– Eylül, geç kalacağız!
– Baba, az kaldı! Eylül tek ayağının üstünde durup çorabını giyiyordu.
Çoraplar komikti. Renkleri farklıydı. Biri pembe, biri yeşil. Eylülün halası Zeynep hediye etmişti. Hem bu çorapları, hem de üzerine uymayan iki spor ayakkabıyı. Artık gençler böyle giyiyor, demişti.
Eylül, Zeynep halasına inanırdı. Zeynep tam bir moda düşkünüydü. Bakımlı olmak insanın elindedir, doğa acımasız davranmışsa bile, derdi.
Eylül, halasıyla dış görünüş konusunda hep aynı fikirde değildi. Güzel sayılmasa da, zayıf, simsiyah saçlı ve ela gözlü Zeynep o kadar enerjik ve renkliydi ki, Eylül onun yanında yürürken sadece gülerdi.
– Duymazlar seni, tabii! Bak, herkes dönüp bir daha baktı bize!
– Kim? Zeynep etrafa bakınırdı, kafasını çevirip.
Böyle durumlarda Eylül kahkahalara boğulurdu. Hala, aslında hâlâ çocuktu sanki. Eylül ondan genç olsa da yanında daha yetişkin hissederdi kendini.
Zeynepin saf-hearted halleri Eylülü hep şaşırtmıştı.
– Biliyor musun, bana onun hoşlandığını söyledi! Eylül, ne yapacağımı bilmiyorum!
– Sen ondan hoşlanıyor musun?
– Hem de çok! Ama çok korkuyorum!
– Neyden korkuyorsun?
– Çok yakışıklı. Bizim ofiste bütün kızlar peşinde. Ne bulduysa bende… Saçmalık!
– Zeynep, sen saçmalık değilsin! Hem güzel, hem akıllısın! Neden hoşlanmasın senden?
Cevap beklenmezdi bu soruya. Eylül ne kadar uğraşsa da, Zeynepin özgüvensizliğini aşındıramamıştı. Eylül bazen sinirlenir, hatta gözyaşlarına boğulurdu. Ama hiçbir şey değişmezdi.
– Kızım, insan yıllarca kurduğu şeyleri kolayca yıkamaz ki… Eylülün babası Kemal başını sallayarak teselli etmeye çalışırdı kızını.
– Kim kurmuş baba? Neden? Güzel bir kızı niye bu kadar özgüvensiz yetiştirirsin? Sen hiç böyle yapmadın bana!
– Ben öyle değildim ama… Öğrendim ki; babalar da öğretmendir, ama Zeynep için iş farklıydı. Annemiz Zeynepi kendi yöntemince büyüttü. Kız çocuğu olunca daha çok karıştı, endişelendi; kendi doğrularını aktardı. Eleştirme onu çok, zamanında yaşadığı şeyler etkiledi belki de.
– Ne gibi şeyler baba? Zeynepe bakınca bazen hüzünleniyorum. O kadar iyi, o kadar titiz, içe dönük ve ürkek. İnsanlardan bile korkuyor adeta!
– Kızım, annen Zeynepten hep korkardı. Belki de oradan geldi. Ne zaman yalnız bıraksam, derin bir panik. Okul çağına kadar elini bırakmadı. Neyden korkuyordu, tam bilemiyorum, ama ayrılmak istemezdi. Hamileliği çok zor geçmişti. O zamanlar, ben ve üvey baban Harun birlikte anneni hastanede bekler, bir tas çorbayla gönlünü alırdık. O zaman anladım gerçek sevgiyi. Harun az konuşurdu, ama kalbi büyüktü. Keşke hafızanda daha fazla yeri olsaydı.
– Fazla hatırlayamıyorum baba Sadece küçükken bana yaptığı tahta sallanan atı hatırlıyorum.
– Evet! O bekleyişte o atı yaptı. Ellerinden bir şey gelmediğinde bile çalışırdı. Ama bizim beklediğimiz mutluluğu, belki de hiç yaşayamadan gitti…
– Şimdi o at nerede?
– Çatı arasında. Bir gün torunlar olursa, çıkarıp veririm.
– Baba!
– Ne var yani? Bir gün dede yapacaksın beni!
– O zamana daha çok var!
– Oh, şükür. İçim rahatladı!
– Baba!
– Ne dedim ki şimdi yine?
Kemal, şakayla kızı Eylülün telaşını savuştururdu, ama içten içe rahat bir nefes alırdı. Sorular azalmayacak ama hazır cevap vermeye de kendini hazır hissedemezdi her zaman.
Bizim evde, aile meseleleri hep çetrefilli olurdu. Hatta Zeynep küçükken evimizi kağıt ev diye çağırırdı.
– Kağıt ev mi, Zeynep? Neden?
Kemal o vakitler lise son sınıftaydı. Zayıf, sivilceli ve meşgul, ama kardeşi için bir vakit bulup onunla konuşmayı ihmal etmezdi. Zeynepin aklı her zaman kendisini şaşırtırdı.
– Çünkü şu kâğıttan lale gibi. Zeynep, Kemal’in yaptığı kâğıt laleyi elinde döndürdü. Bak, çok güzel! Ama bak şimdi…
Laleyi avucunun içine alıp üstüne hızla vurdu.
– Niye yaptın? Kemal irkildi.
– Çünkü içi boş, ağabey. Görüyor musun? Bir tane daha yap!
– Yine mi böyle yapacaksın?
– Yok. Bak sana başka bir şey göstereceğim.
Bütün gücüyle küçük bir parçadan plastik hamuru laleye doldurana kadar uğraştı Zeynep.
– Şimdi baksana, artık ezilmiyor. Kâğıttan ama sağlam oldu. Bizim evde böyle değil işte. İçinde biraz hamur eksik.
Kemal, kardeşinin evdeki tatsızlıkları ne kadar derinden anladığına şaştı kaldı.
Bütün bunları Kemale sırf, sınıf arkadaşı Elif öğretmişti. Sessiz, ciddi ama huzursuz bir kızdı. Her derste bir şeylerle oyalanırdı.
– Ellerim durmaz, düşünürken hep bir şey yapmak lazım, derdi.
Elifin ellerinde, kâğıtlardan sandalyenin üstüne kuşlar, kurbağalar, laleler belirirdi. Öğretmenler de ses etmezdi. Hiç kimse onu cezalandırmazdı. Çünkü zekiydi, takdir alır, sınıfta da bir gözdesi olurdu.
Kemal, Elifin yaptığı kağıt oyuncakları eve getirir, Zeynepe verirdi. Zeynep bayılırdı.
– Bunu nasıl yaptı?
– İstersen Eliften sana da öğretmesini isterim.
– İsterim!
Kemal, annesinden izin aldı mı kardeşini parka götürürdü. Elifi eve çağırmak aklına bile gelmezdi; annesi asla onaylamazdı.
Alev Hanım; Kemal ile Zeynepin annesi, katı, bazen fazla kuralcı bir kadındı. Kemal onu severdi, ama annesinin endişelerini baskı sanırdı.
– Kemal! Geleceğini kendin düşünmelisin! Kimse sana yardım etmeyecek. Ben üzerime düşeni yaptım, büyütüp yetiştirdim. Sonrası sende. Zeynep daha küçük. Haruna da fazla güvenme. Ne olursa olsun, baban değil, üvey baban. Umarım bunu anlarsın
Kemal bu lafı tartışmazdı. Ama iyi bilirdi ki, Harun gerektiğinde hep yanında olurdu. Ona üvey demez, hep baba derdi.
O evde, anne ile baba farklı yöntemlerle çocuk yetiştirirdi. Anne sık sık korku ve disiplin telkin eder, her şeyin kötü gitmesinden korkardı.
– Kimbilir, ya Zeynepi biri üzerse! derdi.
O yüzden Zeynepin arkadaş çevresine asla güvenmezdi. Yabancıdan uzak dur der, herkese mesafeliydi. Ona göre aile dışında kimseye ihtiyaç yoktu, başkaları ancak zarar verirdi.
Kemal, annesinin bu korkusunun nedenini uzun süre anlayamadı. Anne değişik işleri denedi, ehliyet aldı ki Zeynepi her yere kendisi götürebilsin. Kemal yardım etmeye çalıştı ama kendi hayatı kurulmaya başlamıştı.
Zamanla Kemal, Elif’le evlenip küçük kızları Yasemin doğduğunda, annesi bayağı şaşırmıştı. Daha kızı genç yaşta torun sahibi olacağını hiç düşünmemişti:
– Kemal! Niye böyle yaptın? Hem de bu kadar erken! Yarın öbür gün mezun oluyorsun! Alev Hanım, mutfakta titreyen omuzlarıyla sürekli kendine sarılıp söylenirdi.
– Anne, artık çocuk değilim. Elif benden hamile. Kendimiz karar verdik.
– Ama korunamaz mıydın? Hâlâ vaktin var…
– Sus anne, söylemeni istemediğim şeyler söyleyeceksin. Ben seçtim. Lütfen bunu anla.
Kemal, konuşup mutfaktan çıkınca Zeynepin odasına uğrar, vedalaşırdı. Bir de Harun babasının odasına uğrardı.
Harun zaten altı ay kadar hastaydı. Ağır, zor ve ıstıraplı… Çoğunlukla acısını kendine saklar, Kemalle arada bir paylaşırdı.
Şimdi, Harun Kemalin elini biçimsiz ama sıkı sıkı tutup, evinin anahtarlarını verdi.
– Hafta sonu tapu işlemlerini hallederiz. Annene ve kardeşine köydeki evi bıraktım; yakın zamanda orası değer kazanır. Kızına temiz güzel bir yuva lazım olacak. İyi yaptın oğlum.
– Anladım baba. Sağ ol…
Ama Harun, torunu Yasemini göremeden ayrıldı dünyadan. Yasemin bir hafta sonra doğdu.
Kemal, kendiliğinden ailenin ağabeyi, başı oldu. Zeynep nefes aldı; o zaten biliyordu Kemalin masasında küçük bir kağıt lale sakladığını.
– Neden, abi? Zeynep, lalede katılaşan oyun hamuruna parmaklarını bastırıp sorardı.
– Boş kalmamamı hatırlatıyor Zeynep. Hayatımda içini doldurmam gereken şeyleri…
– Neyle mesela?
– Hepinize, bir anlam kazandıracak bir şeylerle. Elife, Yasemine, sana ve anneme de…
– Zor, Kemal. Annem seni asla dinlemez
– Yine de deneyeceğim.
Zeynep bu yerde konuyu değiştirirdi. Kemalin kavga etmesini istemezdi.
Alev Hanım eşinin ardından daha da içine kapanık biri oldu. Zeynep anlam veremediğine üzülürdü; Kemal ise çok iyi anlardı. O daha dört yaşındayken, anne ve babası ayrıldığında, annesinin cam vazo kırıp köşeye çekildiği günü dün gibi hatırlar. O zaman her şeye alışmış, hislerini içine hapsetmişti.
– Sen duygusuzsun, oğlum. Senin gözünden yaş akmaz. Hiç mi üzülmüyorsun anne için? Alev Hanım gözlerini kaldırır, ancak Kemal dudaklarını ısırıp ağlamamaya çalışınca rahat ederdi. Ben yine de seni çok seviyorum, oğlum!
Kemal, bunları hatırladıkça kendi kız kardeşini korumaya çalışmıştı. Onun için annesiyle birlikte yaşamanın yanlış olduğunu biliyordu. Elif de narin, kağıttan oyuncaklar gibi kırılgandı.
Elif aradan birkaç yıl geçti, Yasemin yedi yaşına geldiğinde bir sabah uykusunda hayata gözlerini yumdu. O gün Kemal, çalışmaya hazırlanırken, ufacık bir kazadan sonra mutfakta durup kaldı… Elifin olmadığı o anı ve ardından gelen acıyı, uzun süre unutamadı.
Aylarca Kemal, gece gündüz ne yaptığını hatırlamadan kızına bakmak için çabaladı. Kızı Yasemin de hiçbir şey sormadan, anladığı halde babasına sarılırdı. Bir gün, Yaseminin, annesinin fotoğrafıyla sessiz sakince konuştuğunu, yanında sevimli bir oyuncak kediyle oturduğunu gördü. O an anladı, Yasemin her şeyi biliyordu.
Kızını kucağına alan Kemal fısıldadı:
– Kim anlattı sana?
– Büyükanne. Babanı üzme, anne hakkında konuşma, canı yanar dedi.
Kemal, kızının omzuna daha sıkı sarıldı.
– Canım kızım, her şeyi anlatabilirsin bana! Kimseyi, hatta anneannenin dediğini bile dinleme, sadece beni dinle, tamam mı?
Eylül ilk defa hıçkıra hıçkıra ağladı; Kemal, kızını bunca acıyla yüz yüze bıraktığı için kendine çok kızdı.
Bir gece, geç saate doğru Zeynep yağmur yemiş bir şekilde Kemale geldi.
Kemal, mutfakta karanlıkta otururken, kapıdaki hafif tıklama sesini ancak sessizlikte işitti.
Hemen kapıyı açınca, Zeynep birden boynuna sarıldı.
– Zeynep! Ne oldu?
– Çok canım yanıyor… dedi Zeynep, yere yığılacak gibi, Kemal tuttu.
Ambulans geldi, Zeynep geceyi, küçük yatağın üstünde, Yaseminin odasında uyuyarak geçirdi. Elinde kolundaki morluklarla sabah uyandı.
– Bu ne?
Kardeşinin kolundaki morlukları, üzerindeki bol, Kemalin tişörtü bile gizleyememişti.
– Zeynep?
– Konuşmak istemiyorum.
– Ama konuşman lazım… Yoksa sana yardım edemem. Ne oldu?
Zeynep gözlerini yaşlarla doldurdu, başını salladı.
– Annem mi? Kemal soruyu güçlükle sordu, cevabı tahmin ederek.
Zeynep başını salladı, kardeşinin ellerini tuttu.
– Beni ona verme, lütfen. Şimdilik… Korkuyorum, abi…
Kemal, aklı hızla çalışıyordu. Şimdi büyük bir olay çıkarırsa, hiçbir şey düzelmeyecekti. Ama Zeynepin artık geri adım atmak istemediği açıktı.
– Anlat, ne oldu? Sana söz, Zeynep, bir daha ağlamayacaksın! Bana güveniyor musun?
Eğer Zeynep o an tereddüt edip başını eğseydi, Kemal hayat boyu kendini affetmezdi. Ama Zeynep başını hemen sallayıp, dik oturdu. O anda babasına benzemişti. Kemal, Harunun sözünü ailesine verdiği bakım için, şimdi Zeynepe de öylesine yardımcı olmalıydı.
– Annem, benim Burak’la buluştuğumu öğrendi. Hatırlıyor musun onu?
– Saçları dağınık olan çocuk mu? Kemal çayını uzatıp bir parça da ekmek verdi. Hadi, ye!
– İştahım yok. O sensin dağınık! Evet, o çocuk. Ama sadece iki kez sinemaya gittik, sonunda bir parkta yürüdük Düzgün, ciddiydi. Hiçbir şey olmadı aramızda!
– Sesini yükseltme. Sana inanıyorum. Peki annen ne yaptı?
– Beni benliğinden etti! Bağırdı, ağladı Bana söylediği sözleri tekrarlayamam! Kendimi berbat hissettim! Hiç hak etmemiştim! Her zaman sözünü dinledim! Zaten ciddiye almak için erken olduğunu da biliyorum. Ama annem bana senin gibi genç yaşta hamile kalırsam, sefalet çekerim, dedi Affedersin abi Annem gibi her söyleneni alıp tekrarlayan, konuşamayan biri oldum işte
Zeynep öyle içli ağladı ki, Kemal ne yapacağını şaşırdı. Ona kucak açıp, çocuğunu avutur gibi sımsıkı sarıldı.
– Seline boğuldum resmen! Ağlama Zeynepim! Kimse sana bir daha zarar veremez! Ben varım yanındayım!
Ela gözleriyle baktı Zeynep ona. Kemal tekrar fısıldadı:
– Kimse… Hatta annemiz bile. Babama söz verdim, kimsenin sana dokunmasına izin vermem. Sence de sözümü bozacak mıyım?
Zeynep başını salladı.
– Aferin. O bana adam olmayı öğretti, adam sözüne sadık kalır. Hadi, Yasemin uyanacak. Onu yedirirsin, ben de anneme giderim.
– Lütfen gitme!
– Gitmem lazım! Hadi şu sandviçi de ye! Sonra yüzünü yıka, çocuğu ürkütme gözyaşlarınla!
Annesiyle konuşma Kemal için hiç kolay olmamıştı. Alev Hanım önce Zeynepi hemen getirmesini istedi, sonra ağlayıp Hayatımı bana geri ver, diye yalvardı. Kemal, annesinin sakinleşmesini bekledi.
– Anne, Zeynep bir süre bende kalacak. Hem de senin toparlanman için çok iyi olacak.
– Ama dersleri var! Sınav hafta sonu! Dönem sonu Kemal!
– Anne, farkında mısın? Hiç düşünmeden söylüyorsun bunları. Eğer bana gelmeseydi, Zeynep şimdi kim bilir nerede olurdu?
– Evde sanıyordum!
– Biz senin kontrolün değiliz. Biz de insanız anne! Sonra düşünsene, en son bana ne zaman insan gibi, anne gibi davrandın? Hep patron gibi konuştun. Bize, hem bana hem Zeynepe. Biz senin çocukların, çalışanların değiliz! Anne olarak haklı olabilirsin ama buna hakkın yok!
– Sen karar veremezsin onun adına, ben anneyim!
– Ve bu da sana onu kırma hakkı mı veriyor? dedi Kemal. Göz göze geldiler. İlk defa annesinin sesinde o mutlak güç yoktu.
Kemal, annesini omzundan tutup gözlerinin içine baktı.
– Anne, bir gün yalnız kalmak istemiyorsan, bunu düşün. Sadece uyarıyorum. Eğer böyle devam ederse, artık ne ben ne de Zeynep sana döneceğiz. Ona her zaman sahip çıkacağım, merak etme. Ama sen… Belki yalnız kalırsın.
Annesini alnından öpüp çıktı sonra. İki kat aşağıya inip yavaşça merdiven basamağına oturdu.
Kaç defa bu merdivenleri inip çıkmıştı ki? Şimdi saymaya başladı. Hayat, gelip geçerken hangi basamak kaç kere adımlandı bilinmez, değil mi?
Telefon çaldı, Kemal kendine geldi. Tüm basamakları sayıp evine döndü. Artık ne yapacağını biliyordu.
Bu hamlesi doğru çıktı. Alev Hanım birkaç gün sonra barışmak için çocuklarının kapısını çaldı. Ama barışmak, zor bir yoldu.
Zeynep annesini kolay ve hemen affedemedi. Beş yıl daha ilişkileri sürekli dalgalandı, inişli çıkışlı garip bir salıncak gibi.
Alev Hanım, çocuklarının büyüdüğünü artık anlamıştı. Onlar artık boyun eğip beklemeyecek, kendi yollarını çizecekti. Onlar birlikte, peki ben? diye içten içe düşünüyordu artık.
Zeynep, veterinerlik diplomasını aldı, iyi bir klinikte işe başladı. Yasemin, babası ile halası evdeyken bir kez daha gülmekten kendini alamazdı:
– Zeynep Hala! Bu yılan mı? Dün akşam Zeynepin yeni hastası evdeki biriyle ayakkabıyı kapmıştı.
– Tabii ki yılan! Ama bak ne kadar tatlı, yumuşacık! Bir dokunsana Kemal abi!
– Gördün mü? Hiç korkulacak bir şey yok. Sahibi yurt dışında, dönünce alacak, Gökçe sıkılır tek başına.
– Gökçe mi? Kemal başını salladı, Bir de adı var öyle mi?
– Hem de nasıl!
Yasemin el çırpıp, Ben de hala gibi olacağım! derdi.
– O da ne demekmiş? Kemal başını ellerinin arasına alıp mizahi bir şaşkınlıkla gülünürdü.
Hayat, ev, iş, zaman zaman anneyle buluşmalar; Zeynep yaşantısına yeni yeni alışıyordu. Yasemin, babasının arkadaşlarıyla tanıştırmasını isterdi ama iş ilerlemezdi.
Sonra Müjde!
– Sizi sevgilimle tanıştırmak istiyorum! Zeynep mahcup bir şekilde başını eğdi. Söz verin benimle dalga geçmeyeceksiniz!
– Ağlatacak hale geldin bizi! dedi Yasemin, halasına sarıldı.
Dün akşam halasının hastası tarafından sürüklenen sağ spor ayakkabı nihayet babasının yatak odasının altında bulundu. Yasemin ayakkabıyı giyip koridora koştu.
– Ben hazırım!
– Olacak şey değil! Kemal kızına baktı, Bu kadar aceleye gerek yok zaten. Zeynep her türlü kızacak!
– Abartma baba, daha yarım saatimiz var!
Parkta yürüyen çifti gördüler uzaktan.
– Baba, bak! O mu? Saçları dağınık olan?
Yaseminin fısıltısı öyle yüksekti ki, Zeynep döndü kaşlarını çattı, hafifçe parmağını salladı.
– Burak.
– Kemal.
Tokalaşma, gülümseme, baş sallama.
– Yasemin.
– Dağınık! Burak gülüp Zeynepin elini tuttu. Zeynep, asma suratını artık, gül canım. Ben de böyle farklı spor ayakkabılardan istiyorum!
Yasemin ile Kemal göz göze geldi. O an, Zeynepin bakışlarındaki o sert, soğuk hal yerini sıcak, parlayan gümüş renge bırakmıştı. Yaseminin içi birden nedensiz bir neşeyle doldu, alkışladı.
– Bizim ailede herkes biraz çılgın. Alış artık Burak.
– İyi ki! Demek ki kolayca aranıza katılırım!
– Ailemiz diyelim Burak, ailemiz! diyecekti Yasemin, babasının koluna girecek, Zeynepe göz kırpacaktı.




