Beş çocukla, kim seni isteyecek? annesi, 32 yaşındaki dul Fadimeyi kovdu, bilmeden ki eski evde onu bir miras ve gece yarısı bir misafir beklemekteydi…
Mezarlıkta toprak nemliydi. Çamur, Fadimenin ucuz ayakkabılarına yapışıyor, ağırlık yapıyordu. O, işçilerin hayatını gömdüğü anı izliyordu. Eşi Serkan ansızın, henüz otuz beş yaşındayken, fabrikada yere yığılıp bir daha kalkmamıştı.
Yanında, Fadimenin annesi, Zehra Hanım vardı. Kalınca bir vizon manto içinde üşüyerek duruyor, torunlarına küçümseyici bakışlar atıyordu, onlar ise annelerinin siyah paltosuna sarılmışlardı.
Tamam, gözyaşını döktün, yeter! dedi annesi, mezarın üstü kapanınca. Hadi Fadime, burada donmaktan başka ne var? Konuşacaklarımız var.
Evde, krediyle alınmış dar iki odalı dairelerinde, Zehra Hanım doğrudan mutfağa geçti, sofranın başına kuruldu.
Yani, dedi, şapkasını bile çıkarmadan. Evi banka kesin alır, bu açık. Ödeyecek paran yok. Serkan gitti, sen ise hep doğum iznindesin.
İşe girerim, dedi Fadime, kucağında bir yaşındaki Musayı sallayarak sessizce.
Nerede? Temizlikçi mi olacaksın? diye burun kıvırdı annesi. Beş çocuğun var! Beş yük! Kim alır seni? Büyükleri, Melisle Emreyi devlet yurdunda bırakırdım. Geçici tabii. Küçükler ise… Belki sosyal yardım destek olur.
Bırakmam onları, dedi Fadime kısık sesle.
Ne? Zehra Hanım anlamadı.
Evimden çıkmam! Çocuklarımı vermem. Gerekirse aç kalırım, yine de kendim büyütürüm.
Saf mısın sen, annesi yerinden kalktı, mantosunu düzeltti. Sana söylemiştim, zamanında düşünseydin, şimdi hadi bakalım başının çaresine bak. Benden para isteme.
Bir ay sonra gerçekten bankadan tahliye bildirimi geldi. İki hafta süreyle evden çıkarılması gerekiyordu. Fadime tanıdıklara, akrabalara başvurdu ama beş çocukla kimse onu eve almak istemedi.
Tam o sırada mektup geldi. Anadolu’nun bir köyü, Yeşilyayla’dan. Noter, Fadimenin neredeyse tanımadığı, uzaktan bir halasından miras kaldığını bildirdiği evi olduğunu yazıyordu. Eski ama kendi evim, diye düşündü Fadime. Başka şansı yoktu.
Yeşilyayla onları buz gibi bir rüzgarla karşıladı. Ev köyün dışında, ormanın hemen kenarında, kütükleri kararmış, sundurması eğilmiş, camları mat bir şekilde bakıyordu.
Anne, çok soğuk burası, diye sızlandı beş yaşındaki Derya.
Şimdi ısıtacağım canım, dedi Fadime, sesi titremesin diye uğraşarak.
İlk gece adeta bir sınav oldu. Soba duman yaptı, çocuklar öksürdü, her yerden soğuk üfledi. Fadime, çocukları tüm bulunan ceket, battaniye, hatta kilimlerle örttü. Kendisi uyumadı. Küçük Emirin nefesini dinleyerek başında oturdu.
Ortanca oğulları, yedi yaşındaki Emir, ciddi bir hastalığa sahipti. Acil ameliyata ihtiyacı vardı. Devletten sıra için bir yıl beklemeleri gerekiyordu ama hastane doktoru açık konuşmuştu: Dayanamaz, durumu ağırlaşıyor. Parayla, İstanbulda yaptırmak lazım. Gereken para ise alınan iki daireden fazla.
Sabah Fadime, çatının aralarını tıkamak için çatıya çıktı. Yarım yüzyıllık gazeteler, eski postlar arasında bir çay kutusu buldu. İçinde, yağlı bir bez parçasına sarılmış ağır bir şey vardı.
Saatti bu. Cebe giren, zincirli, kocaman. Fadime gümüş kapağını ovuşturdu. Üzerinde çift başlı bir kartal ve İnanç ve Sadakat için yazısı çıktı.
Güzelmiş, iç çekti. Ama değeri ne ki?
Saat çalışmıyordu. Akreple yelkovan beşe beş varmışta durmuştu.
Fadime saati dolaba koydu. Şimdi antikaya bakacak zamanı yoktu. Yiyecek üç gün yetecek kadardı, odun bitmek üzereydi, Emirin de hali kötüydü. Neredeyse hiç kalkamıyordu.
Akşam fırtına başladı. Kar, evi dünyadan izole edecek kadar şiddetliydi. Fadime çocukları yatırdı, pencere kenarına oturdu. Kendini çaresiz hissetti. Onları kör bir çıkmazda çürütmeye mi getirmişti?
Kapı sessizce tıklandı.
Fadime irkildi. Hayal mi gördü?
Tekrar tıklandı, bu sefer kararlı.
Elinde bir demirle kapıya yaklaştı.
Kim o?
Aç ev sahip hanım, fırtına azdı, dışardan gelen ses yaşlı bir ağaç kadar çatallı ve ama sükûnetliydi.
Fadime nedenini bilmeden sürgüyü çekti. Kapıda yaşlı bir adam vardı. Üzeri tuhaf, yere kadar kaputlu, belinde iple bağlamış. Sakalı bembeyaz, ama gözleri genç, pırıl pırıl.
Buyurun geçin, dedi Fadime.
Yaşlı adam içeri girdi, ama üzerinde kar yoktu ve soğuk gelmiyordu, aksine bir sobanın sıcaklığı gibi bir his yayılıyordu.
Çocukların yattığı odaya yöneldi, Emire baktı. Çocuk zor nefes alıyordu.
Hasta mı delikanlı? sordu.
Çok, dedi Fadime neredeyse fısıldayarak. Parası lazım, yok ki…
Para toz, yaşlı adam mindere oturdu. Zaman altın. Benim emaneti buldun mu?
Fadime dondu kaldı.
Saat? Sizin mi?
Evet. Bey hediye etmişti, onu gölden çekip kurtardığımda… Eskiden. Hep korudum, lâzım olur diye.
Dede, satarım, ilaç alırım! Neticede gümüş, dedi Fadime canlanarak.
Beyaz sakalın altından adam gülümsedi.
Hemen elden çıkarma, içinde giz var. Usta Bure şaka yapmayı severdi. Bir iğneyle kapağın yanında küçük bir deliğe hafifçe dokunman gerek. Çifte tabanı var.
Ayağa kalktı.
Hoşça kal Fadime. Güzel ismin var. Üzülme.
Dur gel biraz dinlen, isminiz? Fadime çaydanlıkla yaklaştı.
Bana Ferah derler.
Arkasını döndüğünde oda boştu. Kapı sürgülü, çocuklar uyuyordu. Sadece havada tütsü ve taze ekmek kokusu asılıydı.
Bütün gece gözüne uyku girmedi. Sabah aydınlanırken saati çıkardı, iğne buldu. Elleri titreyerek deliğe bastı.
Çıt.
Daha yekpare sandığı arka kapak açıldı. İçinden dörde katlanmış kâğıt ve ağır bir altın para çıktı. Sandığı gibi sıradan değil.
Kâğıdı açtı. Bu belge sahibi hakkındadır… deyip devam ediyordu Osmanlıca el yazısıyla.
İlçede eski eşya dükkânını buldu. Tuhaf bakışlı, kilolu adam önce ilgisizdi.
Gümüş, 84 ayar. Beş bin lira eder kasası.
Bir de şuna bakın, dedi Fadime, parayı ve kâğıdı uzatarak.
Adam büyüteciyle bakarken kaşları havaya kalktı, sonra rengi atarak,
Nereden buldunuz bunları?
Miras kaldı.
Hanım… dedi adam gözlüğünü çıkararak. Bu bir Osmanlı denarının nadir baskılarından. Kaç tane olduğu bile bilinmez. Ve belge, bizzat padişaha ait. Ben alamam, o kadar param yok. İstanbuldaki müzayede evine gitmeniz lazım. Hayatınızı değiştirir bu.
Bir ayda, Emir İstanbulda en iyi hekim tarafından ameliyat edildi. Fadime hastane odasında, oğlunun yanağındaki pembeliği izledi. Para, fazla fazla yetmişti. Yeni bir ev, eğitimi, beşine de huzurlu bir hayat.
Köye döndüğünde, ilk iş mezarlığa gitti. Uzun aradı, yabani otları temizleyerek. Sonunda buldu. Eğik bir mezar taşı, üstündeki neredeyse silinmiş yazı: Ferah kul. 1888 1960.
Fadime kabre çiçek koyup başını eğdi,
Sağ olasın, dedeciğim Ferah.
Yeni bir ev inşa etti. Geniş, aydınlık, doğalgazlı, her türlü konforu olan. Köylüler, genç dul Fadime’yi çok severlerdi: Çalışkan, namuslu, çocukları düzgün.
Zehra Hanım yarım yıl sonra geldi. Taksiyle, elinde pasta ile indi. Yeni evin bahçesini inceledi.
Merhaba kızım! Kollarını açtı, geçmişte hiçbir şey olmamış gibi. Duydum da, işlerin düzeldi, hazine bulmuşsun galiba? Aferin sana! Benim de biraz rahatsızlığım var, emekli maaşı küçük, bana da bir oda verirsin… Ev kocaman zaten.
Fadime kapının önüne çıktı. Arkasında büyük çocuklar, yan yan bakıyorlardı.
Hoş geldin, anne, dedi sakin biçimde.
Niye dışarıdasınız, değil mi? Çağır! Zehra Hanım hemen basamağa basmaya kalktı.
Hayır.
Ne demek hayır? Annesinin yüzü bir anda değişti.
Burada yerin yok. Sen bize kapını kapatınca, seçimini yaptın.
Seni mahkemeye veririm! Ben senin annenim! Borcun var! Zehra Hanımın yüzü kıpkırmızı oldu.
Git ver, dedi Fadime ve içeri döndü. Şimdi Emirin uyku zamanı.
Ağır meşe kapı arkasında kilitlendi.
O tarafta hâlâ beş yük, nankörlük diye ses yükselse de, Fadime artık duymuyordu. Mutfakta çörek kokusu yayıldı, duvarda eski saat, yeni, mutlu zamanları tıkır tıkır sayıyordu.



