Aşkın Uzak Yankısı
Hemencik iyileş bari, diye hıçkırdı genç kadın, adamın solgun yüzüne dikkatlice bakarken.
Ayşegül, hastane odasının plastik sandalyesinde, dizlerini karnına çekmiş oturuyordu. İçeri ilaç ve çamaşır suyu kokusu sinmişti. Dışarıda hava kararıyor, odada ise sadece başucundaki abajur yumuşak bir ışık yayıyordu; o ışık, Kenanın ölgün yüzüne sanki sıcak bir masal gölgesi düşürüyordu.
Adam, özel bir platformda, alçıya alınmış bacağı havada, yastıklara yaslanmış halde yatıyordu. Son yarım saattir Kenan, Ayşegülü her şeyin o kadar da vahim olmadığına böyle bir hastalığı büyütmeye gerekin olmadığına, iki ay sonra topallamadan koşacağına ikna etmeye çabalıyordu. Gülümsemeye, espri yapmaya çalışıyor, arada kalkacak gibi davranıp, gayet iyi olduğunu kanıtlamaya bile uğraşıyordu. Ama Ayşegül, bu zoraki neşenin ardında derin bir yorgunluk ve acı olduğunu görüyordu hem fiziksel, hem de ruhsal.
Kocasının neşeli sözlerini sessizce dinledi. Ona tanıdık gelen yüz çizgilerini, gözlerinin her tonunu inceledi. Ve bir anda, artık içinde tutamayacağını fark etti! Gündelik laf arasında saklanan o asıl şeyi, onu içten içe parçalayanı saklamak mümkün değildi.
Derin bir nefes aldı, doğruldu, Kenana baktı; sesi titrek, ama net çıktı:
Biliyor musun, seni seviyorum.
Son kelimede sesi titredi ve gözleri hemen doldu. Gözyaşlarını saklamak için sandalyenin kenarını sımsıkı tuttu ama nafile, yaşlar o loş ışıkta parladı. Ayşegülün bakışında öyle bir samimiyet, öyle bir hassaslık ve kaygı vardı ki, Kenan olduğu yerde kaldı. Tüm neşeli şakalar anlamsız kaldı, yok yere takındığı güçlü tavır anında buharlaştı.
Ona bakarken gözlerinde tarifsiz bir umut ve şefkat parladı. Ama beraberinde huzursuz edici bir şüphe de kabardı. Belki de bu sadece başında gelen kazanın yarattığı bir tepkiydi? Belki, Ayşegül bunları sadece onun hastanede, zayıf ve çaresiz oluşundan söylüyordu? Bunu düşünmek zorundaydı ve boğazı düğümlendi:
Sadece gözümü kapatmam için mi söylüyorsun? Hani, kendimi iyi hissediyorum deyip durmayayım diye mi?
Ayşegül kısa bir an durdu. Yutkundu, titremesini bastırdı; ona gözlerini dikerek tane tane tekrar etti:
Ben seni seviyorum.
Tutmaya çalıştığı gözyaşları artık dayanamayıp çağladı; yanakları sırılsıklam oldu, silmeye bile çabalamadı.
Çok düşündüm, sesi hafifçe kekeliyordu, özellikle sabah hastaneden o berbat telefonu aldığımda İçimden yıldırım çarpmış gibi oldu! Kendimi unuttum, buraya koştum, başıma her şeyin gelebileceğini düşündüm! Doktor net konuşmadı, görüntü almak gerek, sonuçlar çıkacak dedi O koridorda beklerken, birden seni kaybedebileceğimi anladım! Sadece bir kırık bile olsa, doktorlar iyileşecek dese de; o anda, hayatımın en kıymetli şeyini kaybedebileceğimi düşündüm! Bu fikir canımı öyle bir yaktı ki, çok korktum
Ayşegül demekten başka bir şey diyemedi Kenan.
Pozun ve alçının izin verdiği kadar ona uzanabildi; onun elini usulca tuttu. Bu dokunuş, Ayşegülün kendini tutmamasına izin verdi adeta.
Ayşegül daha fazla dayanamadı yüksek sesle burnunu çekerek ona yaslandı, alnını omzuna dayadı, omuzları hıçkırıkla sarsıldı, o ise sadece elini okşayarak ağlamasına izin verdi.
Kenan onun elinin kendisinin içinde titrediğini, gövdesinin her gözyaşıyla sarsıldığını hissediyordu. Artık, her şeyin yolunda olduğuna ikna etmenin manası yoktu. Zaten önemli olan o değildi artık Önemli olan Ayşegülün burada olmasıydı, yanında olmasıydı, aşkının gerçek ve derin olmasıydı ne alçı, ne hastane, ne de Kenanın güçlü görünmeye çalışması bunu değiştirebilirdi.
O sessizlikte, o sade dokunuşta kelimeye dökülemeyecek bir samimiyet ve sevgi vardı.
Kenan, kendi şansına hiçbir zaman tam anlamıyla inanamamıştı. Ayşegüle baktığında hep, bir zamanlar onun evet dediği o ana geri dönüyor, bunun nasıl olduğuna hala şaşıyordu. Beş yıl önce, hayatındaki en özel kadını eşi olarak almıştı ama biliyordu: Onun kalbi, ona tamamen ait değildi. Ayşegül büyük bir aşktan değil, çaresizlikten teklifini kabul etmişti. Ama bu bile Kenanın yüzünde gölgeler oluşturmadı yanında olmak, onun için mucizeydi.
Çocukken tanışmışlardı. Aynı semtte, bitişik apartmanlarda büyümüşler, aynı ilkokulda okumuşlardı. Kenan, Ayşegülü daha on yaşında bir kız çocukken hatırlıyordu; üniversiteye gittiği zaman ona küçük kardeş gibi davranmıştı; mahalle arası zorbalarından koruyor, merdivende rastladıkça ona şeker veriyordu. Ayşegül o zaman ona Kenancık diyor, peşinden koşup çocukça oyunlarına çekmek istiyordu. Kenan ise sevecen gülümseyip, saçını karıştırıyor ve işine bakıyordu yıllar sonra bu kızın hayatının başrolü olacağını hayal bile etmiyordu.
Zamanla büyüdüler, yolları ayrıldı; Kenan çok çalıştı, iş ve ev kurdu, düzenli bir hayat. Seneler sonra doğup büyüdüğü semte dönünce kafasında net bir plan vardı: Ayşegüle aşkını itiraf edecekti. Bunu aylarca planladı, kelimeleri defalarca tarttı, nasıl karşılayacağını tahmin etmeye çalıştı.
O gün büyükçe bir demet kırmızı gül aldı kocaman, taze, üstünde su damlalarıyla. Onlar Kenanın gözünde dünyanın en değerli şeyi gibiydi. Kalbi küt küt atıyor, avuçları terli, ama kararlıydı; kapının önünde planladığı cümleleri tekrar ediyordu. Ona şunları söyleyecekti: Yıllarca seni düşündüm. Artık sadece çocukluk arkadaşı değil, yanında hayat geçirmek istediğim bir kadınsın.
Ama o sonunda zile bastığında, evin kapısını Ayşegül açtığında işler değişti. Güzel, heyecanlı, ışıl ışıl bir bakışla karşıladı Kenanı. Fakat arkasında başka biri vardı: uzun boylu, kendine güvenli, yüzünde Ayşegülün beğenisini görerek gülümseyen bir adam. Ayşegül mahcup bir ifadeyle tanıttı: Bu, Levent. Nişanlanıyoruz.
Kenan elindeki buketle öylece kaldı; içi bir anda boşaldı sanki. Çok geç kalmıştı. Cümleler boğazına dizildi, gülümsemesi donuk kaldı. Tezat bir şeyler geveledi, çiçekleri uzattı ve hızla uzaklaştı; ardında onların gülüşü, Ayşegülün sesi kaldı
***
Kenan bu ilişkiyi bozabilirdi. O imkanları vardı! Leventin zaaf noktalarını bilir, kolayca huzursuz edebilirdi. Zaten aralarında çatışacak çok şey vardı. Ama her defasında durdu.
Çünkü Ayşegül çok mutluydu. Levente bakışından Kenana hiç bakmamıştı: hayran, tutkulu ve sonsuza dek güven dolu Diğer gülüşleri gibi değildi bu; artık daha hafif kahkahalı, iç huzura yakın bir gülüştü. Hayatında aniden bir gökkuşağı açılmış gibiydi.
Kenan yapamadı işte. O gözlerdeki ışığı söndüren olmak istemedi. Onun mutluluğu ona kırılgan da gelse müdahale etmek istemedi. Sonuçta, Ayşegül seçmişse Leventi, Kenan kimdi ki yerine karar versin?
Bunu kabullendi. Tabii bir günde değil zamana yayılan, yara gibi yavaşça iyileşen bir acıydı bu. Önce kendine bir şey hissetmediğini söyledi, sonra zamanla alışırım dedi. Ve o gün çantasını toplayıp geri döndü İstanbuldan; artık yalnızca ihtiyaç olursa uğruyordu.
Her gelişinde biraz sarsılıyordu. Birlikte oturdukları kafeden, çocukken gezdikleri parklardan geçerken adımları yavaşlıyordu. Ayşegülü Leventle kol kola, birbirlerine sarılarak yürürken görmek Kenanın içini acıtıyordu ama aralarını açmaya çalışmadı.
Yine de tamamen kopamadı. Farkında olmadan Ayşegülün sosyal medya profiline bakmaya başladı. Sessizce yeni fotoğraflarına göz atıyor, gönderilerine bakıyor, video izliyordu. Ne beğeni ne yorum Sadece bakıp hayatının nasıl gittiğini çözmeye çalışıyordu. Bir yanıyla küçük bir umut da yaşıyordu: Ya bir gün pişman olursa? Ama her gez bakınca, Ayşegülün hâlâ mutlu olduğunu görüyordu.
Fakat, zamanla bazı şeyler gözünden kaçmadı. İlk başlarda Ayşegülün yazılarında aile ile anlaşmazlıklar arttı: Annem babam beni anlamıyor, evde destek yok, sadece eleştiri, diye serzenişlerle doluydu. Paylaşımları daha bir öfkeli, lafı daha kırıktı.
Ayşegülün annesi akıllı, sezgili bir kadın Leventin tavırlarında bir gariplik sezinledi. Onun kızına sadece ben seni anlarım, ailen eskiyi bırakmalı deyip deyip manipüle edişine dikkat etti. Ayşegül ise duygularına kapılmış, hayat tecrübesi olmadan, bunları farklı algılıyordu; kendi kendine düşünüyordu: Sadece mutluluğum için savaşıyorum; ailem anlamıyor
Zamanla kavga büyüdü. Ayşegül paylaşımlarında evde bunaldığından bahsetmeye, herkesin ona müdahale ettiğini anlatmaya başladı. Daha çok Leventin yanında kalıyor, ailesinden uzaklaşıyordu. Levent de onu her konuda teşvik ediyordu.
Kenan dışarıdan izlerken üzülüyordu. Hem Ayşegüle, hem de ona yakın olanlara Ama biliyordu ki araya girmek, işleri daha da sarpa sardırırdı. O, Levente inandıkça, Kenanın tüm sözleri sadece kötüleme gibi algılanırdı.
O yüzden, Kenan sadece izlemeye devam etti. Bir gün, Ayşegülün gözleri açılacak mı, diye
***
Ayşegül artık çoğunlukla eski arkadaşları ya da eski saydığı arkadaşlarla buluşuyordu. Sohbetler eskisi gibi eğlenceliydi başta, ama sonra konuşmalar değişti.
Bir gün, kafede çay içerken, şöyle dedi:
Levent diyor ki çalışmam gerekmiyor. Yorulmamı istemiyor, eve, kendime vakit ayırmalıyım.
Arkadaşı şaşkın, kaşığını karıştırırken sordu:
Sen işini hep sevmiştin? Kuaför salonunda herkes değer veriyordu sana
Ayşegül omuz silkti; umursamaz gözükmeye çalıştı:
Levente göre gereksiz işler onlar. O çalışıyor zaten, ben de evdeyim, keyif sürüyorum işte!
Başka bir zaman, okul konusu açıldı. Üniversiteye yeni başlayacak tanıdıklardan biri derslerine coşkuyla anlatıyordu. Ayşegül gülümseyip şöyle dedi:
Okul da neymiş! İyi ki Levente diplomalı eş lazım değil. Ben zaten hayatta lazım olacak her şeyi biliyorum.
Karşısındaki ne diyeceğini bilemedi. Ayşegül hemen ekledi:
Zaten ders için zaman mı var; Leventle vakit varken ders kim uğraşır!
Sonra ailesinden daha çok şikâyet etmeye başladı. Bir görüşmede, Ailem bana yol gösterecek yaş geçti, sürekli arayıp nerede olduğumu soruyorlar. Ben çocuk muyum? Büyük insan oldum, kendi kararımı veririm! Levent de, bırak kendi hayatını kur diyor, dedi.
Arkadaşı dikkatlice:
Ama seni düşünüyorlar, dedi.
Düşünüyorlar mı? Ayşegül hemen atladı. Onlar sadece her şey bana göre olmasın istiyor.
Giderek çevresi daraldı. Fikrini söyleyen kişiler, ayaklarının ucuna basarak uzaklaştı. Geriye kalanlar ise sadece gerçek dostluk yok yakınımlarını dinledi:
İnsan büyüdükçe dost kalmıyor, herkes çıkar peşinde! Zamanında arkadaş candı sandım ama insan mutlu olunca çirkin yüzler çıkıyor ortaya
Kendisi farkında olmadan herkesi itmişti. Artık yanında sadece Levent vardı ve ona göre herkes yanlış, bir tek Levent haklıydı.
Üç yıl içinde çok şey değişti. Ayşegül işten ayrıldı yıpranmayayım, neşemi kaybetmeyeyim diye. Okulu bıraktı lüzumsuz diye. Aileyle ilişkileri bitirdi seçimine saygı duymadıkları için. Arkadaşlar onlar da yavaşça yok oldular; kimisi şikâyetten yoruldu, kimisi aramayı kesti.
Kaldı bir başına. Ya da, kendisini hiçbir zaman karısı olarak kabul etmeyen bir adamla baş başa Levent yine eskisi gibi yaşadı rahat, sorumsuz, arada bir kendin seçtin demeyi ihmal etmeden. Ayşegül ise geriye baktığında, hayatında olan her şeyin iş, okul, aile, arkadaş yok olduğunu anladı. Bir tek, kendini ona adamış olduğu Levent ve o rolü oynadığı sürece devam eden ihtiyaç duygusu kalmıştı.
Kenan elinden geldiğince uyarıyordu. Mesajları kısa, ses tonu kırıcı olmadan: Aileyle eskisi gibi olmadığını, okulun eksik kaldığını, artık hep Leventin gözüyle konuşmaya başladığını söylüyordu.
Emin misin? diyordu. Belki de biraz yavaşlasan, düşünsen?
Ayşegül kısaca, hafif sinirli cevap verdiyordu:
Kenan, sen anlamıyorsun. Levent bana gerçek sevgiyi veriyor. Her şeyi en iyi o biliyor.
Kenan, ilginin insanı bağımsızlıktan koparmaması, hedeflerinden vazgeçirmemesi gerektiğini tekrar tekrar anlatıyordu. Ama cevaplar duvara çarpıyor gibiydi. Zamanla artık mesajlara bile cevap gelmedi
***
Yıllar geçti. Kenanın hayatı kendi rayında gitti; iş, bir iki eski dost, ailesiyle nadir ziyaretler Kendi ailesini hiç kuramadı; acelesi de yoktu. Ayşegül sonrası, kendini koruma içgüdüsüyle kadınlara mesafe koyuyordu.
Her yılbaşında ailesine gelirdi klasik, ne olursa olsun aksamayan bir gelenek. Evde portakal, çam kokusu yayılır; annesi en sevilen yemekleri yapar, babası fazla abarttınız deyip açgözlülüğe ilk kurban olurdu. Kenan, ana kapıdan girince her stresini unutuyordu adeta.
Bu yılbaşında son alışveriş için markete gitti. Aralık akşamının ayazı yakıcı değildi; hafif kar tanecikleri sokakta dönerken yılbaşı ışıkları her yeri süslüyordu. Kenan aldı ne lazımsa, eve yürümeye başladı.
Binasına gelip dondu kaldı. Apartmanın penceresinde, kısılıp küçülmüş, dizlerini sarmış bir genç kadın oturuyordu: Ayşegül. Omuzları titriyordu; gözlerinden yaşlar, sessizce akıyordu. Yanında yamalı bir bavul ve içinden beni bırakmayın diye bağıran bir kedi taşıma çantası vardı.
Ayşegül? Ne yapıyorsun burada? diye şaşırdı Kenan.
Kenan bilmiyordu; Ayşegülün ailesi aylar önce evlerini satıp Egedeki akraba yanına taşınmıştı ve yeni adres bırakmamıştı. Levent ise, Ayşegül hamileyken, eline bir kaç banknot tutuşturup Sen hak ettin, ben böyle yaşayamam, deyip evi boşaltmasını istemişti. Elinde bavulu ve kedisiyle, Ayşegül sokakta kalmıştı.
Oturuyorum işte, dedi ironiyle, gözlerini kaçırarak. Napayım, gidecek yerim yok artık.
Sesi duygusuzdu, bu ifadesizlik ise Kenanı ürküttü. Adam derin bir nefes çekip, kararlı bir şekilde eğilerek ona dokundu:
Haydi, kalk. Soğukta pencerede oturmak akıl karı mı yılbaşında?
Ayşegül karşı koymadı. Bavulu ve kediyi aldı, Kenanın arkasından içeri girdi. Asansörde gözlerini yere dikmişti; kedisi ise beni de unutmayın der gibi miyavlıyordu.
Eve gelince Kenan onu salona oturttu, sırtına yumuşak bir yastık koydu. Hemen mutfağa fırladı, elinde sıcak bir çayla geri geldi; önüne koydu:
İç şu çayı, ısınırsın.
Ayşegül bardağı kucakladı ama içmeden öylece durdu. Boş bakışlarla susuyordu. Kenan karşısına oturup ciddi ciddi baktı:
Hadi anlat, her şeyi tek tek anlat.
Levent, onu hem hamileyken, hem parasız kapının önüne koymuştu. Ayşegül, dün çocuk hazırlığı yaparken, bugün evsiz, beş parasız ve karnında bebekle kapıya konmuştu. Annesi babası gitmiş, yeni adres bile bırakmamış; arkadaş desen hayata küstüğü için kalmamış, telefona bakan birkaç kişi de Bizim de derdimiz var deyip geçmişti.
Şimdi Ayşegül bir mutfak sandalyesinde, elleriyle kendine sarılı, oturuyordu. Dışarda karanlık, içeride loş bir masa lambası yanıyordu. Arada nefesini çekerek, araya hıçkırık serpiştirerek anlatıyordu:
Ne yapacağım bilmiyorum Kenan Ne işim var, ne de diplomam. Levent de bana güldü, kendin ettin, sözümü tutsan olmazdı dedi Dışarıda mı yaşayacağım şimdi?
Gözleri yaşla dolu, yüzünde donuk çizgiler halinde iz oluşuyordu. Silme gereği hissetmiyordu, gözyaşı gözyaşıydı, akmalıydı.
Kenan dinledi; ne teselli verdi ne lafı çarpıttı sadece, ama bütün dikkatle kulak kesildi. Kalbi paramparçaydı; Ayşegülün böyle perişan, kaybolmuş ve yalnız görmesi içine dert olmuştu.
Nihayet, Ayşegül sustu. Kenan yüzünü elleriyle ovuşturup derin bir nefes aldı. Ayşegüle gözlerini dikip ciddiyetle konuştu:
Benimle evlen. Biliyorsun, seviyorum seni. Sana mutluluğu garanti ediyorum.
Ayşegül başını aniden kaldırdı, anlamamış gibi şaşkın baktı. Hem de bir an gözyaşları durdu.
Ciddi misin? Yaptığın teklifin ne anlama geldiğini biliyor musun? Karşılık veremem ben. Üstelik bu çocuk da var
Devamı gelmedi, boğazı düğümlendi.
O çocuk da benim. İkincinizi de, üçüncünüzü de severim! Hem sana, hem ona sevgim yeter, dedi Kenan. Sesi sakindi, tereddütsüzdü. Kararını vermişti, teklif değildi bu, Kenan yeni hayat için yol çiziyordu artık.
Ayşegül acı bir tebessümle, Ben bu tip teklifleri daha önce de kabul ettim, sonuç ortada: şimdi faturasını ödüyorum, dedi.
Gözleri yere indirdi, Levente inandığı, arkadaşlarını aileyi görmezden gelip doğru biliyorum diye hayal kurduğu günleri düşündü.
Kenan devam etti: Eğer istersen sana iyi bir iş ayarlarım, bağlantılarım çok. Evin olur, birikmiş paran olur, neye ihtiyaç varsa olur. Yeter ki tamam de
Sonsuz aşk, peri masalı sözü yoktu; Kenan gerçeklerini anlatıyordu: Güvence, huzur, koruyucu kollar. Uzun süredir eksik olanı
Ayşegül uzun süre sustu. Elleri titriyordu, çay bir köşede soğumuş, masa lambası loş yanarken kafasında sorular, korkular uçuşuyordu. Ama bir yerden sonra umudun minik bir kıvılcımı yandı.
Sonunda Kenana bakarak güçlükle, Peki, dedi Kabul ediyorum
***
Yıllar böyle geçti. Ayşegül ve Kenanın hayatı yavaşça rayına oturdu. Huzur, saygı ve sıcak mutluluk ile, yeni ve sağlam bir düzen kurdular. Aşkları klasik filmler gibi ateşli başlamamıştı; ama güven, sadakat ve minnetle bir bağ ördüler.
Kenan, oğlunu herkesten çok sevdi. Daha ilk günden babalığı öyle bir sahiplendi ki; gece kalktı, altını değiştirdi, ağladığında sabaha kadar kucağında gezdirdi. Onunla parkta koşturdu, kitap okudu, ilk kelimelerini birlikte öğrendi. Ama abartmadan, akıllıca şımarttı; yeni oyuncaklar, hayvanat bahçesi, tiyatro Sen bizim neşemizsin, annenle baban seni çok seviyor, demeyi ihmal etmedi.
Ayşegül zaman içinde açıldı. İlk aylar zordu; geçmişte yaptığı hatalardan dolayı pişmanlığı, oğlu için yeterli olamama korkusu içini kemirdi. Ama Kenanın sevgisi, desteği ve bebeğin hayatına renk katması yavaşça toparlanmasına yardım etti. Doğum izni sonrası işe döndü Kenanın tanıdığı firmaya girdi. Sonra açıktan üniversiteye kaydoldu; hep istemişti zaten, ama hayat izin vermemişti. Şimdi yeni hedefleri ve hayata dair başka enerjisi vardı.
Hafta sonları ailece geziyor, Kenanın ailesine misafirliğe gidiyor, mutfakta birlikte yeni tarifler deniyorlardı. Ayşegül artık küçük şeylerle mutlu olmaya başlamıştı: Sabah kahvesi, oğlunun kahkahası, akşam plan muhabbetleri Kenanla Kenanı büyük aşk gibi sevmese de, ona karşı derin bir şefkati ve gerçek bir bağlılığı vardı ve bunun da gerçek bir anlamı olduğunu hissetti.
Sonra kaza geldi çattı. Kenan, iş çıkışı, kavşakta hızlı bir lüks araç tarafından biçildi. Arabası yamuldu, cam çatladı, kapılar yamuldu. Neyse ki sadece bacağı kırıldı doktorlara göre hava yastığı açılmasa daha kötü olabilirdi.
Hastanede, alçılı bacakla yatarken, Kenan kendinden çok Ayşegül ve oğlanı düşündü: Evde ne yaparlar, birkaç hafta anneleriyle baş başa kalmak zorunda diye. Ayşegül geldiğinde gülümsemeye çalıştı:
Yine hafta sonu planını mahvettim, kusura bakma
Ayşegül sessizce yatağın yanına sokuldu, elini ellerinin içine aldı. Gözleri kaygı doluydu ama sesi kararlı çıktı:
Sen hayattasın ya, gerisi teferruat.
Ve oracıkta, Kenanın yıllarca beklediği cümle geldi: Neredeyse fısıltıyla, gözlerinin içine bakarak:
Seni seviyorum.
O kadar sade, o kadar doğaldı ki bu söz, Kenanın bile nefesi kesildi. Tekrar sormadı, Ayşegülün gözüne kuşkuyla bakmadı inandı sadece. İçinde sıcak bir huzur yayıldı, tüm dertleri temizler gibiydi.
Teşekkürler, dedi o da, onun elini sıkarak. Her şeye değerdi.
Yakında ayağa kalkacağını biliyordu Kenan. Alçı çıkacak, fizik tedavisi bitecek, yine kendi başına yürüyecekti. Sonra sonrasında Ayşegülü herhangi bir tatil beldesine götürecekti, orada ikinci kez ve gerçekten düğün yapacaklardı. Bu kez tam anlamıyla, sevdikleriyle, çiçekler ve kahkahalarla, gözyaşı ve gerçek yeminlerle. Artık sözler değil, kalplerinin içindekiler kucaklayacaktı birbiriniVe hastanedeki o küçük, loş odada; gecenin içinden, zaman akıp geçerken Kenan ile Ayşegül el ele sustular. Dışarıda kar yağışı yavaşça sıklaştı; camda belirsiz ışık süzüldü. İçerde ise yavaşça, usulca, yepyeni bir hayata dair umut büyüdü.
Ayşegül, başını onun omzuna yasladı, Kenan saçlarını avuçlarında gezdirirken, artık hiç kimsenin geçmişin gölgesinde yaşamadığını hissettiler. Yanlışların, pişmanlıkların, zamana yayılan suskun acının yerini, paylaşılan güç ve sessiz bir sevinç aldı.
Sabah olurken, oğulları kapıdan sızdı; pijamalı, saçları dağılmış Gözleri babasını aradı, Kenan kolunu açtı, küçük adamı göğsüne bastı. Üçü bir arada, yorgun ama huzurlu, yeni bir başlangıcın tatlı uyanışını paylaştılar.
O an Ayşegül, derin bir nefesle geçmişin zincirlerini bıraktı. Hayat, bazen uzak bir yankı gibi dönüp eski acıları hatırlatsa da; gerçek huzurun ve sevginin, en sade gülüşte, birlikte atılan adımlarda filizlendiğini anladı.
İçinde, gecenin karanlığında yankılanan bir fısıltı: Bazen gerçek aşk, en beklenmedik zamanlarda, en sessiz anlarda sakince, usul usul kalbine geri döner.
Ve o anda, içlerinden geçen tek cümle şuydu: Her şeye rağmen, iyi ki yeniden.




