O garip gecede, ilk günümdü orada.
Onu hemen fark ettim. Odanın en uçtaki karyolasında, pencere dibinde oturuyordu. Elleriyle tuttuğu bir şeye bakıyordu. Hiç kımıldamadan. Arkasında uğuldayan uğultuya her daim mevcut: çatal bıçak sesleri, kemik öksürükleri, radyoda çalan eski bir türkü hiç kulak asmadan kararlıydı. Böylece, otuz yataklık bir odanın ortasında, yoktu sanki.
Yanımda getirdiğim kitap kutusunu yere koydum ve Derya Hanıma yaklaştım.
Kim o? diye sordum.
Derya, nevresim takımlarını karyola başlarına bırakıyor, sözcüklerini dudaklarında tartarak sayıyordu. Otuz sekiz yaşında, sığınmaevinin müdürü; sabaha varmadan, her şeye yorgun.
Zeynep. Dördüncü ayını bitirdi burada. Tek kelime konuşmaz. Kimseyle.
Hiç mi?
Hiç. Yemek yer, uyur, yıkanır. Sonra böyle oturur. Tutup baktığı şeyle. Ben önce ikon sandım, değilmiş. Fotoğraf.
Evrakları?
Hiçbir evrağı yok. Ne kimlik, ne sağlık kartı, ne emeklilik belgesi. Yenilemek için uğraştık, reddetti. Sessizce. Sadece başını sallayıp arkasına döndü.
Zeynepe baktım uzaktan. Avucu kadar, kenarları içe kıvrılmış, su lekeleriyle benekli bir şey tutuyor. Ona bakışı, gece trende dışarı bakarken yalnızca yansımanı görebildiğin an gibi derin.
Yirmi altı yaşındayım. Uzaktan eğitimle sosyal hizmet okuyorum. Haftada üç gün buraya, Sıcak Yuvaya geliyorum. Eski tekstilci yurdu, üçüncü katı sığınmaevi olmuş. Çamaşır suyu, haşlanmış bulgur kokusu sinmiş duvarlara. Plastik perdeyle çevrili camlardan süpermarket otoparkı görünüyor. Geceleri süpermarketin sarı ışığı buradaki yatakların üstüne vurur; kadınlar şikâyet eder, Uyuyamıyoruz diye. Burada, Nerede yaşıyorsun? sorusunun cevabında sadece sessizlik var.
Ben buraya yalnızca ders için gelmiyorum. Eşim, babam ya da annem için de değil. Benim babaannem son üç yıldır Adanada, tek odalı evinde yalnız yaşadı. Her pazar arardım. On dakika, bazen on beş. Yetişiyor sanırdım hep. İşin aslını, cenazede öğrendim; kapı komşusu Selma Hanım, elimi tutup dedi ki: Her sabah merdivene çıkardı. Korkuluğa yaslanıp, beklerdi. Biri gelir mi diye. Ben denk geldikçe uğrardım ama… ben sen değilim kızım.
Bir daha asla geç kalmak istemiyorum. Hiç kimseye.
Kitapları büyük masaya dizdim. Polisiye, aşk romanları, bir iki şiir derlemesi. Elif Şafak, Ahmet Ümit… Okuyacak kitaplar, kitaplıkta duracaklar değil. Bir tanesini de ayrı koydum: Duvarın Ötesindeki Sesler, Baran Özer. Kullanılmış etiketli, iç kapağında 30 TL yazıyor. Kimdir bu yazar bile bakmadan polisiyelerin yanına bıraktım.
Zeynep masaya gelmedi. Ona yakın yataklarda yatan kadınlardan da gelen olmadı burada kitap almak, ancak kimse bakmazken yapılan bir şeydir. Akşam olduğunda üçü gitmişti. Duvarın Ötesindeki Sesler kalmıştı.
Ertesi gün de.
*
Bir hafta sonra çay getirdim.
Yemekhaneye değil. Köpüklü karton bardakları ve poşet şekerleriyle dağıtım köşesine de değil. Evde demlediğim, naneli çaydan iki ince belli bardağı doldurdum. Babaannem gibi naneli. Zeynepin yanına oturdum. Bir bardağı önündeki komodine bıraktım.
Yüzüme bakmadı.
Yan yana oturduk. Sessizlik. On dakika nanenin kokusuyla doldu oda. Sonra kalktım, sessizce çıktım. Bardak, yerinden milim oynamamıştı.
Aynı ritüel ertesi gün de sürdü. Üçüncü gün Zeynep bardakta çayı yudumladı. Teşekkür yok, baş sallama yok. Sadece iki eliyle bardağı kavrayıp ince ince içti. Sıvı sıcaklığından çok, ellerinin arasında bir hayat hissetmesi önemliydi belli ki.
Ellerine dikkat ettim. Uzun parmaklar, belirgin boğumlar. Kısa fakat düzgün törpülenmiş tırnaklar. Kırk kadının kaldığı odada kimse kendiyle ilgilenmezken, o tırnaklarını bile düzenli kesmişti.
Derya Hanım uyardı: Bekleme. Bazı insanlar dönmez. Kendine hapsolup, geri dönüşü olmayanlar vardır. Onlarca kişiyi gördüm ben, onlarla ilgilenince belgeyi sosyal hizmet kurumuna yollarız, gidecekleri bakım evine geçerler. Bizlik biter… dedi, başörtüsünü düzelterek.
Ama ben başka bir şey fark ettim. Ya da o bunu umursamaz da bana önemli geldi.
Zeynep her sabah yatağını düzenlerdi. Köşeleri itinayla kıvırır, battaniyeyi buruşturmadan gererdi. O koyu gri, sık dokulu pardösüsünü, yamalı cebiyle her gün bıkmadan aynı hareketle sandalyenin sırtına asardı. Yamadaki dikişler milimetrik. Hayatının her noktasında düzen ve sistem isteyen, zamanından, defterinden şaşmaz biriydi muhtemelen.
Yani o, pes edenlerden değildi.
Onuncu gün, kitap verdim ona. Aynı kitap, Duvarın Ötesindeki Sesler. Yine naneli çayın yanına koydum.
Güzel kitaptır, dedim, ben on beş yaşımda okumuştum.
Zeynep kapağa baktı. İlk kez yüzü değişti; ne gülümsedi, ne de gölgesi düştü ifadesinin. Sadece dudağı kenarında bir kas oynadı, parmakları kitaba dokundu. Başlığının üzerinde birkaç saniye oyalanıp aldı.
O akşam çıkarken döndüm, baktım; Zeynep yatağa uzanmış, kitap okuyor. Fotoğrafı yastıkta, başının yanında. Yani hem geçmişi yanında, hem bir başkasının hikâyesi ellerinde.
Dışarı çıktım, içimde daha sıcak bir şey vardı.
İki hafta geçti.
Her geldiğimde çayımı getirdim, oturdum. Bazen sustum, bazen havadan, kitaplardan, köşedeki fırından, yeni çıkan vişneli poğaçalardan bahsettim. Masum, zararsız şeyler; kişisel, can acıtıcı hiçbir şey. Zeynep dinliyordu. Bazen başını sallar, bazen sokağın kedisinden bahsederken kafasını hafifçe bana döndürürdü hani şu arka kapıya gelen gri tüylü ufaklık.
Ve sonra konuştu.
Bir salıydı, Martın on dördü. Dışarıda karla karışık yağmur. Cam kenarında radyoda bir haber, E-5te trafik var. Zeynep çayını bitirdi, bardağı yerine koydu:
Fotoğrafta ne var, öğrenmek istiyorsun.
Soru değil, kesin yargı. Sesi tok ve net; her kelimesi billurdan damlamış gibi. Kim bilir, belki yirmi sene sınıfta tahtanın önünde durmuş olmanın sesi.
Yalnızca paylaşmak istersen, dedim.
Zeynep sustu. Saniyelerce bana ise bir hikâyelik gibi geldi. Sonra elini palto cebine attı, yamalı olan cebe. Yavaşça, hırpalanmasın diye iki parmağının arasında fotoğrafı çıkardı, bana uzattı.
Kenarları kıvrık, sulu lekeleri var. Fotoğrafta, bir kadın tebeşirle tahta başında. Çocuklar etrafında, kadının elleri ön sıradaki iki çocuğun omzunda. Gülümsüyor. Geniş, gizlenmemiş bir gülümseme birileri fotoğrafını çektiğinden habersiz ya da umursamayan bir insan, çünkü iyidir o an. Yanındaki çocuklar da öyle. On beş kadar, altıncı sınıf. Bir oğlanın ayakkabı bağcığı açık, bir kızın saçında beyaz kurdele.
O benim, dedi Zeynep. Yirmi iki yıl öncesi.
Fotoğrafa baktım, ona da. Fotoğraftaki kadın, kırklı yaşlarında, aydınlık sırtı dik, elleri kalem tutmaya alışık. Şimdi Zeynep, altmışını geçmiş. Koyu gri palto, ince çizgili omuzlar. Ama sesi aynı. Bakışı, aynı. Doğrudan bakan, gören bir insan bakışı.
Yirmi yıl edebiyat dersi verdim. Kırk yedinci okul, Bursa.
Edebiyat mı?
Evet. Seksen altıdan iki bin yirmiye kadar. Otuz dört yıl. Sonra okul kapandı, yeniden yapılanma dediler ilerde alışıyor insan bu söze. Bir yıl sonra Mert vefat etti. Eşim. Felçten. Krediyi ödeyemedim. Evi elimden aldılar.
Kısa, sade cümleler. Detay yok. Hiçbir şey detaylandırmıyor tıbbi geçmiş okur gibi, tek tek, yönsüz. Çünkü durup düşünse kopacak.
Arkadaşlarda kaldım. Bir yıl. Önce eski bir meslektaş, sonra üniversiteden bir dost. Sonra ikimiz de rahatsız olduk, daha fazla kalmadım. Ve çıktım.
Fotoğraf?
Geri aldı fotoğrafı. Ezilmiş köşeleri ve her kıvrımı özenle parmakladı.
Kim olduğumu hatırlamak için. Geri dönülebileceğini unutmamak için.
Boğazım düğümlendi. Acıdan değil. Cesaretten, inançtan. Bunu öyle bir sakinlikle, öyle kendinden emin söyledi ki, umut değil de gerçek sandım.
Zeynep Öğretmenim, dedim. Fotoğraftaki çocuklar? Kimler onlar?
Öğrencilerim. Altı B, iki bin dört. Bir kısmı gitti, bazıları değişti, biri kitap yazarı oldu, radyoda dinledim soyadını anımsamıyorum. Ama sesiyle tanıdım.
Sesiyle mi?
Sınıfta şiir okurken herkes susardı onun sesiyle. En arka sıradaki Efe bile. Radyoda da aynı ses. Otobüste duydum; tespit ettim hemen.
Fotoğrafı tekrar palto cebine koydu, dikişi yokladı her defasındaki hareketi, içinde olduğuna emin olmak ister gibi.
Sessizdi. Babası çocukken gitti, annesi iki vardiya şeker fabrikasında çalışırdı. Ders sonrası yanıma gelir, tarih kitabına bakar gibi yapardı. Eve boş daireye dönmek istemezdi. Kovmazdım. Masasına elma bırakırdım. Kitaplar, kahramanlar, Raskolnikov neden Soneye gitti; böyle şeyler konuşurduk. Hep şunu sorardı: Zeynep Öğretmenim, ya karakter dönmezse? O zaman ne olur? Cevabım şuydu: Gerçek kahraman, bir gün mutlaka döner. Geç de olsa.
Sustu sonra. Karşıdaki, olmayan bir duvara, hayalindeki sınıfa baktı.
Ben de sustum. Çünkü bazen sessizlik, verebileceğin tek şeydir.
***
Akşam, sığınmaevinin karşısındaki küçük bir kafedeydim. Beş masa, taze çekilmiş kahve ve tarçın kokusu. Bilgisayar elimde, soğumuş latte yanında. Aramaya başladım.
Kırk yedi numaralı okul, Bursa. Ünlü mezunlar.
Hiçbir sonuç yok. Okul iki bin yirmide kapanmış. Web sitesinin arşivini buldum, mezunlar üç: bir doçent, bir fabrika müdürü ve Baran Özer, yazar.
Baran Özer yazar diye aradım.
Donup kaldım.
Baran Özer, otuz dört yaşında, üç romanı var. Büyük bir ödül kazanmış. İlk kitabı 2015te çıkmış: Duvarın Ötesindeki Sesler.
O kitap.
Zeynepin komodinine bıraktığım.
Benim on beş yaşında okuduğum.
Sandalye arkasına yaslandım. Garson İyi misiniz? dedi. Başımı salladım. Değildim.
O kitabı çok iyi hatırlıyorum. Yalnız bir çocuğu, ona ışık olup uzanan bir öğretmeni anlatıyordu. Doğru kelime, doğru anda… Büyük kurtuluş değil, ama insanı bütün tutan, parçalanmasını önleyen bir şey.
Benim sosyal hizmet okuma kararımı veren de bu kitap olmuştu. Üniversite kataloğu değil, bir çocuğa elma bırakan öğretmeni okuduğum için gönüllü olmuştum.
Yazarın röportajını buldum; iki yıl önce bir edebiyat sitesine anlatmıştı. Okulu anlatmıştı. Sıra gıcırtısını, toz kokusunu, Zeynep öğretmenini.
Beni gerçekten gören tek kişi, edebiyat öğretmenim Zeynep Hanımdı. İlk kitabımı yazarken onu düşündüm. Çünkü gerçekten dinleyen biriydi; görev için değil, çünkü umursuyordu, diyordu.
Aşağıya ilerledim. Kitabın e-kitap versiyonu yayındaydı. İlk sayfada ithafı okudum; on beş yaşında es geçmiştim, herkes öyle yapar.
Z.A.T. beni duyan öğretmenime.
Z.A.T., Zeynep Akkaya Temiz.
Ekrana bakakaldım. Latte sırılsıklam, kafe kapanmak üzere.
O kadın, Baranı yazar yapan. O kadının kitabı, beni buraya getiren. O kadın şimdi, sigortasız, evraksız bir kadındı ve yanında yalnızca buruşuk bir fotoğraf vardı.
Telefonla yayınevlerinin iletişim sayfasını açtım. Kurumsal bölüm, e-posta.
Yazdım.
Merhaba, adım Pelin. Ben İstanbulda bir sığınmaevinde gönüllüyüm. Bu mesaj Baran Özer için. Duvarın Ötesindeki Seslerin kime ithaf edildiğini biliyorum. Zeynep Akkaya Temiz hayatta. Burada. Yıllar önce ders verdiği altı Bnin fotoğrafı hâlâ elinde, sizi de hatırlıyor. Şiir okuyan çocuğu unutmadı.
Gösterebildiğim kadar net bir fotoğrafı ekledim, o gün çekmiştim. Gönderdim.
Cevap beklemek, üç gün sürdü.
Her iki saatte bir postama girdim, ama yanıt yok. Belki spam kutusuna düştü, belki yayınevi kendine sakladı, belki kim olduğunu unutmuş, belki inanmadı.
Zeyneple yine çay içmeye gittim. Şimdi daha çok konuşuyordu; eski öğrencilerinden, hikâyelerinden… Bir kız her gün şiir yazardı, çekmecesine saklardı. Bulur yerine koyar, yanına şeker bırakırdım; bilsin başkası okudu ve beğendi. Mezun olup şiir gecesi çıktı sahneye, elleri tir tir titredi ama sonuna kadar okudu. Bir oğlan hep kavga ederdi, sonra ona Küçük Prensi verdim. Bir ay sonra geldi, Öğretmenim, Tilki de yalnızdı değil mi? dedi.
Böyle anlatırken, unutulmaz gibi geliyor insana. Nasıl olur da biri, seni unutur?
Dördüncü gün mesaj geldi.
Yolda minibüste, cebim titredi. Kişisel bir adresten; Barandan bizzat. Üç satır.
Pelin, mesajınızı aldım. Geliyorum. Ne zaman müsait, nerede buluşabiliriz? Ben dört yıldır Zeynep Öğretmenimi arıyordum. Okul kapanmış dediler, numara kapalı, eski adres başkasının. Tıkandım. Bilmiyordum. Beni bulduğunuz için teşekkürler.
Dört yıl. Peşinden gidememişti, çünkü Zeynep o arada yerini kaybetmiş, hiçbir yerde.
Yanıt yazdım, adres ve saat.
Zeynepe söylemek kaldı sadece.
*
Cuma sabahıydı. Zeynep yine en uçta, fotoğrafını okşarken. Güneş ilk defa linolyuma çizgiler atıyordu. Uzakta bir kadın radyodan papatya gibisin beyaz ve narin mırıldanıyordu.
Yanına oturdum. Çayı bardağına bıraktım.
Zeynep Öğretmenim, size söyleyecek bir şeyim var.
Baktı, bekledi.
Sizi arayan öğrenciniz. Kitap yazan. Adı Baran Özer. Duvarın Ötesindeki Sesleri yazdı. Sizi görmek istiyor.
Hareket etmedi. Bardak dudağında asılı kaldı, oda sustu, radyo da.
Sonra, çok alçak sesle:
Hayır…
Lütfen, bir dinleyin.
Gerek yok. Burada, bu yatakta, bu halde görmesini istemiyorum. Hayır.
İlk kez, ellerinin titrediğini gördüm; bardak neredeyse düşecekti.
Yirmi altı yaşındaydım, karşımdaki yirmi yıl boyunca çocuklara kelimeler bulduran bir kadındı; ben ise bir kelime bile bulamıyordum.
Sonra hatırladım.
Bana, Geri dönülebilir, dediniz.
Zeynep başını kaldırdı.
Siz dediniz. Her gün bu fotoğrafa bunun için bakıyorsunuz. Dönebileceğinize. Baran sizi hâlâ unutmamış. Dört yıl aradı. Eski telefon, adres… Aradı hep.
Bir şey onda içerden gevşedi; derinlerde, dikişi gevşeyen bir yara gibi.
Dört yıl mı? diye sordu.
Dört yıl.
Fotoğrafa döndü, ikinci sıradaki o ince yüzlü oğlanı, Baranı parmağıyla okşadı.
İşte o. Her zaman üçüncü sırada, cam kenarında otururdu. Sanki dışardakiler daha anlamlıydı. Ama tahtaya çağırınca dünyamı durdurdu…
Fotoğrafı katladı, cebine koydu.
Peki, dedi.
Baran Cumartesi geldi.
Sığınmaevinin girişinde bekliyordum. Taksiden indi; uzun boylu, şehirli bir adam. Elinde bir paket.
Pelin? dedi.
Evet.
Teşekkür ederim, dedi söylemesi zor geliyordu, yük ağır çünkü.
Beraber ana salona çıktık. Zeynep ayakta, palto omuzunda, fotoğraf cebinde, sakince bekliyor. O günkü gibi dik.
Baran yaklaştı.
Zeynep Öğretmenim…
Benim, dedi.
Dört adım kaldı.
Sizin sesinizden tanıdım, dedi Baran. Pekâlâ dediğinizde. Hep öyle derdiniz, anladığımda. Pekâlâ. Ve bir tarafınız hafif gülümserdi.
Zeynep bakıyor; çenesinde minik bir titreme…
Büyümüşsün Baran.
Büyüdüm, kitap yazdım. Sizin için. Duvarın Ötesindeki Sesler size yazıldı. Sadece sizi duyan biri olduğunuz için.
Paketten kalın, ciltli kitabı çıkardı. İlk sayfayı açtı.
Z.A.T. beni duyan öğretmenime.
Sizin için, dedi. Hep sizin içindi.
Zeynep aldı, göğsüne bastı. Gözlerini kapadı.
Köşede durdum. Bu, onların anıydı.
Baran yanında oturdu, konuşmalar uzadı. Gülüyordu, uzun zaman sonra ilk defa. Avucuyla ağzını kapattı, gülmeyi unutmuş kadınlar gibi. Baran da güldü. Sonra sussalar da, Baran evini, hayatını, belgelerini, işini önermeye başladı.
Hayır, dedi Zeynep. Yardım değil, sadaka istemem.
Sadaka değil. Bir borç. Bana kelimeyi siz verdiniz. Yalnızlığımdan sizinle çıktım. Şimdi benim evim, üç kitabım, ödüllerim, bahçem var. Ama siz, burada… Yanlış bu. Düzeltmek benim hakkım.
Zeynep hayır dedi. Baran ısrarcı,
Bir günde değil. Ne zamansa. Ev, belgeler, iş… Ben kaybolmam bir daha. Bir kere kayboldum, telafi edeceğim.
Bakışı, o öğretmen bakışı; doğruluğu tartan.
Pekâlâ, dedi Zeynep.
Tek tarafa gülümsedi.
*
Bir ay geçti.
Teksil mahallelerinde, eski bir apartmanın ikinci katı. On dakikalık yürüyüş sonrası ulaşılıyor. Üç odalı, ortak koridorlu, kızarmış soğan kokulu bir daire. Zeynep cam önündeki odada yaşıyor.
Kapısı açık.
Bir yatak, sandalye, küçük masa, tahta bir raf… Temiz. Cam önünde üç kitap yığılmış. Kapı asılığında aynı palto; artık cebinde bir fotoğraf yok.
Çünkü masa üstünde, çerçevede duruyor o fotoğraf. Tahta bir çerçeve. Eskimez, kırışık değil artık, camın ardında saklanmıyor. Geçmişin gölgesi değil, şimdiye ait, utanç duyulmayan bir şey artık.
Pencere önünde okuyor Zeynep. Gözlüğünü kaldırdı.
Çay içer misin? sordu.
Lütfen, dedim.
Kalkıp mutfağa gitti. Koridorda, yan daireden birine Günaydın, Sevim Abla, çaydanlık boş mu? dedi. Sesi öncekinden hafif. Sanki içindeki yükün yarısı kalkmış.
Fotoğrafa baktım. Bir kadın, çocuklar. Baran ikinci sırada, o eski sessiz oğlan. O kadın yıllar sonra evsiz oldu, şimdi değil.
Baran sözünü tuttu. Belgeler üç haftada tamamlandı; bir avukat tuttu, kimlik kartı, SGK, sağlık kartı. Odayı Derya Hanım ayarladı. Masrafları Baran karşıladı. Zeynep şimdi belediye kütüphanesine başvurdu; Derya Hanım evraklarda referans oldu.
Zeynep, bardağı önüme bıraktı. Naneli çay. Aynı, Sıcak Yuvadaki gibi ama rolleri değişmiş: şimdi Zeynep bana çay servisi yapıyor.
Teşekkür ederim, dedim.
Çay için mi?
Geri dönülebilir cümlen için.
Karşıma oturdu, üzerindeki bluz hafif kremsi, küçük yakalı. Fotoğraftakine benziyor.
Biliyor musun, dedi; geri dönmek, eskisi gibi olmak değil. Kırk yedinci okula, Bursaya ya da yıl 2004e değil… Gerçek seni bulmak, asıl olmak demek. Ben sandım ki fotoğraf geçmişim, ama meğer, geleceğe açılan bir köprüymüş. Her şey dağılsa da içeridekini saklı tutmak meseleymiş.
Çerçeveye baktı, sonra bana. Artık insanlara bakıyor, fotoğrafa değil. Geri döndü.
Çayımı içtim. Ayağa kalktım.
Perşembe uğrarım, dedim.
Gel, dedi Zeynep. Ben buradayım.
İki sözcük, Ben buradayım. Aylar önce adresi bile yokken, şimdi onun için her şey demek.
Dışarı çıktım. Nisan, toprak nemli, taze kokuyor; bahçedeki çalılarda ilk yeşil filizler çocuk çizimi gibi minicik ve capcanlı. Yürüdüm ve düşündüm: On beş yaşında bir kızdım, bir kitap okudum ve Yanında olmak isterim, gerektiğinde dedim.
Şimdi buradayım. Tam yanında.
Fotoğraf masada, çerçevesinde. Elinde, cebinde değil.
Kadın gülümsüyor o fotoğrafta; öyle bir mutluluk ki…
Aynı, Zeynepin beş dakika önce bana çay verirkenki gibi.
Geri dönülebilir. Bunu o gösterdi.




