Sabah erkenden, eski elma ağacının kuru dallarını budamak için ahırın yanından merdiveni taşımış, dikkatlice gövdeye dayamıştım. Her seferinde olduğu gibi, ayaklarının sağlam basıp basmadığını iki kez kontrol ettim. Hava bir tuhaftı; gökyüzü ağır bulutlarla kaplıydı, nemli ve basık bir sessizlik vardı, sanki az sonra şiddetli bir sağanak başlayacakmış gibi. Ama içimde bir huzursuzluk olsa da, aylardır ertelediğim bu işi nihayet bitirmeye kararlıydım.
Merdivenin yarısına kadar çıkmış, elime budama makasını alıp başımı kaldırmıştım. Tam dallardan birini kesecek, bir işten daha kurtulacakken, arkamdan pantolonuma sert bir çekiş hissettim. Dönüp bakınca şaşkınlıktan elim ayağım tutmaz oldu.
Sadık köpeğim Kara, hayatında ilk defa bu kadar telaşlıydı. Merdivenin alt basamaklarına tırmanmaya çalışıyor, pençeleri demire kayıyor, tırnaklarıyla metale vurup cızırdatıyordu. Gözleri kocaman açılmış, bana kilitlenmişti. O bakışta bir şeyler vardı; normalde görmeye alışık olmadığım bir ciddiyet.
Kara, oğlum, ne yapıyorsun orada? dedim, hem gülerek ama bir yandan da hafifçe endişelenerek. Hadi in oradan.
Elimle onu kovalar gibi yaptım; normalde oynar, uzaklaşırdı. Ama Kara inatla yukarı çıkmaya çalışıyor, iki ön patisini merdivene dayıyor ve bir anda pantolonumun paçasını dişleriyle kavrıyor.
Bir adım daha atıp daha da sert çekti. Dengemi kaybetmemek için refleksle iki elimle merdivene tutundum.
Delirdin mi? Bırak şunu! dedim yükselen bir öfkeyle. Ama bırakmadı. Kara, beni aşağıya çekmek için tüm gücüyle asılıyor, bir yandan da sürekli havlıyordu; bu bir oyun değildi, farklı bir şey vardı.
Artık iyice sinirlenmiş, bir de üstüne korkmuş haldeydim. Birkaç defa geri çıkmak istedim, her seferinde pantolonumu korkuyla çeken Karaya bakınca içim ezildi. Gözlerinde anlatamadığı bir şey var gibiydi, sanki Dur Oraya çıkma! diyor ama ben bir türlü anlamıyordum.
Sonunda pes ettim. Ağır bir iç geçirip yavaşça aşağı indim.
Yeter artık, sürekli başımda dolanıyorsun, seni içeri kapatacağım! diye mırıldandım hiddetle.
Kara başını eğdi, suçlu bir çocuk gibi arkasına bakmadan bahçedeki kafese yürüdü. Tedirginliğim hâlâ dinmemişti ama düşündüm ki, bu sayede nihayet işimi bitirecektim.
Fakat tam o anda beklenmedik bir şey oldu; Karayı kafese koyup geri döndüğüm esnada, merdivenin ilk basamağına adım atmıştım ki, ansızın dalların arasından keskin bir gürültü yükseldi. Tok bir çatırtı; ağacın üstünde, başımın üzerinde bir şey kırılıyordu.
Başımı kaldırmamla birlikte, koca bir kuru dal hızla kopup tam önümde yere düştü. Neredeyse kafamın tam olduğu yere isabet ediyordu; sadece birkaç santimle ölümden kurtulmuştum. Dal, büyük bir gürültüyle toprağa çarpıp parça parça oldu. Ayaklarım yerinden oynadı, oracıkta kala kaldım, kalbim göğsümden çıkacak gibi çarpıyordu.
O anda gerçek anlamda dank etti. Kara bana oyun yapmak istememişti! O beni uyarıyordu, sezgileriyle tehlikeyi benden önce görmüştü.
Acı dolu bir minnettarlıkla kafesi açtım, Kara hemen yanıma koşup kucağımda huzurla kıvrıldı. Dizlerimin üzerine oturup boynuna sıkıca sarıldım, gözlerim ister istemez doldu.
Beni kurtardın oğlum dedim, fısıltıyla.
İşte o günden sonra onun içgüdülerine hep güvendim. Bir daha asla Kale’nin, o koskoca Türk çobanının uyarılarını göz ardı etmedim.




