Özgürüm. Nokta.

Boş. Nokta.

Elif, küçük bir ofis masasının başında oturmuş, elinde bir bardak Türk kahvesini evirip çeviriyordu. Gözleri koltukları sıralı, birbirinin aynısı çalışma alanlarında gezindi, sonra bakışları nihayet karşısında oturan Zeynepe takıldı.

Zeynep, çağrı merkezinin diğer çalışanlarından oldukça farklı duruyordu. Kocaman gözlerinde dünyaya karşı sahici bir merak pırıltısı, zarif yüz hatlarında ve özenli saçlarında ortalamanın üstünde bir incelik vardı. Belli ki bu işborçluları aramak, sürekli aynı numaraları çevirmek ve takır takır gecikmiş ödemelerden bahsetmekonun doğasına hiç uygun değildi.

Şu dört duvar sana dar gelmiyor mu hiç? dedi Elif nihayet elindeki fincanı bırakıp. O kadar parlak, akıllı bir genç kızsın, borçluları didikliyorsun.

Elif, Zeynepin yüzünde bir hoşnutsuzluk işareti aradı; belki kızın sesine bir kırılganlık, gözlerinde hafif bir umutsuzluk yakalayacaktı.

Zeynep omzunu hafifçe silkti, önce sorunun ona mı geldiğinden emin olamamış gibi biraz duraksadı, sonra hafifçe gülümsedi.

Geçici bu. Ayağımı yere sağlam basmak zorundayım. Bu şehirde ne evim var ne de tanıdığım. Geldiğimde iki bavul ve her şeyi değiştirebilirim inancım vardı.

Sesi ne içerlemişti ne de pişman. Sanki buradaki varlığını artık defalarca açıklamış ve her defasında aynı metanetle anlatmayı başarmıştı.

Elif fincanın kenarında parmağını gezdirdi. İçten içe merak ediyordu, bu kadar farklı bir kızı alışılmış hayatından vazgeçirip bambaşka bir şehre kim, neyi götürebilirdi?

Neydi seni böylesine tanıdık her şeyi bırakıp bilinmeze iten? dedi sesini hafif alçaltarak.

Ama Zeynep’in omuzlarındaki kasılmayı ve gülümsemesindeki gölgenin belirişiyle Elif söylediğine pişman oldudoğruyu söylemek gerekirse biraz pot kırmıştı.

Boş ver, cevap vermek istemezsen anlarım, hemen toparladı. Herkes gönlünü açmak zorunda değil. Ama bir gün tavsiyeye ya da yardıma ihtiyacın olursa, bil ki her zaman buradayım.

Zeynep başını kaldırıp ona minnetle baktı. Elifin zaman zaman patavatsızlığına, lafı dolandırmadan konuşmasına karşın arkasında gerçek bir içtenlik taşıdığını kısa sürede anlamıştı.

Yine de, iyi niyetle edilen bir yardım teklifi bile Zeynepin aklına geçmişin acı hatıralarını getirdi. Gözlerinin önünden eski evleri, alışık olduğu sokaklar, sevdiklerinin yüzleri geçti. Derin bir iç çekip bastırdı o anıları ve dikkatini tekrar bilgisayar ekranına verdi. Bir sonraki arama sırası ondaydı…

*****************

Zeynep henüz on sekizini yeni doldurmuştu. Kendini yetişkin saymaya pek vakti olmuş değildi; lise bitince hayat başlarmış ve her şey mümkün olurmuş gibi geliyordu. Hayali, üniversiteyi kazanmak, yeni arkadaşlar edinip kendi yolunu seçmekti. Ama bir akşam her şey tepetaklak oldu.

O gün annesi, Nurten Hanım, her zamankinden farklı, neşeliydi. Sık sık saate bakıyor, saçlarını düzeltiyor, mutfağı kaçıncı kez kontrol ettiğini kendisi de unutmuştu. Kapı zili çaldığında ise adeta uçtu koridora.

Bir süre sonra salona yanında bir delikanlı ile girdi; adı Egeydi. Kendinden emin, çenesini hafif yukarı kaldırmış, sanki eve değil şirkete mülakata gelmiş gibi adım atıyordu. Üzerinde koyu lacivert takım, beyaz gömlek, her hareketinde parlayan şık bir saat vardı.

İlk başlarda Ege, Zeynepe hiç de fena görünmemişti. Lafı güzel yuvarlıyor, her dediğine ya bir kitap referansı, ya da araştırmaya göre… diye başlayan bir bilgi ekliyordu. Ekonomiden açtığında son gelişmelerden dem vuruyor, arada klasik felsefecileri de araya sıkıştırıyordu. Kısa süre sonra Egenin tek gayesi bilgisinden, dünyadan haberdar olduğundan herkesin emin olmasıymış gibi geldi Zeynepe.

Fakat zaman geçtikçe oğlanın her laubali yorumu canını sıkmaya başladı. Zeynepin ailesinin tanıdıklarından bahsederken alttan alta küçümsemek, başkalarının hayat kararlarına burun kıvırmak onda kaçınılmaz bir alışkanlıktı. Zeynep istemsizce dişini sıktı; başkasının hayatını böylesine küçümseyerek değerlendirmek ona tamamen ters gelmişti.

Tam aksi, Nurten Hanım adeta mutluluktan parlıyordu. Kızına sık sık anlamlı bakışlar atıyor, Bak gör ne kadar mantıklı, geleceği parlak diye düşüncesini neredeyse telepatiyle aktarıyordu. Sohbet Egenin ağızından çıkınca kutsal bir açıklama gibi saygı seliyle karşılanıyordu.

O anda Zeynepin kafasında ampul yandı. Bu çocuk öyle öylesine gelmemişti; annesi çoktan kafasında damadı belirlemişti. İçini korku ve panik sardı. Yok artık, neden o? Kim karar veriyor buna? soruları beynini darladı.

Gözleriyle annesinin desteğini aramaya çalıştı. Şaka yapıyorum, gelin baklayı ağzımdan çıkarayım gibi bir gülümseme aradı; ama annesi kararlı, ödünsüz bir bakışla geri döndü: Öyle olacak!

Zeynepin içinde bir isyan filizlendi. Kalkıp bağırmak, kendi hayatını kiminle nasıl yaşayacağına kendisinin karar vermesi gerektiğini söylemek istedi. Söyleyemedi. Yumruklarını masanın altında sıktı, kendini ele vermemeye çalıştı.

Çocukluğundan beri Zeynepin hayatı annesinin çizdiği yolda yürüyordu. Kendi isteklerine yer yoktu. Her girişimi bastırılıyordu; annesi bilirdi.

İlkokuldayken resim kursuna gitmek istemişti; hayalinde boyaları karıştırıp rengârenk manzaralar yaratmak vardı. Utana sıkıla dile getirdi, cevabı netti:

Resim mi? Olmaz! Kızım, sen baleye gideceksin; duruşunu düzeltir, sana daha çok yarar.

Ve Zeynep, isteksizce bale derslerinde döndü durdu, postürüne çalıştı, gülümsediği için artı puan aldı ama ne bir fırçanın ne de sulu boyanın zevkini bulabildi.

Ortaokulda ona hayat sevinci katan bir arkadaşı olmuştu. Birlikte okul sonrası parklara gider, sırlarını paylaşır, çocukça hayaller kurardı. Kendi olabilmenin ne kadar ferahlatıcı olduğunu ilk defa onun yanında hissetmişti. Anne, kısa süre sonra el koydu:

Kızım, bu arkadaşı eve getirmek yok! Sana uygun biri değil. Onunla konuşmayacaksın bundan sonra.

Zeynep, nutkunun tutulduğunu, itirazlarının uçup gittiğini hatırladı. Arkadaşlığa dair tek güzel sözü bile dikkate almadı annesi: Ben senin için en doğrusunu bilirim.

Lise geldi, sıra meslek seçimindeydi. Zeynep, hukuka meyletmiştiadalet, adli hikâyeler, paragraf çözmek için harcadığı emek bir yana, hayaliydi savunmak ve hak aramak. Kitaplarını aldı, kurslarını seçti, sınavlara hazırlandı. Ama yine keskin bir rota değiştirildi:

Hukuk mu kazanacaksın? Boşuna uğraşma! Okul öncesi öğretmenliği oku; çocuk büyütünce işe yarar.

Her defasında aynı. Zeynep, konuşmayı bırakıp onaylamaktan başka bir şey yapmamayı öğrenmişti. İçinde biriken fakat, ama ya şöyle olsaydıları tutup derinlere gömerdi. Evin huzurunu bozmamak için…

Ancak bir gün, Ege evden çıkınca son damla da taştı. Zeynepin eli ayağı titriyordu; daha fazla susmak imkânsızdı.

Neden benim adıma karar veriyorsun? dedi, gözyaşlarını zapt etmeye çalışarak. Neden ne istediğimi bile sormuyorsun?

Annesi, klasik kollar göğüste duruşunu aldı:

Ben senin iyiliğini istiyorum. Sen daha anlamazsın ne gerekli olduğunu.

O meşhur ben bilirim yanıtı Zeynepi çıldırttı. Ses yükseldi, gözyaşı indi, ne kadar kendisi olmak istiyorsa o kadar anlatmaya çalıştı. Sonunda masadaki seramik fincanı yerden yere çaldı. Kırıklar dize gelmedi, annesi yine inatçılığının zirvesindeydi:

Saçmalıyorsun, kızım. Zamanla ben haklı çıkacağım.

Zeynep kırıkları izledi, boğazında düğümlenen sözcükleri yutkunarak. O an, her şeyin nafile olduğunu düşündü.

Ertesi sabah sanki yeni bir evde uyanmış gibi hissettiçünkü en yakınındaki eşyalar kayıptı. Telefonu yok olmuştu, ardından laptopunu da bulamayınca şaşkın halde annesinin karşısına çıktı.

Eşyalarım nerede? diye sordu, sesinde korku.

Ben aldım, dedi annesi soğukkanlılıkla. Sakinleşip doğru düşünene kadar gerek yok.

Daha cevap bile veremeden annesi onu odasına sokup kapıyı kilitledi. Kapı dışarıdan kilitli… Bir çocuk masalındaki kuleye kapatılmış prenses ama gerçeği bu kadar sıradan ve can sıkıcıydı.

Odada yalnızca bir yatak, dolap, masa ve sandalye bırakılmıştı. Pencere de kilit altında. Zeynep, annesini çağırdı ama karşılığında ayak seslerinden başka bir şey duymadı.

İlk saatler kapıyı zorladı, duvarlara vura vura yardım umdu. Sonra yatağa oturup düşünmeye başladı. Belki korkutmak, yıldırmak içindi? Akşama doğru fark etticiddi ciddi ciddiydi.

Yemek, günde iki kez kapıya bırakılıyordu, iki lokmalık. Zeynep zaman kavramını yitirdi.

Bir hafta sonunda gücü tamamen tükenmişti; açlıktan çok, umutsuzluk daha çok yormuştu onu. Sonunda, annesi odayı açtığında başını bile kaldırmadı.

Doğru kararı verecek misin? dedi annesi.

Zeynep başını salladı, başka diyecek bir şey yoktu; tek istediği bu kabusun bitmesiydi.

Yıllar sonra psikologa anlattığında bile kendini suçladı: Neden kaçmadım, neden yardım aramadım, o pencereyi zorlasa mıydım? Ama içten içe biliyorduyılların alışkanlığıyla kök salmış bir teslimiyet vardı içinde.

Oltaya gelmişti, kaçacak cesaret bulamıyordu. Hayat yürürken kendi yoluna girmişti: nişan çalışmaları, gelinlik provası, davetli hazırlıkları… Zeynep hepsini mekanik bir şekilde yerine getiriyordu. Sürekli bir bahane buluyor, düğünü sonbahara, sonra bahara erteliyordu.

Fakat oyalamalar fayda etmemiş, ailesinin ve Egenin sabrı tükenmişti.

Artık yeteri kadar oyalandınız, dedi annesi. Şimdi hareket zamanı.

Ve böylece, Zeyneple Ege birbirlerine alışsınlar diyerek aynı eve yerleştirildiler. Nikahsa formalite, birkaç ay sonra olur.

Tam o sırada, Zeynepin hayatı bambaşka bir şokla altüst oldu: hamileydi. Banyo köşesinde, elinde testle, şoka uğramışken hocasının kısa romanı gibi içinden Neden şimdi, neden ben? soruları geçiyordu.

Hamilelik ona kabus gibi geldi. Egeye karşı en fazla duyduğu, rahatsızlık ve soğukluktukonuşması, alışkanlıkları, parfümü bile ayrı bir siniri tetikliyordu. Tüm ömrü boyunca onunla yaşama, çocuk büyütme fikridüşüncesi bile içini sıkıştırıyordu.

Zeynep, uzun süre Egeye söylemeye çekindi. Nihayet yemekte bir akşam, böylesine önemli bir haberi paylaşmayı başarabildi. Ege başını salladı, kendi sıradanlığıyla:

Tamam.

Zeynep başını tabağına gömdü; her şey tahmin ettiği gibi en kötü senaryoya doğru gidiyordu.

Vazgeçmemişti; her gün annesine küçük göndermelerle, incitmeyen ama tavır belirten laflarla Egenin doğru insan olmadığını anlatmaya çabaladı. Hiç kavgaya bulaşmadan, direk değil dolaylı anlatıyordu.

Bir akşam yemekte lafa atıldı:

Biliyor musun anne, bizim Banunun eşi inşaat firması sahibi. Daha yeni evlendiler, şehrin merkezinden ev aldılar. Elifin eşi doktor, maaşı dudak uçuklatıyor…

Anne dinlerken kaşları hafiften çatıldı, cevap vermedi. Zeynep dikkatini çektiğini hissedip devam etti:

Demek istiyorum ki… Evlilik ciddi konu. Her yönünü düşünmek gerek, gelecek güvenceyi sağlayacak insan lazım…

Nokta nokta bırakıyordu, anne anlamıştı. Sonra Zeynep, uydurma bir hayran hikâyesi attı ortaya: Ciddi, sabırlı, baskı yapmayan bir iş insanı varmış da… Bu hikâyeyi de ustaca dolandırıp dikkati başka yöne çekmeyi başardı.

Yavaş yavaş, annesi acele etmeye gerek yok cümlesini ilk defa kurdu. Zeynep umutlandı: belki üniversite bitene kadar nikahı ötelerim…

Fakat hamilelik her şeyi bozdu. Zeynep anladışimdi annesi için beklemek yok! En kısa sürede nikaha götürmek için yanıp tutuşacaktı.

Artık sadece hızlı hareket etmeliydi. Sessizce, kimse çakmadan… Şehrin başka ucunda, özel bir klinik buldu. Orada kimse tanımaz diye umut etti.

Kadın doktor oldukça sakindi. Zeynep kendini zor tuttu, derin nefes aldı:

Ben kararımı verdim; hamileliğimi sonlandırmak istiyorum.

Doktor yargılamadan işini yaptı, formları doldurdu, tahlil listesi ve bir randevu verdi. Her şey olması gerektiği gibi, soğukkanlılıkla…

Klinikten çıkınca, cebindeki kâğıtları karıştırırken birden doktorun yüzü tanıdık geldi! Evet, kesinlikle annesinin zaman zaman selamlaştığı, markette karşılaştığı o hanım! Sesi, mimikleri, her şeyiyle…

Panik dalgası! Ya doktor hemen annesini arayacaksa, ya şimdiden komşu, kızının neler çevirdiğini gördüm diye haber uçurduysa?

Zeynepin içinde bir alarm çaldı. Evden hemen çıkmalıydı! Ona zaman tanımadan, annesi dönmeden kaçmalıydı.

Koşa koşa odasına daldı, dolabın gözünü açtı, çantaya ne geçerse (kot, tişört, kazak, iç çamaşırı) doldurdu. Biriktirdiği bozuklukları aldı. Diş fırçası, macun, tarak…

Sonra, unutma, bu bir kaçış dedi kendine. Kapıdan tıpış tıpış süzüldü, anahtarı yavaşça çevirdi, sonra basamaklardan kendini sokağa attı. Panik dolu kalp atışlarının sesi yoktan duyuluyordu.

Bir taksi çevirip havalimanı dedi; tek amacı, İstanbuldan çıkmaktı. Gideceği şehri kafadan atıp: En yakın sefer nereye? diye sordu. O da, örneğin, Eskişehir çıktı.

Bilet kuyruğunda elleri titreyerek parasını verdi:

Eskişehire tek bilet, lütfen.

Ardından, kapısında bavuluyla beklerken kalabalığın arasında başı dönüyormuş gibi hissetti. Herkes normale, ona ise hayatının en büyük kaçışıydı.

Uçak yükselirken, Zeynep kafasını buz gibi cama yasladı ve İstanbul, binlerce ışık taneciğine dönüşürken eski hayatı da ufuk çizgisinde eridi gitti. Gözlerini kapatıp titreyişini sakladı.

Eskişehirde uçağından inince telefonunu açtı. Onlarca aramatamamı annesinden. Mesajlar bir tatlı, bir sertilkinde Kızım neredesin?! sonrakinde Hemen eve dön, ne yaptığının farkında mısın?!. Son olarak da kendine yakışanı yaptı:

Senin adına nikâh işlemini başlattım, belediyede tanıdıklarımız var. Ege de onayladı. İki haftaya düğün. Sakın saklanmaya çalışayım deme, gelip alırım!

Zeynep mesajı okuyup acı bir tebessüm etti. Bu kattaki her şeyin bittiğinin deliliydi. Karşılığını kesti:

Asla! Artık ÖZGÜRÜM.

Mesajı yolladı, telefonunu kapattı, derin bir nefes aldı. Şehir gözünde ürkütücü derecede yabancı ve aynı zamanda heyecan vericihafif, yağmurlu, bol da sokak simidi kokulu…

İlk defa kendi seçimiyle hareket ettiğini hissetti. SIM kartı telefondan çıkararak çöp kutusuna attıbelki de hayatında ilk kez.

Çevresine bakındı; insanlar, bagajlar, koşuşturan taksiciler… Nereye gideceğini bilmeden bir danışmaya yaklaşıp uygun bir pansiyon sordu. Görevli kibarca anlattı: Şu yan sokakta butik bir otel var, isterseniz oraya geçin.

Zeynep üç gün ödemeyi nakitle yaptı, gözlerinden hayat tecrübesi fışkıran resepsiyonistin bakışından utanmadan. Oda minikti ama temizdi; yatağının kenarına oturdu ve ilk defa sadece derin bir soluk aldı. Artık en azından şimdilik güvendeydi.

Ertesi gün kararını verdi: Yeni hayatına başlamak için hemen iş aramalıydı. Birkaç emlak ofisini gezdi, şehrin dışında yaşlı, güler yüzlü biri kiraya uygun bir oda verdi. Hem bana can yoldaşı olursun, dedi anahtarları teslim ederken.

Mesele barınmaydı, sırada para vardı. Marketlere, kafelere uğradı. Kimse basit evrakı olmadan iş vermedi. Derken, yerel bir çağrı merkezinde şansı döndü. Görevler bayat, maaş fena sayılmaz.

Bir hafta sonra, ilk heyecanı biraz azalınca Zeynep durumunu netleştirmek için polise gitti.

Annem kayıp ilanı verebilir, dedi genç memura. Beni zorla geri döndürmek isteyebilir… Ben kendi isteğimle evden ayrıldım, çünkü üzerimde çok baskı vardı, istemediğim kişiyle evlendirmek istiyorlar. Ben sadece kendi hayatımı yaşamak istiyorum.

Polis dikkatle dinledi, sorular sordu, kimliğini aldı, işyeri belgesini inceledi, güvende olduğundan emin olunca:

Tamam, anneniz kayıp başvurusu yaparsa burada olduğunuzu, duruma hâkim olduğumuzu bildiririz, dedi. Ama ailenize kendiniz haber verseniz daha iyi olur.

Zeynep başıyla onayladı, ama haber vermeye hiç niyeti yoktu.

Böyle başladı yeni hayatı. Her sabah altıda kalkıp basit bir kahvaltı, iş için hazırlık, vardiya bitince market alışverişi, evde yemek telaşı, sonra ya bir dizi, ya da rastgele raflardaki kitaplara göz atmak… Hafta sonları şehri turlamak.

Ritim oturmaya başlamıştı. Artık kimseye hiçbir adımını açıklamak zorunda değildi; ne akşam geç kalınca azar işitiyor, ne doğru tercihler vaazı dinliyordu. Canı ne isterseonu yiyordu, giymek isteyeni giyiyordu, canı isterse parka, isterse kafeye gidiyordu. Bazen düşünüyor: Aslında insan olmak ne kadar kolektifmişkendi olunca ne kolaymış.

Tabii ki zorlandığı günler oluyordu. Eski dostları, bildik mahalle, hatta kızdığı bazı ayrıntılar bazen burnunda tütüyordu. O anlarda bir kupayla pencereye çekiliyor, sokaktaki kalabalığı izliyor, kendiyle içsel sohbeti bitiriyordu: Burası benim seçimim. Ve olur da hayat sade, hatta sıkıcı görünse bile… İşte, bu hayat nihayet benim hayatım.Bir sabah, alarmın cılız sesiyle gözlerini açarken farklı bir huzur vardı içinde. İlk defa, “Bugün neyi seçeceğim?” sorusu, korkudan ziyade tatlı bir merak uyandırıyordu. Pencerenin tülünü araladı; bahar güneşi, küçük odasına utangaçça sızdı. Eskişehir’in henüz uykulu sokaklarına, yeni başlanan bir sayfa gibi baktı.

Bir süre öylece durdu. Sonra, hızla defterini çekip ilk sayfasına büyük harflerle yazdı: “Bundan sonrası benim hikâyem.” Altına tarihle birlikte küçük bir not düştü: “Artık başroldeyim.”

Ayak parmaklarını yere değdirdiği anda yüreğindeki kamburun yavaşça indiğini hissetti. Hayat, bütün gürültüsüne ve ürkekliğine rağmen, ona yepyeni seçenekler açıyordu. Belki yine kol saatiyle övünen biriyle karşılaşacaktı, belki bambaşka, beklenmedik yollar onu bulacaktı. Ama bu kez, her yolun başında, her adımda kendi seçimi vardı.

Biraz sonra sokağa indi, sabah simidi ve taze çay kokusu arasında kayboldu. Yüzünde kimsenin fark etmediği minik bir zafer gülümsemesi vardı. İçinden geçen cümle belki de ilk kez yüksek sesle konuşabildi: “Hiçbir hayat, başkasının ellerinde tamamlanmaz.”

Ve Zeynep, geçmişin gölgelerine son bir kez el sallayarak, adımlarını yepyeni, kendi yazdığı sayfalara doğru çevirdi. Hayat; bazen bir mutluluk anı, bazen bir mücadele, bazen ise sadece kendi başına yürünecek bir yoldu. Artık o yolu kendisi aydınlatıyordu.

Ve işte o an Zeynep, boş noktayı kendi cümlesinin sonuna ilk kez özgürce koydu.

Rate article
Lifequest
Özgürüm. Nokta.