Annelerin Sevgisi
Elif, ben Sevim Hanım. Bugün Engin’e yemek verdin mi? Telefonda çıkan sesi duyunca, sanki otuz iki yaşında yazılımcı oğlunu değil de, balkonda unuttuğum bir kedi yavrusunu soruyormuş gibi hissediyorsun.
Gözlerimi sıktım, telefonu kulağıma iyice dayadım. Mutfak masasında taze pişmiş somon ve brokoli dumanı tütüyordu. Engin ise tam duşunu alıp ellerini kuruluyordu, koşudan sonra tertemiz ve dinçti.
Merhaba Sevim Hanım. Tabii ki verdim. Şimdi tam akşam yemeğine oturuyorduk.
Neyle besledin? Hemen ardından o kaçınılmaz soru. Yine o yeşilliklerinden ve tatsız balıktan mı? Erkek adam ete ihtiyaç duyar! Kalori, güç! Dün televizyonda söylediler, zayıf erkekler erken ölüyormuş. Sen ne yapıyorsun, oğlumu diyetlerinle mezara mı iteceksin?
Engin o tanıdık tonlamayı duyunca gözlerini devirdi ve bana eliyle Beni evde yok de dedi. Aslında fiziksel olarak yok demekti. Ama o, değişen bedeni, tercihleri aramızda görünmeyen ağır bir yük gibi asılıyordu.
Sevim Hanım, kendi isteğiyle böyle besleniyor. Kendini çok daha iyi hissediyor. Doktoru da tahlillerini çok beğenmişti.
Doktorlar yazıp çizmeyi sever! diye pofurdu. Ben anneyim, bakınca görürüm. Yanakları çökmüş, kemikleri çıkmış. Eskiden ne kadar yakışıklı, gösterişliydi, şimdi sanki hastaymış gibi. Bir mercimek çorbası pişir bari, kemikli etle. Yarın ben getiririm. Yoksa ete para mı vermiyorsun?
İşte böyle. Her gün akşam altı olduğunda telefonum titremeye başlıyorsa, bilirim ki Sevim Hanım arayacak. Kayınvalidem. Denetçi, müfettiş, jüri ve bir eş olarak görevimi nasıl yaptığımın baş hakemi.
Oysa her şey ne güzel başlamıştı…
***
Sekiz ay önce Engin iş yerindeki sağlık kontrolünden döndüğünde benzi bembeyazdı. Koltuğa oturdu, kemerini gevşetti, derin bir nefes aldı; sanki maraton koşmuştu.
Elif, bir sıkıntı var, dedi kısık sesle.
Korktum birden. Kalp mi? Karaciğer mi? Kafamdan kötü tüm senaryolar geçti.
Ne oldu?
Tansiyonum çok yüksek çıktı. Doktor hemen önlem almazsam, kırkımda ilaçsız duramam dedi. Kolesterol yüksek, şekerde sınırdayım.
O zaman Engin otuz iki yaşındaydı. Boyu bir seksen, kilosu doksan beş. Karnı kemerini aşmış, yüzü şişmiş, ikinci çene çıkmaya başlamıştı. Beş yıl masa başı iş, sürekli öğle menüleri ve hareketsiz hayat sonunda ince, diri genç adam gitmiş, yerine nefes nefese kalan biri gelmişti.
Biliyor musun, dedi bir süre sonra, yoruldum ben Merdiven çıkarken nefes nefese kalmaktan Plajda kendimden utanmaktan Bıktım bu halimden.
Kollarımı sardım etrafına. Hangi kilodaydı, zerre umurumda değildi. Olduğu haliyle severdim. Ama rahatsızsa, sağlığına zarar veriyorsa elbette değişmek lazım.
Haydi beraber deneyelim, dedim. Doğru beslenmeyi birlikte öğrenelim. Spor salonu bul, bense sağlıklı yemeklerle ilgileneyim.
Öyle de yaptık. Engin Atak Spor Kulübüne yazıldı, bir antrenör buldu. Ben sağlıklı tarif uygulamalarını indirdim, mutfak tartısı, buharlı tencere aldım. Birlikte markette etiket okuyup, kalori, protein saydık.
İlk ay zordu. Engin sürekli öfkeli, aç, yağsız bulgur ve tavuk göğsünü çekemiyordu. Ama zamanla alıştı. Öğle uykuları azaldı, merdivenleri daha kolay çıktı, pantolonlar bollaştı.
Kahvaltıya garnitürsiz, yulaflı, fındıklı, çilekli tabaklar hazırladım. Öğle yemeğine hindi, zeytinyağlı sebze dolu saklama kabı. Akşam balık, salata; arada şekersiz lor bazlı peynirli kekler. Mayonez, kızartma, paketli ürün bitmişti. Başta tatsız bulduğumuz sebzeleri doğru pişirince aslında ne lezzetli olduklarını fark ettik.
Kilolar yavaş yavaş gitti; bir ay yedi, altı ayda on iki Sekizinci ayda tartı sekseni gösterdi. On beş kilo gitti!
Çok değişmişti. Yüz hatları belirgin, bakışları anlamlı, vücudu daha canlıydı. Aynada başka biri vardı sanki; neşeli, kendine güvenen biri.
Arkadaşları, iş arkadaşı Sırrın ne? diye soruyordu. Sokakta kadınlar dönüp bakıyordu. Sevindim, gurur duydum. Engin başardı!
Sevim Hanım o yaz ablasının köyüne gitmişti. Haziranda gitti, Eylülde döndü. Üç ay oğlunu görmedi, arada aradı ama telefonda kilo belli olmaz.
Ve döndü…
***
O gün dün gibi aklımda. Sabah ansızın kapıya geldi. Uyanmamıştık bile. Engin sadece şort ve tişörtle kapıyı açtı.
Yatak odasından onun çığlığını duydum.
Engin! Allahım, ne olmuş sana?!
Koridora koştum. Kayınvalidem poşetlerle kapıda, beti benzi uçmuş, gözleri şişkin. Sanki hayalet görmüş gibi bakıyordu oğluna.
Anne, hoş geldin, dedi Engin yarı uykulu. Niye bu kadar erken?
Oğlum, ne yaptınız sana?! Zayıflamışsın Kaç kilo verdin böyle? Elindeki poşetleri bırakıp oğlunun kemiklerini yoklaya yoklaya sıkıca kavradı. Kemiklerin çıktı! İncecik kalmışsın! Ne ettiniz ona?
Sorusunu bana yöneltmişti. Kapıda sabahlıkla dikildim, üzerime ithamlar yağacak diye içim ürperdi.
Anne, iyi ki geldin, dedi Engin gülerek. Sadece kilo verdim. Spor yapıyorum, sağlıklı besleniyorum.
Bunu özellikle mi yaptın? Korku dolu bir adım geriledi. Neden? Eskiden çok iyiydin, gösterişliydin! Şimdi hasta gibisin!
Sevim Hanım, Engin gayet sağlıklı, dedim ürkekçe. Doktoru da övdü, tahlilleri gayet iyi.
Bana, sanki zehir vermişim gibi baktı.
Senin yüzünden, değil mi? Senin şu bitki diyetlerin Acından öldürdün!
Anne! Engin kaşlarını çattı. Yeter artık. Bunu ben istedim.
Sen kilo filan değildin! elleriyle işaret etti. Dolgun adam iyidir! Erkek dediğin güçlü olmalı! Çöp gibi mi olacak?!
Engin bir seksen, seksen kiloydu. Normal bir adamdı artık. Ama annesi, oğlunu eski tombul haliyle seviyordu hep.
Kendisiyle birlikte kemikli etli mercimek çorbası, kızarmış patatesli et ve lahana böreği taşımıştı. Hepsini masaya koydu, Engine Mutlaka ye! dedi.
Sağ ol anne, biz kahvaltı yaptık aslında, dedi Engin.
Neyle yaptınız? Mutfakta kalan iki tabak yulaf ve meyve kabuğunu görünce sinirli. Bu ne? Kuşlara yem mi veriyorsunuz? Doğru düzgün ye otur şuraya!
Engin derin bir iç çekti, bana mahcup baktı, masaya oturdu. Annesini üzmemek için bir tabak çorbasını bitirdi. O da karşıda oturup kontrollü her kaşığı izledi; sonunda yüzü biraz yumuşadı.
İşte böyle beslenilir, dedi kalkarken. Salata, balıkla olmaz bu iş. Erkek adam et yer, ağır yemek yer. Bundan sonra sık sık geleceğim, neler yiyorsunuz bakacağım!
O gün Engin kendini koltuğa attı, ellerini karnına koyup inledi.
Şimdi yarım gün bu yemeği sindireceğim, dedi. Midem bu yemekleri unutmuş.
Ertesi gün aramalar başladı.
***
İlk arama yine akşam altıda.
Elif, ben Sevim Hanım. Engin bugün ne yedi öğle yemeğinde?
Şaşırdım.
Merhaba. İşteydi, yanında hindi ve sebze vardı.
Hindi mi? Kuru o! Adama koyun eti lazım. Peki, hangi sebzeler?
Kırmızı biber, domates, salatalık…
Bu yemek mi? Garnitür üstüne garnitür bunlar! Nerede patates, makarna? Erkek adam karbonsuz yaşayamaz!
Kabaca anlatmaya çalıştım, karbonhidratını bulgurdan alıyor, menüsü dengeli, antrenör de onaylayıp çiziyor… O ise sessiz kaldı, sonra:
Ben erkek beslemeyi bilirim. Enginimi sıhhatle büyüttüm, siz yarım yılda ne hale getirdiniz! Ben ona yarın köfte de getiririm, gerçek ev yemeği!
İkinci gün yine aradı. Kahvaltıda ne yedi diye sordu. Yumurtanın sadece beyazıyla yapılmış omlet, yanında kepek ekmeği dedim.
Üç yumurta beyazı? Sarısı nerede? Vitamin orada! Yumurtadan mı kaçıyorsun?
Sevim Hanım, sarısında kolesterol var; Engin de dikkat ediyor…
Kolesterol diyen doktorlar ilaç satmak için uyduruyor! Benim babam her gün beş yumurta yedi, seksen yaşına kadar yaşadı!
Tartışmak imkânsızdı.
Üçüncü gün spora gidip gitmediğini sordu.
Gidiyor. Haftada dört gün.
Dört?! O kadar spor öldürür! Kalbi dayanmaz!
Sevim Hanım, profesyonel antrenörü var, her şey kontrol altında.
Fısırdadı:
Antrenörüymüş! Paranı alır, geçer. Bu yaşta o kadar ağırlık yara mı? Sen onu mahvedeceksin!
Dişlerimi sıktım. Engin spor dönüşü ışıl ışıl, neşeli gelirdi; sağlık tahlilleri harika, tansiyon düzelmiş, enerjisi bitmiyordu. Ama annesi hâlâ ölecek diye endişelenirdi.
Dördüncü gün sabah sekizde kahvaltıdan önce aradı.
Elif, dün düşündüm. Enginin içinde kurt mu var acaba? Kurt olan insan kilo kaybeder.
Telefon neredeyse elimden düşüyordu.
Sevim Hanım, Engin hasta değil.
Test yaptırdınız mı? Baktırın, bir de tiroidine, mideye bakılsın. Belki ülser, insan ondan da zayıflar!
Telefonu Engine verdim, uzun uzun annesini ikna etmeye uğraştı, her şeyin bilinciyle, kasıtlı kilo verdiğini anlatmaya çalıştı. Kadıncağız dinledi, sonunda:
Sen bilmiyorsun başına neler geliyor. Akşam geliyorum ben.
Gerçekten geldi. Koca bir sebzeli et pilavı ve ev poğaçası ile. Engin kıramadı, gönlünü almak için yedi. Ama bakışlarında o suçluluk; annesine karşı, bana karşı…
Yemekten sonra:
Elif, affet. Kadındır, anlayamıyor.
Engin, yerine koymazsan bitmeyecek, lütfen…
Zamanla alışır. Merak etme.
Ama alışmadı… Aramalar sürdü. Bazen günde iki defa. Her seferinde daha absürd sorular:
“Kombiniz bozuk mu? Belki Engin soğuk sudan zayıflıyor.”
“Gece acıkıyor mu? Sen gizli gizli yiyecek mi vermiyorsun?”
“Protein tozu kullanıyor mu? Onlar zehirli şey!”
Tüm akrabalara, eşe dosta duyurdu oğlum ölüyor, gelini onu aç bırakıyor… Bir gün Engin’in dayısı işten aradı:
Bir yardıma ihtiyacın var mı?
Ne yardımı?
Annen dedi ki… Çok kötüymüşsün, doktora mı götürelim seni?
Engin çıldırdı. Akşam annesine açılıp gizli gizli hasta olmadığını, abartmamasını söyledi. Kadıncağız ağladı. Oğlum öldürecek beni, sevmiyorsun diye sızlandı.
Teslim oldu Engin. Özür diledi, sık sık ziyarete gideceğine söz verdi.
***
Bir hafta sonra gittik tanıdık gömleğini giydi. Eskiden dar olan gömleği şimdi bol boldu. Kapıda gösterişli bir masa: fırında tavuk, patates, Rus salatası, börek, pasta.
Buyurun, buyurun, dedi telaşlıca. Engin’im, bol bol ye, biraz kilo alman lazım.
Masanın tuzağı olduğu belliydi. Engin yemezse kavga çıkacak; yerse tüm emekler boşa…
Biraz tavuk, yağsız salata aldı. Patates kızartması, pastaya dokunmadı. Sevim Hanım suratsız.
Böreğimden bile tatmayacak mısın? dedi kısık sesle, sesi titrek. Sırf senin için altıda kalktım.
Anne, yiyemem, rejimdeyim, dedi Engin mahcup.
Neyin rejimi?! Açlık bu yaptığın! Kendine bak! Bu senin eserin! Oğlumu sen aç bıraktın, çünkü sen de zayıfsın, kendine çekiyorsun onu!
Boğazımda çay kaldı.
Sevim Hanım, zorlamıyorum. Onun tercihi…
Erkek adam kendi yemeğini seçmez! Evde kadın karar verir, kim ne pişirecekse! Sen sadece ot var, bakıyorum o yemek kabı hep yeşillik dolu!
İçinde et, yemeklik bakliyat, sebze var, her şey…
Bana laf anlatma! Nasıl çalıştığını biliyor muyum, sana karışıyor muyum? Bana da gelinine karışma deme! Ben otuz iki sene besledim, sapasağlamdı! Sen bir yılda ne hale soktun!
Engin kalktı.
Anne, lütfen. Elifin suçu yok.
Tabii, koru gelini! Anneyi üz, karını kolla! Ben seni tek başıma büyüttüm, baban öldü gitti. Şimdi başkası mı el koydu sana?
Devamını getirmedi; havası dondu odada.
Ayrılırken arabanın sessizliğinde Engin direksiyonu sıktı. İçin için köpürüyordum.
Gece aradı:
Elif, söylediklerimden dolayı üzgünüm, dedi sakin. Sadece çok üzülüyorum oğlumun böyle halini görünce… Eskiden bir damattı, şimdi tanıyamıyorlar…
Şimdi de pek yakışıklı, dedim.
Belki sana göre. Ama komşular, akrabalar bile diyor zayıflamış, açlıktan öldürecekler diyorlar. İnsanlar, yiyemiyorsan paraları mı yok diyor.
Hiçbir sıkıntımız yok.
O zaman neden normal beslenmiyor?
Artık açıklamaktan, dert anlatmaktan, iyi eş olamadı diye suçlanmaktan fena halde yorulmuştum.
***
Kayınvalideyle kavgamız her geçen gün büyüdü. Hâlâ arıyordu. Ne pişirdim, kaç defa yedi, başı mı dönüyor, midesi mi yanıyor, sormadığını bırakmıyordu.
Bir defa işimi aradı. Arkadaşım şaşkınlıkla telefonu getirdi:
Elif, Sevim Hanım arıyor. Enginle ulaşamamış, iyi miymişsin?
Yüreğim ağzıma geldi.
Bilmiyorum, şimdi ulaşırım.
Engini aradım. Hemen açtı.
Hayatım, ne oldu?
Annen arayamamış, panik yapmış.
Telefon sessizdeydi. Toplantı vardı.
Geri dönüp aradım, şaşkınlığını aldım.
Şükür. Açlıktan baygınlık falan geçiriyor sandım…
Sevim Hanım, aç bırakmıyorum!
Öyle diyorsun… Dün programda bir doktor hızlı zayıflamanın zararlı olduğunu anlattı. Deri sarkar, iç organ yer değiştirirmiş. Engin tahlil yaptı mı zayıflayınca?
Evet, yaptı, bir sorunu yok.
Hangi doktora?
Aile hekimi.
Peki mide, kalp, hormon doktoruna? Kontrol lazım.
Hiçbir şikâyeti yok!
Sonra çıkar, alışmışsınız…
Telefonu kapattım, başımı ellerimin arasına aldım. İş arkadaşlarım acıyan gözlerle baktı.
Kayınvalide mi? dedi biri.
Başımı salladım.
Aynısı bende de vardı, dedi. Her gün perdeyi açtın mı, gömlekleri ütüledin mi derdi. Bir gün eşime dedim ya o ya ben. O beni seçti. Yarım yıl küs kaldı, sonunda alıştı.
Bunu diyemezdim ben. Sevim Hanım yalnızdı. Onu oğlu dışında kollayan yoktu. On yıl önce kocası ölmüş, yakın akrabası da yok. Engin her şeyi. Oğlunu kaybetmekten korkuyordu. Ama ben de, ev hayatımıza her gün öyle karışmasına daha fazla dayanamıyordum.
Akşam Enginle konuştum:
Konuşmamız lazım.
Gergin bakıştı.
Neyi?
Anneni… Artık dayanamayacağım. Her gün arıyor, kontrol ediyor, beni suçluyor, bu evdeki çocuk bakıcısı gibi hissediyorum.
Sadece endişeli…
Anlıyorum! Ama bu endişe bizim hayatımızı mahvedemez. Farkında değil misin? Bana bakıcı muamelesi yapıyor!
Onun niyeti o değil…
Peki neden bana hesap soruyor? Yemeğini beğenmiyor, evde var mı diye korkudan kontrol ediyor, arada işe aratıyor!
Engin sustu.
Söyle ona, bana bir daha işten ulaşmasın. Seninle konuşsun. Ben değil.
Tamam, dedi.
Ertesi gün aradı, rica etti artık müdahale etmemesini. İki gün suskunluk oldu. Sonra bu defa Engini aramaya başladı; günde beş kere! Engin sinirle telefonunu fırlattı.
Yeter! Bitecek bu iş!
Ne oldu?
Şimdi de bana soruyor, başın mı dönüyor, kalbin mi sıkıştı, halsiz misin diye. Sanki ölüm döşeğindeyim!
Sarılıp dedim ki:
Oturup, hep birlikte, ciddi konuşmamız lazım. Bu senin kararın, sağlıklısın, saygı göstermesi lazım.
Anlamaz ki…
Yine de deneyeceğiz.
***
Bir cumartesi günü buluştuk. Mutfakta masa yine hazır. Ama bu defa Engin masaya bile oturmadı.
Anne, konuşmamız şart, başladı.
Elinde börek tabağıyla dondu.
Neyi konuşacağız?
Son iki aydaki bu aramalarını, Elife tavrını, kararımı nasıl kabul etmediğini.
Sevim Hanım usulca tabağı masaya koydu.
Endişeliyim oğlum için. Annelik hakkım.
Evet ama, beni dakika dakika denetlemek hakkın değil. Ben otuz iki yaşında yetişkinim. Bir ailem var. Hayatımdan kararları ben veririm.
Yoksa bu kız mı tüm yemek planlarını yapıyor? diye bana dik dik baktı.
Anne!
Eskiden böreğimi severdin oğlum! Şimdi burnunu kıvırıyorsun! Bu gelinin aklına uyup aç bırakıyorsun kendini!
Kimse bana baskı yapmadı. Kilo vermek istedim, çünkü sağlıksızdım. Şimdi daha iyiyim. Daha sağlıklıyım.
Ama yüzün çökmüş! Benim oğlum yok oldu! Tanımıyorum artık!
Eskiden sağlıksızdım anne. Kiloluydum, nefes alamıyordum. Şimdi gayet iyiyim.
Birden ağlayıverdi.
Çok korkuyorum, dedi. Başına kötü bir şey gelecek, diye hiç uyuyamıyorum. Sensiz ben ne yaparım? Tek başımasın…
Engin yanında oturdu, elini tuttu.
Anne, bana bir şey olmayacak. Tam aksine, şimdi daha iyiyim. Doktorum olmasaydım kırk yaşında kalp hastası olurdum dedi.
Fazla mı çektin acaba? Zararı olur mu?
Her şey kontrol altında. Seksen kilo, bir seksen için tam uygun. Azıcık daha bile inebilir ama ben durdum, gayet iyiyim böyle.
Bir süre sustu.
Eski usul değil bu iş. İnsanlar hep et yedi, onlara bir şey olmadı, spor neymiş?
Eskiden insanlar koşardı, yürürdü, oturup bilgisayar başında durmazdı. Gıdalar da temizdi, şimdi çoğu katkılı, şekerli, dedim nazikçe. Sağlıklı olmak için özen göstermek gerekiyor.
Uzun uzun bana baktı. İçinde alışkanlığın ve gerçeğin savaşı vardı.
Seni kırmak istemedim, dedi sonunda. Ne yapacağımı bilemedim, oğlumu aç kalıyor diye korktum.
Engin gayet iyi besleniyor. Eski usul değil diye kötü değil, dedim.
Engin kolunu omzuna attı.
Anne, sağlıklı yemek de yapmak istersen, beraber pişirelim. Elif gösterecek. Sadece, lütfen artık Elifi arayıp hesap sorma. Beni küçültüyor, Elifi de…
Sevim Hanım gözleri dolu kısacık başını salladı.
Denerim, dedi.
Arabada Engin elimi sıktı.
Sabrın için sağ ol, fısıldadı. Benim için çok zor biliyorum.
Gerçekten zor. Ama onun da ağır bir yalnızlığı var.
Senin desteğinle alışacak.
Onu sen göstermelisin.
***
Bir hafta sessizlik oldu. Umutlandım. Sekizinci gün saat beş buçuk, telefon çaldı.
Elif, Sevim Hanım.
Yüreğim ağzımda açtım.
Merhaba.
Hafta sonu gelsin mi Enginle beraber? Fırında balık yapacağım, tarif internetten buldum. Yağsız neredeyse. Bol salata da var. Faydalıymış.
Nefesim kesildi.
Tabii, seve seve geliriz.
Biraz duraksadı.
Kırdıysam affet kızım. Amacım kırmak değildi, oğlumun değiştiğini görünce kaybettim sandım…
Kaybetmediniz, Sevim Hanım.
Biliyorum. Artık biliyorum.
Telefonu kapattım. Engin duştan çıkıyordu.
Noldu?
Annen aradı. Fırında balık yapacakmış, bizi davet etti.
Yavaşça gülümsedi.
Uğraşıyor.
Evet…
Ertesi akşam tekrar aradı.
Affedersin, rahatsız ettim ama… Balıklara havuç, pancar koymuşlar, kalorili mi onlar?
Derin bir nefes aldım.
Uygun. Zaten azıcık konuyor.
Kaç gram mesela? Yüz, iki yüz?
Yüz gram bile yeterli.
Balık olarak somon mu, alabalık mı? Somon yağlıdır, yasak mı Engine?
Somonun yağı faydalı yağdır.
Demek problem yok. Peki, bulguru sadece suda mı haşlayacaksın? Azıcık yağ koyamaz mıyım?
Bunun bitmeyeceğini, alışkanlıkların kolay yıkılmadığını anladım. Ama çabası güzeldi.
Suda pişirin. Çok az tereyağı olur, bir çay kaşığı.
Tüm ayrıntıları yazdım. Rahatsız eder miyim?
Hayır.
Sadece iyi olsun istedim…
Çok iyi olacak.
Biraz sonra Engin: Artık diyet soruları mı gelecek? dedi, gülerek.
En azından baskı yok…
Hem de nasıl!
***
Pazar günü Sevim Hanıma gittik. Sofra sade, fırında somon limonlu, baharatlı, ızgara sebze, bulgur pilavı, bol mevsim salatası… Bir minik dilim sadeli tatlı.
Çok uğraştım, beğenmezseniz üzülürüm, dedi.
Engin de ben de hayran kaldık.
Ellerine sağlık anne, harika olmuş!
Yanakları kızardı.
Yanmasın diye yirmi beş dakika pişirdim, ne olur ne olmaz dedim. Mahcuptu.
Tam kıvamında, dedim.
Utangaçça gülümsedi.
Bir gün bana şu lorlu keklerinizin tarifini de verir misin? Merak ediyorum.
Memnuniyetle.
Güzelce yedik, muhabbet ettik; komşuları, bahçesini, dizilerini anlattı. Ne kadar yediğine, tabak doldurmaya, Hadi biraz dahaya hiç karışmadı. Sadece annelik yaptı.
Kalkarken bana sıkıca sarıldı.
Teşekkür ederim kızım, beni anlamaya çalıştığın için, bırakmadığın için.
Her şey güzel olacak, dedim.
Arabada Engin:
Değişiyor galiba.
Sanki…
Ama üç gün sonra yine telefon. Altıda. Ekrana bakınca midem düğümlendi.
Elif, Sevim Hanım. Bugün Engine yemek verdin mi?
İçim titredi.
Verdik, dedim yavaşça.
Neyle besledin?
O an sandım ki, bu hiç bitmeyecek. Aramaktan vazgeçmeyecek. Artık her seferinde farklı soracak. Çünkü oğlunun hayatında var olmanın başka yolunu bilmiyor.
Sevim Hanım, bundan böyle Engine ne yediğini kendisi anlatır, dedim tane tane. Yetişkin bir adam. Merak ediyorsanız ona sorun. Ben sizi her gün bilgilendirmeyeceğim artık. Doğru gelmiyor. Olması gereken bu değil.
Uzun bir sessizlik. Nefesi geldi.
Haklısın, dedi nihayet. Affet beni. Sırf alışkanlık…
Her alışkanlık değişebilir.
Denerim.
Telefonu kapattı.
Engin çıktı odadan, gözleriyle sordu.
Sorun düzeldi mi?
Tam bilmiyorum. Ama yapılması gerekeni söyledim.
Sarıldı.
Seninle gurur duyuyorum.
Çok yoruldum, dedim omzuna kapanıp. Karımlık hakkım için mücadele etmekten çok yoruldum.
Biliyorum. Affet beni, başta seni korumadım.
Hep yanımda ol…
Olacağım.
Bir hafta sessizlik. Derken bir cuma akşamı kapı çaldı. Açtım. Sevim Hanım küçük bir poşetle geldi.
Elifcim, rahatsız etmedim umarım…
Buyurun…
Mutfakta yağsız sebze güveci çıkardı paketten.
Tadına bakın istedim, beğenirseniz yine yaparım.
Engin annesini öptü; birlikte sofrada denedik. Harikaydı. Gözümüzün içine bakıyordu.
Güzel olmuş mu?
Bence harika, Engin.
O zaman boşa uğraşmamış oldum.
Bir saat oturdu, ne yediğimizi sormadı, mutfağı incelemedi, ders vermedi. Yalnızca sohbet etti.
Arkasından kapı kapandı, Engin beni arkadan sarıldı.
Belki de gerçekten değişiyor.
Evet,
Ama biliyorum, henüz kırılgan bir barış bu. Yine ufak tefek sarsıntılar olacak, eski alışkanlıklarından tamamen vazgeçmeyecek. Ama ben artık dur! diyebilirim. Kendi hayatımıza sahip çıkmanın, eşimle bir bütün olmanın, destek bulmanın huzurunu biliyorum.
Pazartesi akşamı saat tam altıda yine telefonum çaldı.
Aradım.
Elifcim, bak yine rahatsız ediyorum. Hafta sonu boş musunuz? Şu şekersiz lorlu kekinizin tarifini öğrenmek isterim.
Gülümsedim.
Tabii Sevim Hanım, geliriz.
Telefonu kapattım.
Engin:
İlerleme var mı?
Birazcık, dedim. Ama gerçek bir ilerleme.
Gülümsedi, saçımı öptü.
Emek veriyor.
Evet.
Ve umuyorum ki, bir gün bu telefonlar günün raporu için değil, yalnızca hal hatır sormak için olur. Sevgiyle, korkusuz ve samimiyetle. Çünkü annelik, bazen gösterişli sofradan, bazen “yedin mi oğlum?” sorusundan geçtiğine inanır. Ama o akşam, dışarıda koyu karanlık, mutfakta sağlıklı yemek ve huzur Biliyorum ki, mücadele tam bitmese de, kendi tarafımızı güçlü tutabiliyoruz. Ve bunu her zaman birlikte başaracağız.




