Kendisi Yerine
Üvey anne, Zeynepin dul Mehmete gitmek istemediğini açıkça görüyordu; bunda adamın küçük bir kızı olmasının ya da yaşça büyük olmasının etkisi yoktu. Zeynep, onu korkunç derecede ürkütüyordu. Mehmetin delici bakışları doğrudan Zeynepin yüreğine işliyor, kalbi korkudan hızla atıyor, sanki bakışların telleriyle savrulmak istiyordu. Zeynep gözlerini yere diker, başını kaldırmaya pek yanaşmaz, kaldırdığında ise gözlerinde yaşlar birikirdi. Sonra da o yaşlar, yüzünü utançtan kıpkırmızı eden yanaklarından sel gibi süzülürdü.
Ellerinden titreme eksik olmaz, küçücük yumruklarıyla hem üvey annesine hem de dayatılan talibine karşı kendince direnmek isterdi. Ne var ki, dili birden onu ele verdi. Tamam, giderim, dedi.
İşte oldu! dedi üvey annesi. Böyle bir eve, böyle bir kocaya gitmemek günah! İlk karısına gözü gibi bakardı, zavallıcık zayıftı, durmadan öksürürdü; bir adım kendisi atardı, üç adım eşini beklerdi. O durup derin derin soluklanırken, Mehmet onu sarar, sakince teselli ederdi. Bizim eski kocan gibi bağırıp çağırmazdı. Gebeyken pek kimse görmemiştir onu, hep yatardı, doğumdan sonra geceleri bebeğe hep kendisi kalkardı, kadıncağız iyice süzülmüştü.
Sen ise pırlanta gibisin! Mehmet seni baş köşeye oturtur. Ağırbaşlı, çalışkan, elinden her şey gelir. Ne gençlere benzer huysuzlukların var, ne de kararsızlığın. Mehmetin huyu suyu ortada, her yönünü biliyoruz biz. Ne şanslısın!
Biraz şerbet yaparım, oturur konuşuruz; Mehmetin düğüne ayıracak vakti yok, vefat eden hanımını rahatsız etmek istemez. Çeyiz istemedi, Evim dopdolu, dedi.
Mehmet, ilk eşi Emineye sevgiyle bağlanmıştı. Onun kırılgan, sık hasta tabiatını önceden biliyordu. Hem kendi annesi, Oğlum, sana sağlam, becerikli kadın gerekir, deyip dursa da kimse Mehmetim yolundan çevirememişti. Köyde Emineye büyü yapılmış dediler; yoksa hangi aklı başında adam ömrünü acı ve hastalıkla geçirmeye göz yumar?
Doktorlar, Eminenin ciğerleri çok zayıf, en ufak bir nezle bile zatürreye çevirir, astım olur dediler. Mehmet, Aşkımla korurum, gücümle iyileştiririm, diye düşündü. Başlarda da öyleydi; nikâhtan sonra hayat bayram gibiydi. Fakat Emine hamile kalınca, bir anda sevinç, neşe yerini keyifsizliğe bıraktı. Güçsüzlük, baş dönmesi, uykusuzluk derken Emine yataktan kalkamaz oldu. Mehmet, kırgınlık etmeden ilgilendi eşine, ama Mehmetin annesi gece gündüz dırdır edip bu eve yük getirdin! derdi. Mehmet, annesini evine gelmemeye ikna etti, eşinin yanında durdu.
Emine bir kız çocuğu doğurdu; Mehmet mesut sanıp umutlandı, ama bu sevinç kısa sürdü. Bir gün Emine hastaneye kaldırıldı; doktor Ciğerleri bitmiş dedi düpedüz. Emine farkındaydı sonunun; güçlü gözükmeye çalıştı, kızının ve eşinin gözü önünde direndi. Dudakları gülse de gözleri başka bir dünya anlatıyordu. Omuzları düşmüş, vücudu küçülmüştü, adeta gölgeye dönmüştü.
Ölümü hissettiğinde, Mehmeti yanına çağırdı.
Takdir-i ilahiye kimse karşı koyamaz. Sevdamız ölümle yarıştı, yoruldum, affet beni, kızımızdan da özür dilerim. Hem sana hem ona yük oldum.
Mehmet, Emine’nin ellerini tutup öptü. Kadının nefesi kesik kesikti, hemen söylemesi gerekenleri anlatmak için acele etti.
Kızımıza iyi bak, tam sana layık biriyle evlen: Zeyneple… Zeynep, üvey annesiyle ve sorumsuz babasıyla canını dişine taktı, zorluğu bilir. Ev işine, sabra alışkın, çalışkandır. Ne bana ne de kıza kötü davranmaz, eminim. Yeter ki ona bana davrandığın gibi nazik davran; sanki ben onun suretindeymişim gibi sev, bağışla. Bunları ülkesiz konuşuyorum, ama kızım için içim kara kara düşünmekten kurtulamıyorum. Sonra takdirin sendedir, kader yazılmış. Ama kızımıza haksızlık edersen seni ahiretten de affetmem. Son cümleyi zor döküldü, elini daha da sıktı.
Mehmetin gözleri yaşla doldu, sevdiğini yitirmek üzere olduğunu anladı; kadının yüzü son kez ona gülümsedi, parmakları hala onun elindeydi. Mehmet gözlerinden yanağına süzülen yaşlarla, Söz, her dediğini yapacağım, diyerek Emineyi son yolculuğuna uğurladı. Eşi gittikten sonra bir süre geçince, Eminenin vasiyetini gerçekleştirmek için Zeynepe talip oldu.
Zeynepin üvey annesini ise Mehmetin eski kayınvalidesi Gülizar Hanım ikna etti. O da sağlığından dertliydi; torununa iyi annelik edecek birini isterdi. Mehmetin fedakârlıklarını görmüş, damadını kendi oğlu gibi bağrına basmıştı.
Söz kesmek bulutlar içindeymiş gibi geçti Zeynep için. Zeynep kendi hayatından bıkmış mıydı; üvey annesinin hizmetçisi gibi hissetmekten, içkici babasını eve taşımaktan, annesinin hakaretlerinden usandığından mı kabul etti, bilemedi. Belki de Mehmetin küçük kızına acıdı? Ama kabul ettikten sonra, yeni bir sınavın kapıda olduğunu fark etti: Sevmek ve Mehmetin sevgisini kazanmak…
Mehmet bir gün kızını Zeyneple tanıştırmaya karar verdi. Emine kızını bırakıp çok nadiren çıkardı sokağa; kızına, Elife her dakika şefkat gösterirdi. Mehmet bazen gece uyanır, karısının Elifin başucunda oturup bir şeyler fısıldadığını görürdü. Annenin son öğütlerini kızının kulağına üflediğini hayal ederdi.
Elif çekingen bir çocuktu, annesiyle babası dışında yanlarına kimseyi kolay kolay almazdı. Evin diğer büyükannesi ise aksi, çabuk sinirlenen bir kadındı. Mehmet, Zeynepi eve getirirken tereddütle baktı kızına: Acaba annesinin yerine yenisini kabul edecek mi?
Ev, Zeynepi büyüledi: Elde yapılmış harika mobilyalar, ahşapta ustalıkla işlenmiş, vernikli tablolar, ferah odalar… Elif Zeynepi görünce içten davrandı, utangaçlık yapmadan oyuncaklarını getirdi, Gel, oynayalım, dedi. Zaman zaman Zeynepin saçlarına dokunur, ona gülümserdi.
Gel, sana saçını tarayayım; bak, küçük bir prenses olacaksın, dedi Zeynep. O an aralarındaki sevgi Mehmetin gözlerini doldurdu.
Anne şefkatine muhtaç minik Elif, Zeynep eve dönerken ağlamak üzere olurdu, Mehmet, İşte budur, dedi içinden. Elif, Zeynepin elinden tuttu, Odama gel! diyerek götürdü. Sevinçten yatağın üstünde zıpladı. Zeynep, kendi üvey annesini, horlanan günlerini, kuru ekmekle azarlanmayı, üvey kardeşlerine gizli gizli verilen şekerlemeleri düşündü. Sarhoş babasını gece yerden kaldırıp, üstünü örtüşünü hatırladı; başkalarının ardından giydiği yamalı elbiseleri ve üvey annesinin Seni birine kakalayıp kapıdan atacağım! demelerini düşündü.
Gözleri doldu, Elifin yanına sokulup onu sıkıca sardı. Elif, annesinin yerine yanında bir sıcaklık bulup huzurla uykuya daldı.
Mehmet, Zeynepin evinden ayrılmasına izin vermedi. Artık burası senin de evin, dedi. Bir eş, bir anneyle olmak gerektiğini, sevilmediği, değer görmediği bir yere gitmenin insan onuruna aykırı olduğunu anladı.
Bir insanın hayatı, zorluklarla yoğrulsa da, sevgi, emek ve anlayışla güzel bir hikâyeye dönüşebilir. Gerçek aile, aynı kanı taşımaktan değil; karşılıklı merhamet, şefkat ve sadakatten doğar. Zeynep de Mehmet de Elif de, hayatın acımasız döngüsünde birbirlerine kol kanat gererek, gerçek mutluluğa birlikte ulaşmanın yolunu buldular. Bazen kayıplar, bize yeni başlangıçların kapısını aralar; önemli olan, hiç kimseyi ötekileştirmeden, yüreğimizde herkese bir yer açabilmektir.




