu kız? Belki macera, Tolga hemen unutur! Ama Zehra bir daha toparlanamazdı

Sibelin öfkeyle vurduğu direksiyon, eşinin özel siste bağıran kornasını çaldı. Restorandaki güvercinler uçuştu, herkes dönüp baktı. Sibel, kendine geldi. Acaba anlatmalı mıydı? Ya Zehranın evi yıkılırsa? Sessizce direksiyona sarıldı, ağlamamak için zor tuttu kendini.

Yok, hiçbir şey söylemeyecek! Bıraksınlar, kendi halleriyle mücadele etsinler. İyi bir dost olmayabilir belki. Ama birileri ona aynı gerçeği söylese, affedemezdi kocasını bir daha. Sadece dedikodu başka, yüzüne söylenmesi başka. Hele de o sevgi sözcükleri, başkasına gitme ihtimali Küçücük gibi ama, insanın yolunu çarpıtır, dümdüz giderken birden sarpa sarar. Umut kapısı kapanır.

Sibel arabayı park etti. Elini cebine atıp, derin bir nefes aldı. Eve çıkmaya hazırlanırken, telefonu çaldı. Tolga arıyordu.

Ha, Tolga, ne zaman? Tamam, oluruz. Sağ ol çağırdığın için!

Sibel telefonu bırakıp yanağını avuçladı.

Bu şimdi ne? Az önce sevgiliyle gördüğü adam davet ediyor! Oysa, Tolga ile Zehra evlilik yıldönümünü sadece ikisi kutlardı. Davet beklemiyordu hiç. Sibel yine de gitmeye karar verdi. Gerçek dost, her durumda yanında olmalıydı.

Elbise hazırlandı, saç, makyaj, ayakkabı Eşi onu süzerken:

Niye böyle düşüncelisin? Bizim de yıl dönümümüz olacak, sana ne sürpriz yapacağım göreceksin!

Sibel makyaj çantasından ruj çıkardı. Gülümsemedi.

Tolga o gece muazzam bir hazırlık yapmıştı. Salon bembeyaz masa örtüleri, canlı çiçekler, gümüş rengi aksesuarlar Zehra, arkadaşlarıyla birlikte her detaya hayran kaldı.

Beyaz ve mavi! En sevdiğim! Teşekkür ederim, canım! Sibelin verdiği çiçek ve hediyeyi alırken, kolundaki pırıl pırıl yeni yüzüğü gösterdi. Sibel içinden günahını affettirmek için ne yüzük! diye geçirdi.

Lavabo merdivenlerinden inerken biri Sibele yardım teklif etti:

Yardım edeyim mi?

Yukarı çıkan genç kadın, o gün arabada gördüğü kişiydi. Sibel nefessiz kaldı.

Siz!?

Tanıyor muyuz? Genç kadın şaşkındı.

Bugün lacivert ceket, sade topuklu ve şık bir saç modeli… Bambaşka görünüyordu.

Burada ne işiniz var? Sibel fısıldadı.

Aman Zehra bir şey duymasın! Bugünü zehir etmeyecekti.

Çalışıyorum.

Gülümsedi kadın, Sibelin nutku tutuldu.

İş… nasıl yani?

Organizasyon bizden soruluyor! Tolga Bey, şirketimize güvendi. Bu ilk büyük işimiz, beğendiniz mi salonu?

Sibelin parmakları uyuşmuştu.

Evet, şahane olmuş…

Sevindim! Tolga Bey çok heyecanlıydı. Hatta eşimi de çağırdım yardıma. Hamileyim de, merdivene çıkamıyorum.

Aaa, hayırlı olsun! Korkmayın, güçlü görünüyorsunuz! İsterseniz size çok iyi bir kadın doğum doktoru tavsiye ederim, Zehra da ondan doğurdu dördünü birden.

Dört mü?

O kadar mutluluk işte!

Ben ayrılmam lazım! Başlıyorlar. Gelir misiniz?

Hemen!

Sibel içeri girdi, güle oynaya giyinmiş Zehrayı çekiştirdi:

Hadi Zehra! Sen olmadan evlilik yıldönümünüzü kaçırıyorlar! Koş, hadi!

O gece, kadehler dostluklara kalkarken Sibel düşündü: Bir yanlış anlama, tek kelime, fevri bir hareket var olanı yok edip, sevdiklerinin gözündeki pırıltıyı bitirebilirdi. Neredeyse Emine Hanımın, Bitter! diye bağırışını, çocukların topluca söylediği kutlama şiirini ve Zehra ile Tolga’nın göz göze bakışını kaçıracaktı.

Ufak bir hataymış diyerek şampanyasını fondipledi, eşine döndü:

Bizimki acı mı, tatlı mı?

Hâlâ acı Sibel, hem de fena acı!

Rate article
Lifequest
Ufak Bir Hata