1943ün kışı öylesine keskin, öylesine gerçekdışı bir soğukla bastırmıştı ki, etleri bile çatırdayan asırlık kayın ve çam ağaçları, hayali gölgeleriyle Anadolunun bir köşesinde virane bir kasaba hastanesinin çevresini sarıyordu. O hastane, güneşin bile zor uğradığı bir eski konağa sığışmış, savaşın soğuk nefesiyle sarsılan geride kalmış bedenlere yuva olmuştu. Eskiden misafirlerin vals yaptığı yüksek tavanların terazisi, artık çatırdayan yataklarda inleyen askerleri, antiseptik kokularını ve donuk gözyaşlarını seyrediyor, zamanın tuhaf kavisinde bocalıyordu.
Hastane başhekimliğini yapan, elli üç yaşındaki, uzun boylu, kambur ve parmakları piyanist gibi zarifama yükünü yetmiş ciğerle ölçebileceğin savaş boyunca kesikler ve dikişler açmışSadık Bey ise pencere önünde durmuş, Ankaraya uzanan ince karla örtülü yolu izliyordu. O, yaşının çok üstünde yorgun, yüzünde gölgeler dolaşıyor, ama hâlâ içinde bir yan, perişan Anadoluda bir üniversite kürsüsünden uzak, burada kalmaya mecbur hissediyordu. Eşi ve iki kızı Ankarada, göçmenler arasında, nadiren ulaşabilen kısa mektuplardan başka dayanağı kalmamıştı.
Bir anda kapı aralandı; ince bir buğu dalgası, yanında kalın kırmızı elleriyle ameliyathane hemşiresi Leman Hanımı getirdi. Dışarıdan yüklediği soğuğu bırakmadan, biraz da utangaç bir yüz ifadesiyle içeriye adım attı.
Sadık Bey, dedi hafif boğuk sesiyle, Doğancı Hasanla Nuri, ormanda odun keserken yol ayrımında bir oğlan bulmuşlar. Karın içine gömülmüş, neredeyse donmak üzere. Şimdi kömür odasında sobanın yakınına yatırdılar, kurtarmaya çalışıyorlar.
Sadık Bey parmaklarını cam kenarına daha sıkı bastı. Dalgın, ama sakin bir şekilde başını eğdi.
Kaç yaşında dersin?
Taş çatlasa yedi, sekiz. Sayıklıyor, anne diye ağlıyor. Arada Zeynep diye bir isim geçiriyor; herhalde kız kardeşi.
Sadık Beyin yüzü, ay ışığında silikleşen gölgesi gibi ağır bir kasvetle bulandı. Kendini toplayıp döndü.
Götür, göster bana.
Tahta merdivenlerden, konağın rutubetli alt katına indiler. Bir zamanlar hizmetlilerin yaşadığı, şimdi talaş, odun ve eski hastane yataklarıyla dolu bu arka odada, gazete kağıtlarına sarılmış bir çocuk, rengi kaçmış bir deri montun altında titriyordu. Yanında ise, neredeyse kıymık gibi zayıf bir vücudu korurcasına küçük, yamalı bir tavşan oyuncağı vardı.
Sadık Bey diz çöktü. Çocuğun gözleri, uzamış kirpiklerin altında bir kabusun gölgesini taşır gibi titriyordu.
Küçük, diye fısıldadı, alnına eliyle dokunarak. Beni duyuyor musun?
Çocuk biraz kımıldadı, zorlukla gözlerini araladı.
…Amca adım Yusuf
Yusuf demek Kaç yaşındasın Yusuf?
Sekiz Kısık bir ses, soğuktan kopuk.
Annen? Nerede annen?
Yusufun gözlerinden bir damla yaş yuvarlandı, tozlu yüzüne iz çizdi. Cevap vermedi; boşlukta salınan bir iç çekiş dolaştı havada.
Sadık Bey başını kaldırdı, Leman Hanımla göz göze geldi. O da ellerini iki yana bırakmış, sessizce dudaklarını kemiriyordu.
Alın bu çocuğu, diye buyurdu Sadık Bey. Küçük odada, izolatöre yatırın. Sobayı iyice yakın. Ayak parmaklarında soğuk ısırığı var, bir de derin açlık. Önce serum hazırlayın, sonra azar azar tavuk suyu verin.
Bölüm II İlkbahar
İki hafta boyunca Yusuf, ölümle yaşam arasında gidip geldi. Sadık Bey, gecenin köründe bile yanına uğradı, serumları bizzat hazırladı, ateşini ölçtü. Delirten bir sıcaklık nöbetinde Yusuf, bazen annesini, bazen Zeynepi çağırıyordu. Alabildiğine sessizleştiğinde ise, huzursuz ama derin bakışlarla tavana dalıp gidiyordu.
Yavaşça iyileşmeye başladı. Anlattıkları arasında, köylerinin bir ay önce yakıldığını, annesiyle Zeynepin bombardımanda öldüğünü, kendisinin ise yanmakta olan ahırdan mucizeyle kaçtığını söyledi. Sonra günlerce ormanda oraya buraya sürüklenmiş, artık adımlarının hali kalmamış, büsbütün yere yığılmış.
Sadık Bey bunu dinlerken, göğsünde tarif edilemez bir boşluk, karanlıkta yankılandı. Çünkü onun sevdikleri de uzaktaydı, ama Yusuf için o mektuplu teselli bile yoktu.
Zaman geçti, Yusuf neşelenip diğer görevlilere yardım etmeye başladı. Fakat birisi sertçe konuşursa ürküyor; ufacık bir gürültüde yatağın köşesine büzülüyordu.
Bir sabah, Martın güneşi süt beyazı damlalara dönünce, Sadık Bey, odasına elinde evraklarla girdi.
Yusuf, senin sağlığın taş gibi oldu. Artık bundan sonrası senin geleceğine kaldı. Sizi ilçedeki çocuk yurduna göndereceğim. Her şey ayarlanacak.
Yusufun elinden yırtık sargı bezi düştü. Yavaşça duvara dönüp dizlerine kapanınca, Sadık Beyin içi cız etti.
Amca Sadık burada kalabilir miyim? Hiç sesimi çıkarmam, az yerim. Odun kırmayı da öğrenirim. Söz!
Sadık Bey bir an ona bakıp, kendinde yokmuşçasına kısık bir sesle cevap verdi.
Olmaz Yusuf bu hastane, kimsesizler yurdu değil. Ben burada sabahlara kadar çalışıyorum, seni kim kollayacak? Olmaz…
Dışarı çıkar çıkmaz kendiyle cebelleşti. Akşam üstü tekrar o kapının önünde volta attı.
Leman Hanım fısıldadı:
Ağlıyor Yusuf, ya yatağa gömülmüş, saatlerce…
Sadık Bey kapıyı açtı.
Toparlan, dedi kararlı bir sesle. Artık benim yanımda kalacaksın. Barakamda yer açtım sana. Ne olacağına hayat karar verir. Hadi, donma, kalk da gel.
Yusufun gözleri bir anda aydınlandı, sıkıca Sadık Beyin elini tuttu. O an, delik deşik bir dünyanın ortasında, hayal gibi bir bağ kurulmuştu sanki.
Bölüm III Düş Zamanı
Yusuf, Sadık Beyin küçük odasında yaşamaya başladı. Her sabah su taşır, odun yığar, bez keser, alet kaynatır. Hastanenin tümü bu sessiz ama akıllı çocuğu benimsedi. Askerler ona cevizden oyuncak yapıyor, hemşireler ellerinde ne varsa paylaşıyordu. Sadık Bey ise uzun ameliyatlardan sonra, Yusufu koridorda sandalyede kendini beklerken buluyor, birlikte akşam yemeği yiyorlardı.
Geceleri, sobanın yanında, Sadık Bey Yusufa kalbin, akciğerin, yaşamın ne olduğunu kendi dilince anlatırdı. Yusuf hayranlıkla bu anlatıları dinler; Sadık Beyin uzun, usta ellerine bakıp, çocuk kalbinde, bir gün onun gibi olma tutkusunu hayal ederdi:
Amca Sadık, doktor olmak çok mu zor? diye sordu bir akşam Yusuf, usulca.
Zordur evlat. Hem de çok. Elinde başkasının hayatı var çünkü. Ama dün ölüm döşeğinde olan birinin, bugün sana teşekkür ettiğini görmek, yaşamanın bile önünde gelir.
Ben de öyle olmak istiyorum, dedi Yusuf, sessiz ve kararlı.
Günler aktı; Sadık Bey için Yusuf, savaşın en dipsiz günlerinde bile yeni bir umut oldu; sevgiyle, inatla korudu onu.
Ama hayat bambaşka bir devinimle akarak devam etti.
Mart 1944te Batı Anadoluda muharebeler yoğunlaştıkça, hastane birbiri ardına yaralıyla doldu. Sadık Bey günlerce ameliyathaneden çıkmadı; gözleri çöktü, elleri titredi, ama bırakmadı.
O tuhaf gecede, Yusuf, uyandığında ortalık bir garip sessizliğe gömülmüştü. Sobanın külleri kararmış, koridorda tek ses yoktu. Kalkıp ameliyathaneye gidince, ağır bir ışıkta, yerde yüzüstü yatan Sadık Beyi, yanında diz çökmüş Leman Hanımı buldu. Sadık Beyin elleri yan yana seriliydi, sanki havaya tutunuyordu. Hiçbir şey söylemeden Leman Hanım başını salladı.
Sadık Beyin kalbi, yıllarca süren yükün sonunda, hastaların arasında durmuştu. Yusufu zorla dışarı çıkardılar. Sağ kalan göğüslerinde bile onun ölüm çığlığına yer kalmadı.
Sadık Beyin cenazesine Yusufu götürmediler; bunun aklını iyice karıştırmasından korktular. Yusuf, Leman Hanımın yanında, yorganıyla, sütle, sessizliğe gömülüp kendine gelebildi.
Yaz yaklaşırken, hastane dağıtıldı. Leman Hanım, komiser olan eşiyle İzmir yakınlarına tayin oldu. Yusufu yanına alacak, ona oğul olacaktı.
Benimle gelir misin Yusuf? Sana oğlum diyeyim artık, dedi bir akşam, Yusuf kırmızı bir günbatımına bakarken.
Gelirim anne Leman Benim burada artık sadece onun mezarı var. Ama dönerim, söz veriyorum.
Bölüm IV Dönüş
İzmirin kenarındaki bir mahalle, Yusufu elma bahçeleriyle ve ürkütücü sessizliğiyle karşıladı. Leman Hanım şefkatli, basit ama kuvvetli bir anne oldu. Onun eşi, Mehmet Bey de Yusufu bağrına bastı. Yusuf okula başladı, hastalıklarla boğuştursa da, doktor olacağı inancı aynen kaldı içinde.
Sen tam Sadık Bey’e çekmişsin, derdi Leman Hanım. O da kitaplara gömülüp, her gece notlar alırdı. Ama onun kitapları tıpçaydı, seninkiler okul işi.
Daha iyisini öğrenirim, sımsıkı cevap verirdi Yusuf. Hakkını vermeliyim, başarmalıyım.
Okulu, gümüş madalyayla bitirdi. Üniversite sınavında, İstanbul Tıpa başvurdu ve kazandı. Meslek hayatı boyunca, hocası Sadık Beyin anlattıklarını tekrar etti; öyle ki, onun adıyla anılır oldu. Leman Hanımla Mehmet Bey, gururla izliyordu.
1963te diplomasını alır almaz, Yusuf Ali (artık Mehmet Beyin adını taşır) her şeyin başladığı, o eski kasabaya görev istedi. Tek hayali, Sadık Beyin mezarını bulmaktı.
Leman Hanım, yaşlılığına rağmen, yanında gitti. Savaş yıkıntısının yerine yeni bir devlet hastanesi yapılmıştı; Yusuf doktor olarak orada işe başladı. Leman Hanım da evine yerleşti.
İlk fırsatta Yusuf, kasabanın mezarlığına gitti. Saatlerce eski taşlar arasında, sonunda üzerinde basit bir plakette “Sadık Ergün 18901944. Teşekkürler, Doktor.” yazan küçük bir tümseğe rastladı. Çömeldi, toprağa dokundu.
Merhaba, Sadık Amca… Ben geldim, Yusuf. Bak, doktor oldum, yanında çalışıyorum. Teşekkür ederim her şey için.
Mezar başında uzun süre konuştu, Sadık Beyin ailesini aradıysa da yıllar içinde izleri silinmişti. Bu kayba çok üzüldü; onları bulup, Sadık Beyin nasıl biri olduğunu anlatmak, bir türlü nasip olmamıştı.
Bölüm V Bir İşaret
Yusuf, yeni hastanede kendini işine adadı. Özellikle çocuk hastalara yaklaştığında, içi titreyerek, bambaşka bir sevecenlikle tedaviler yapıyordu.
Bir gün, çocuk servisine vizit yaparken, köşedeki yatakta açık mavi gözlü, sarı saçlı bir kız çocuğu dikkatini çekti. Elinde eski, tüylü bir tavşan tutuyordu. Yusuf bir an olduğu yere mıhlanıp kaldı.
Bu küçük kim? diye sordu hemşireye.
O Şule. Yetiştirme yurdundan gelen bir yetim kızımız. Ağır zatürre geçirdi; şimdi düzeldi çok şükür. Yanında ise, oyuncak tavşanı hiç bırakmıyor.
Yusuf Şulenin yanına oturdu. Kız ürkmedi. Sadece dikkatlice baktı.
Nasılsın Şule? dedi Yusuf, yumuşak sesle.
Tavşanım hasta, dedi kız, oyuncak hayvanı uzatıp, Lütfen tedavi et doktor amca…
Boğazı düğümlendi, Yusuf oyuncak tavşanın üstüne stetoskop dokundurup dinledi. Sonra ciddi bir ifadeyle:
Hastalığını birlikte yeneriz, dedikten sonra tavşanı geri verdi.
Tüm gece, Şule’nin hikayesini düşündü. O da yıllar önce aynı çaresizliği görmüştü.
Ertesi gün Leman Hanımla paylaştı düşüncelerini. Kadıncağız yavaşça doğruldu:
Yarın birlikte yanına gidelim, dedi.
Odada Şuleyi kendi elleriyle beslerken, Leman Hanımın yüzünde anaç bir huzur vardı. Ve o an, Yusuf kararını verdi.
Ana, Şuleyi evimize alsak? diye sordu. Leman Hanımın gözleri parladı:
Evlat, ben de aynı şeyi düşündüm. Bu defa yalnız değilsin.
Kısa sürede gerekli izinlere başvurdular. Birkaç gün sonra, bakım evinden güzel giyimli, zarif bir kadın ziyarete geldi:
Ben Emine Kaptan, Şulenin bakıcısıyım, evraklarını getirdim, dedi.
Yusuf canı gönülden evlat edinmek istediğini anlatınca, kadının gözleri doldu.
Gerçekten istiyorsunuz? Yeniden terk edilmek onun kalbini mahveder. Emin misiniz?
Eminim, dedi Yusuf. Ben de bir zamanlar öyleydim. Şuleye istediği hayatı vereceğiz, söz.
Kadıncağız, bir tuhaf bakışla Yusufa döndü:
Söylediğiniz başhekim Sadık Sadık Ergün müydü? Benim babamdı o.
Bir hayali gibi, bir an Mecnun gibi Yusufun dizlerinin bağı çözüldü.
Ama Soyadınız
Kaptan, evlenince aldım. Aslında Emine Ergündüm
İkisi de birbirine bakıp kaldı.
Yıllarca sizi aradım, dedi Yusuf. Bakkaldan cami avlusuna, herkeslere sordum. Sadık Amca’nın son yılını size anlatmak isterdim…
Emine Hanım başıyla onayladı.
Annem de sizi aradı ama ulaşamadı. Duyan olmamıştı. Şimdi burada karşılaştık demek ki… Bu kısmette varmış.
Birbirlerinin kaderinden örülen düğümlerle, Yusufun ve küçük Şulenin hayatı bambaşka bir yerde yeniden kesişmişti.
Bölüm VI Örgü
Aynı yılın sonbaharında, hastane personeli bir düğüne davetliydi. Yusuf ve Emine, kasaba düğün salonunda, ellerinde Şule ve onu her daim yanında taşıyan Sadık Tavşan ile evlendiler. Leman Hanım, en şık bluzuyla baş köşedeydi; yanında Mehmet Dede, göğsünde madalyalarıyla.
Gecenin sonunda, Yusuf Emineye döndü:
Hatırlıyor musun, anne, bir zamanlar Sadık Amca, senin gibi olacağım derdim?
Leman Hanım gülümseyip omzuna dokundu.
Unutur muyum Yusuf? Artık onun ne kastettiğini anladın. O, sadece insanları iyileştirmek değil; kalplerde bir ışık yakmak istemişti. Sen de başardın evlat, bak bu minik kızla, bu aileyle…
Emine yavaşça başını Yusufun omzuna yasladı.
Babam bir zamanlar seni kurtardı. Sen de yıllar sonra benim yüreğimi iyileştirdin, Şuleyi yeniden doğurdun. Bağ tamamlandı.
Hayır, dedi Yusuf, kasabanın üzerinde yıldızlara bakarak. Bu bir döngü değil; bir hat. Sadık Beyden bana, benden Şuleye uzanan bir ışıltı; hiç bitmeyecek bir sevgi örüntüsü…
Şule, uykuya dalmış haliyle tebessüm etti; belki rüyasında annesini, babasını ya da Sadık Tavşanı arıyordu. Ama Yusuf, onun mırıltısında Teşekkür ederim dediğini duyar gibi oldu.
Yıllar birbirini kovaladı. Yusuf Ali kasaba hastanesinin başhekimi oldu; masasının üstünde hep o eski, Sadık Bey’den yadigâr bir neşter, cam altında durdu. Şule büyüyüp müzik öğretmeni oldu, pazarları hâlâ anneannesini ve dedesini ziyarete geldi. Bayramlarda ise; tüm aile, beraberce Sadık Beyin mezarına gidip, çocuklarına yine aynı hikâyeyi anlattılar:
Bir zamanlar, savaşta, buz gibi bir hastanede, bir adam, yetim bir çocuğun gözyaşına sırtını dönmedi. O küçücük iyilik kıvılcımı, üç kuşağı ısıtan bir aydınlığa dönüştü.
Ve onların evi, hep ışık dolu oldu. O ilk kış gecesinde, bir hasta odasında yanmaya başlayan, asla sönmeyen o ışıkla…




