Boncuk Kâğıtları
Vay be, resmen boncuk kâğıdı gibisin, Ahmetçiğim! Bir güzel pataklamak lazımdı seni, ama ne zaman, ne de o işin hakkını verecek biri kaldı! Yaş kemale gelmiş ama hâlâ akıl yok!
Binnaz Teyze, komşusu Ahmetin önüne tükürüp, topallayan bacağıyla evinin yolunu tuttu. Söyleyeceğini söyledi, gerisi artık onun vicdanına kalmıştı. İnsanlar akıl veremedi, belki kaderi el atar
Utanmadan düşündüğüne bak! Kendi öz annesini huzurevine vermek istiyormuş! Var mı böyle bir şey? Evet, Makbule artık yatalak, ama oğlu musun, yoksa sokaktan geçen birisi mi? İnsanın sinirleri bozuluyor vallahi! Mecalim olsa bir dakika düşünmezdim, arkadaşımı yanıma alırdım. E ama neyle, gücüm yok işte
Gülsümü de çok üzülüyorum. Kızcağız iyi kalpli, ama o da insan neticede, öküz değil ya, her işi sırtına yükleyip gidiyor. Köyde kaldı, annesi hastalanınca üniversiteyi bıraktı geldi. Önce gitmişti ama sonra döndü, yapamadı annesini ve ananesini bırakıp. Hep destek oldu, biliyordu ki Binnaz da kızına bakacak güçte değildi. Kendi işini zor görüyordu ki! İki sene önce bacağını kırınca iyice derman kalmadı. O zamandan beri daha da kötü
Küçük kızı aldı, şehre götürmek istedi ama olmadı. Yahu nereye sığacaklar? Ev zaten kutu kadar, zorla idare ediyorlar. Damadı iyi hoş, ama işten hiç anlayan biri değil. Çalışıyor didiniyor, yine de para birikmiyor. İki çocuk doğurdular, yükleri çok ağır. Binnaz yaşlandı, onlara da faydası yok artık; eskiden tavuğu, ineği vardı, çocuklara destek oluyordu, şimdi ne? Koca bir enkaz… Gülsüm kızınca içerliyor ama insan kendi gerçeğini inkar edemez ki! Ne sağlık var, ne hal; sabah yataktan kalkarken bile kendini küçük bir kömür parçası gibi bir araya topluyorsun, hadi bakalım, kalk, yürü!
Neyse ki Gülsümün kızı Zeyno, ceylan gibi fıldır fıldır. Binnaz teyze daha kahvaltıyı zor hazırlarken, Zeyno bütün işi halleder, anasına bakar, sonra da çalışmaya gider. Şaşılacak kadar atik, ha bire oradan oraya koşuşur. Küçüklüğünden bu yana hep öyleydi.
Binnaz, büyük kızını, yani Gülsümü epey geç yaşta doğurdu. Artık anne olamam sanmıştı, umudunu kesmişti.
İlk kocası bu durumu içine hiç sindiremedi. Çekti gitti. Binnaz üzüldü tabii, ama çok da şaşırmadı. Zaten hiç aşkla bir ilişki değildi. O yanıyordu, adam sabun köpüğü gibiydi.
Binnaz gençliğinde güzelliğiyle meşhurdu. Tüm köyde ondan güzel kız yoktu. Delikanlılar peşinde flama gibi, ama o kendini hep çekti, büyük aşkı bekledi. Fakat nafile, aradığı adam bir türlü çıkmadı. Vakit geçti, annesinin lafına bakar oldu.
Kızım, seçip durursan evde kalırsın!
Ama aşıksız ev mi olurmuş? Nasıl biriyle evlenir ki gönlüm kaymıyorsa
O sıralar komşu köyden askerden yeni gelmiş bir genç, Mehmet, köyde görülmeye başladı, Binnaz onu hiç tanımazdı. Ailesi başka şehirdeydi, neden köyde kaldı, kimse bilmiyordu. Binnaz da ne sordu ne öğrendi.
Ama bir gördü, unuttu geceyi uykuyu. Resmen âşık oldu!
Daha fazla beklemedi Mehmet de, hemen dünürlerini gönderdi. Binnazın annesi bir sevindi, tam kızım kaldı kalacak diye düşünüyordu.
Düğün şenlikli, coşkulu geçti. Binnaz mutluluktan göz göze gelemiyordu. Ama bir ara sofralarda bir fısıltı başladı. Binnaz sadece kaynanası gelip bileğinden tuttuğunda bir şeyden kuşkulandı.
Koyu başörtüsüyle elindeki pusetin yanında duran kadını daha önce bahçede fark etmişti zaten. Kaynanası itekleyince, Binnazın nefesi tıkandı. Her şey hemen anlaşıldı.
Mehmet sonra anlattı, asker dönüşü bir nişanlısı varmış, ama çocuğun zamanı denk gelmedi diye inanmamış. Sonradan anlaşıldı ki, eski nişanlı doğum yapmış bile. Mehmetin annesi, komşuların ısrarıyla hasret giderelim diye kızın annesine gitmiş, orada da yatakta minik bir Mehmet uyuyormuş. Ona ne fayda! Başkasına söz verdiler…
O eski nişanlı da Mehmetle evlenmeyi hiç istememiş, ihaneti affetmemiş. Hatta eski kaynanasının düğüne çocuğu getirip gelmesinden bile haberi yokmuş. Teyzeme gidiyoruz demiş meğer, torunu göstereceğim diye.
Neden? diye sordu Binnaz, pusete elini koyup üzgün kadına bakarak.
Kiminle evlendiğini bilesin diye.
Ama bu bilgi ne işine yarayacaktı ki Kocasını seviyordu, öncesiyle ne ilgisi olabilir ki insanın? Hatasız kul mu var? Ama insan dediğin de hata yapmaz mı?
Oğlu ile görüşmesine asla engel olmadı Binnaz, ama Mehmet öyle bir heves göstermedi. Anladı ki, Mehmetin sevebildiği tek kişi kendisi. Geri kalanı çerçeve gibi, sadece görüntü.
Bir kusuru yoktu, geçim ehliydi, evlerine bereket getirdi ama bir türlü mutluluğu yoktu.
On beş yıl boyunca Binnaz, kocasının sıcaklığını hiç göremedi. Evde var gibi, ama yok. Boş bir yankı
Çocuk olacak diye umutla avundu; Geçici bu diyordu, insanın gönlü geç uyanır belki
Ama Mehmet bir gün, sanki tesadüfen, Sen kadın filan değilsin, nesin ki? Çocuk yapamıyorsan dediğinde, Binnaz anladı ki yolu yol değil. Yürümek bir yana, ovada taş gibi durmak Değişmeyecek.
Çabucak boşandılar, daha köyden herkesin haberi olmadı bile. Koca Kızılkaya ailesi tükendi, Binnaz kaldı.
Mehmet hemen gitti, evi Binnaza bıraktı, biraz pişmanlık gösterdi.
Kızma bana, ikimiz de suçluyuz, ama hesabı ben tutacağım.
Binnaz onu hiç affetmedi, ama kalbi biraz hafifledi. Kader buysa, ne yapsın Tanrı güzellik vermiş de mutluluğa yetmemiş demek.
İki yıl yalnız yaşadı Binnaz. Çalıştı, başı dik gezdi, laf edenlere kulak asmadı. Kim kimi terk etmemiş ki? Zamanı geçti artık!
Ama ille de insan sesi aradı gönlü. Boş eve gelmekten usandı
Hüseyinle hemen değil, uzun zaman bakındıktan sonra evlendi. Genç değillerdi, hem de o dışarıdan gelmiş adam, kim bilir ne derdi vardı Kimseyle içli dışlı değildi, dededen kalan evi onardı, çiftlik işleri yaptı. Yardım isteyen oldu mu döner, kendi için kimseden bir şey istemez.
Kendi halinde, nazik, yardımseverdi. Bir de çikolata filan getirirdi. Mehmet bir defa papatya getirmiş, başka da bir şey yapmazdı. O kadar aşkla bakınca umursamadı genç kızken, sonra da gereği kalmadı.
Ama Hüseyinin hali başka, eli boş gelmezdi. Ufak bir tamir, bir iyilik Binnaz dedi ki Bundan daha beter olamaz ya, hem ne isterse desinler, yalnızlıktan ölmekten iyidir! Sonuçta en azından yaşlılığı yalnız geçirmeyecek.
Bu evlilikten de bir beklentisi yoktu. Ama kader öyle bir oynadı ki, bir çift lafla bile dans ettirdi.
İlk gebeliğinde, Binnaz beş ayın sonunda fark etti hamile kaldığını. Zaten her zaman işler karmakarışık, hiç düzene girmemişti. Rahat taşıdı, ne mide bulantısı ne şikayet.
Köyden Makbule çabuk fark etti:
Kız sen hamile misin? dediği gün, Binnaz güneşte baygın gibi sendelemişti.
Hadi oradan! Neyden olacak! Hep boşum ben
Benim anam derdi ki, kadında her zaman suç yok. Hem doktorlar da öyle diyor. Bazen ikisi de suçlu. Belki Mehmetle çocuk olmuyordu? Kim bilir Binnaz? Şehre git bak bir, belki sevincin olur
Binnaz şehirden döndüğünde başka bir kadındı. Eve yürürken, köylüler dönüp bakıyor, resmen çiçek açmış gibi!
Bir kız, sonra bir tane daha Binnaz dik yürüdü, gözünü kaçırmaz oldu. Utanacak ne var ki? Anne olmuştu.
Kızlarını o kadar sevdi ki, herkes hayret etti. Her gün bayram gibiydi, dantelli elbiseler, kurdeleler Hep pırıl pırıl. Hem, diğer çocuklar gibi ağaç tepesinden inmedi, dereye koştu Hiç azarlamazdı. Leğene su koyar, sabun verirdi, çorap nasıl yıkanır öğretirdi. Yırtılanı iğneyle diker, bilmezsen de öğretirim derdi.
Hüseyin, küçük kızı evlendikten sonra bir trafik kazasında gitti. Kızı şehirdeydi; Hüseyin dönerken kaza oldu, bir daha eve gelemedi.
Binnaz öyle karardı ki Çocuklar olmasa, kendini bırakırdı. Ama dayanacak hali vardı. Bir yıl sonra büyük kızı Zeynoyu doğurdu, hayat tekrar döndü.
Torunlarla yaşadı. Küçük kızı uzakta, şehirdeydi, sadece bayramda gelirdi. Ama Zeyno dibinde. Onun gülüşü, inadı, güzelliği aynı Binnazın gençliği gibi. Bir tutturdu mu vazgeçmez. Ne isterse yapar.
İlk başta okuması için sevinirdi. Ama Zeyno reşit olunca işler değişti.
Sebep? Zeyno düpedüz aşık oldu! Hem de komşu Ahmete. Çocuk beş yaş büyük, Zeyno 16sında tazecik. Ne anlar ki! Seviyorum deyip duruyor; duvar kadar inatçı.
Ahmet hiç yüzüne bile bakmadı Zeynonun. Kim bu? dedi, Komşu kızı Daha çocuk! Oysa Ahmetin gönlü başka yerde.
Filiz, Ahmetin gönlünü kaptıysa da aslında o da çok farklı biri sayılmazdı. Pek güzel değil ama her daim bakımlı, en iyi giyinen oydu. Babası da el üstünde tutuyordu. Sonunda verilen bu rahatlık böbürlendi kızda, burnu havalara değiyordu.
Ahmetin başlarda yüzüne bakmadı, biraz tavır yaptı.
Ama bir tuhaf olay yaşandı.
Filizin bir sevgilisi de komşu köyden, zengin birinin oğlu. Kız da kendi sefasında. Bir gün ikisi motorla köye gidip kayboldu. Gece saat sabahı bulmadan Filiz eve döndü üstü başı yırtık, gözü moraramış.
Bunu o gece sadece Binnaz Teyze gördü. Uyku tutmamış, sabah olmadan bahçeye inmişti. Gördü ki Filiz tarlanın kenarından geliyor.
Filiz hiç yüzüne bakmadan yanından geçti, ne selam ne kelam İnsan değilmişsin gibi.
Bir hafta sonra köyün içi bayram yeri! Filizin ailesi apar topar düğün yapacak! Ahmet halinden memnun, ama Makbule hiç sevinmedi.
Ablacığım, bunda bi iş var. Ama oğlana desem dinlemeyecek. Ne yapabilirim ki? Onların işi Eğer Filizde bir şey olduysa, mecburiyetten başka erkeğin boynuna sarıldı. Benim haddim mi yargılamak, ama Ahmet için üzülüyorum, seviyor kızı. Süründü valla
Binnaz başını salladı, ama ağzını açmadı. Filizi gördüğünü kimseye anlatmadı. Evin derdi zaten başından aşkın, komşu tesellisi filan işlemez.
Zeyno tam anlamıyla yıkıldı. Günlerce ağladı, pencerenin önünde oturup Ahmetin evinde yapılan düğünü izledi. Yahu bir yandan duvara dönüp kısık sesle inledi, sanki birisi ölmüş gibi
Anne-babası tek umutları, Zeyno şehirde teyzesinin yanına kaçıp kurtulsun, geri dönmesin, unutup yeni bir hayat kursun diye dua etti. Binnaz anladı, Her şeyi anlatsam da bir faydası yok, Ahmetin gönlü başkasında.
Ama Zeyno ne büyükannesini, ne annesini dinledi. Babası yaşamıyordu, başka da sözü geçen kalmamıştı.
Ne bekledi, ne umdu, kimse bilmiyor. Sonunda, tam düğün günü, Zeyno yanında annesi ve Binnazla, gözyaşı dökmeden, düğünde bir köşede bekleyip hemen evden çıkıp gitti.
Annesi Zeynonun yokluğunu fark etti, peşinden koştu. Korktu tabi. Akla karpuz kabuğu düştü
Ama Zeyno yine onları şaşırttı. Çantasını topladı, annesine ve ananesine sarılıp veda etti, İstanbulun yolunu tuttu. Kadıncağızlar arkalarından hem ağladı hem dualarla uğurladı.
Zaman iyileştirir mi ki? Belki Ama tam Zeyno alışacakken kötü haber geldi anne hastaneye kaldırıldı, bir daha ayakta çıkamadı.
Yeniden toparladı Zeyno çantasını. Mecbur, eve döndü. Binnaz tek başına yatalak hastaya bakamaz ki!
En büyük korkusu, Ahmetin ve eşi Filizin köyde komşu olmasıydı. Ama şükür, düğünden sonra hemen taşınmışlardı.
Evi toparladı, annesini yatırdı, hemen çiftlik işine girdi. Ne yapacak? Diploması yok, şehirde değersiz, köyde ise daha da zor. Yine de işten kaçmazdı Zeyno, hayvanları da çok severdi. Maaş yetmeyince küçük bir kümese, bahçeye döndü.
Böyle sürüp gitti. Makbule de kötü günler geçirdi; ahır dışında pek kimseyle ilgisi yok. Oğlu başka şehirde, bayram dışında haber de yazmaz. Ancak biraz para yollar, Nasılsın anne? diye sorar. Ne işi var, çocuklar büyüdü mü, Makbule hiçbirini duymadı. O da şüpheyle diyor ki Filiz peş peşe iki çocuk doğurdu, biri erkek biri kız. Makbule torunların yüzünü bile görmedi. Filiz mi artık köye gelmek istemedi, yoksa Ahmetin işleri mi kötü? Kamyon şoförü olmuş çocuk, hep seferde, para için uğraşıyor. Oğlunun mektuplarında hislerine göre anlıyor: Ahmet kolayına hiç şikayet etmez ama anne kalbi, her şeyi seziverir
Kaygı ya da başka bir şey, ama Makbule bu duruma dayanamadı, yattı kaldı. Zeyno hemen organize etti, ilçe hastanesine yatırttı. Gitti geldi ziyaret etti, ama doktorlar umut vermiyordu.
Binnaz, Ahmete hemen mektup yolladı, Makbule hastaneye yatınca. Ama ya mektup kayboldu ya da adam dönmedi. Ne dönmek, iki satır bile haber gelmedi. Bir mektup daha yazdı. Sonra dönüp Zeynoya dedi ki:
Demek annesinden vazgeçti bu boncuk kâğıdı! Ben adam sandıydım!
Babaanne! Bir dur! Sen bana dedin ki, “Birini karalamadan önce iyice emin olmadan karalamazsın.” Ne bileceğiz, belki onun da bir derdi var. Hem sonra Ruhun temiz olsun, bırak başkasının içini o düşünsün.
Bilmiyorum kızım, hiçbir şey bilmiyorum. Hiç düşünmezdim, oğlunun anasına böyle davranacağını. Hep sevgi doluydu, nereye gitti bu şefkat?
Ona niye boncuk kâğıdı diyorsun?
Eski bir mesele. Zaten bu yüzden hiç Ahmetten böyle bir şey beklemezdim.
Anlat hadi!
Ne anlatayım kızım? O vakitler daha çocuktu, altı-yedi yaşında filan. O zamanlar herkes boncuk kâğıdı koleksiyonu yapardı, çikolata ambalajı işte. Elde etmek çok zor. Parasızlık diz boyu, o zamanlar bayramda filan çocuklara şeker alınırdı, o da sade. Çikolata olsa bile nadiren Çocuklar boncuk kâğıtlarını altın gibi korurdu! Koleksiyonu olan ya takas eder ya da saklardı. Mesela, Makbulenin çok güzel iki tavuğu vardı. Bembeyaz, tepelerinde tüyden taç gibi. Kocası bulmuş, Makbule de gözü gibi bakar. Sonra bir gün, Ahmetin en yakın arkadaşı bir köpek getirdi, babası şehirden av köpeği getirmiş. Ama köpek, köyde her hayvana saldırır. Ahmet bir gün arkadaşını çağırdı, o da köpekle geldi, Makbulenin tavuğu paramparça
Babaanne, cidden mi?
Evet, kızım, ikisini de parçaladı. Makbule günlerce konuşmadı, oğlunu azarlamadı ama evde herkes sus pus oldu. Ahmet ne yaptı dersin?
Ne yaptı?
Bütün boncuk kâğıtlarını verdi, biriktirdiği harçlığı şehirden tavuğa benzeyen bir başka tavuk almak için kullandı. Sonunda annesine yeni tavuk getirdi.
Bravo vallahi!
Elinden geleni yaptı Makbule sevinçten deliriyordu. O zaman oğlunun adam olacağına inandı. Şimdi ise İnsanlarda neler kayboluyor Zeyno? dedi Binnaz, ama kızının cevabına kulak asmadı.
Yazık, böyle çocuk olur mu, anası hastayken ortalıkta yok!
Ama daha bir hafta geçmeden Makbule hastaneden eve döndürüldü. Zeyno köyün sağlık memuru ile konuşup şehre gitti, organizasyonu ayarladı.
Başka şansı yoktu, bekleyemez, Makbuleyi hiç tanımadığı insanlara teslim edemezdi.
Ahmet birdenbire çıkıp geldi. O sırada Zeyno evde iki hastayla uğraşmaya alışmıştı. Önce annesine bakar, sonra Makbuleye koşardı. Bitkin ama sabırlıydı. Babaanne şikayet etse de, vazgeçemediler. Onlar için yapmazsa, kim için yapacaktı? Ahmetin annesi neticede
Zeyno, Makbulenin evinde paspas yapıyordu ki kapı çarpıldı. İçeri küçük bir oğlan paldır küldür koşup, yeni silinen yere çamur izleriyle geldi, gözlerinin içine bakıp,
Sen benim annem misin? diye sordu.
Bu sade ve saf soru Zeynoyu öyle bir durdurdu ki, elinde paspasla kalakaldı.
Komşuyum Ahmet kapıdan girip kızını tuttu, selamlaştı. Kusura bakma, geç kaldım. Oğlan hastanedeydi, ayrılamadım, kızı da bir yere bırakacak yer bulamadım.
Peki, Filiz? dedi Zeyno, ağzından kaçtı bu laf, hemen pişman oldu.
Sana ne ki, adamın aile düzeninden?
Filiz yok artık. Çocukları bırakıp gitti. Kendi yoluna gitti. Ben tek kaldım.
Sen de mi tek? Çocuklar ne olacak? Zeyno bir an gevşedi, niyeyse artık utanmamıştı bu adamdan, yanında minik bir kız çocuğu, aynı babası gibi.
Doğru. Ne diyorsam Kafam karışmış, Zeyno. Makbule uyuyor mu? deyip yatağa baktı, kızının çizmelerini çıkardı.
Uyuyor, yoruldu. Dinlenmesi lazım. Doktorlar öyle dedi. Ama bence, yatmak ona göre değil. Senin annenin eli ayağı hep iş üstündeydi, şimdi yat deyince dayanamadı.
Kemikleri çıkacak yattı yattı! Makbule homurdandı, Zeyno hızlandı. Ahmet geldi, ben artık eve döneyim.
Çabukça evi sildi, masaya yeni haşlanmış erişte ve sütten koydu, sonra uğramadan ayrıldı. Konuşacak mecali bile kalmamıştı.
Zeyno sanıyordu ki, hiç görmemekle aşkı geçer. Ama kalbi hâlâ çarpınca korktu. Artık ne o eski çocuk, ne de kendisi eski küçük kız. İkisi de değişmişti, büyümüştü. Akıllanmışlar mı? Tartışılır. Ama kesinlikle değişmişlerdi.
Bir iki gün sonra Makbule, Binnaza Oğlum beni huzurevine götürsün diyorum, dedi.
Binnaz öyle öfkelendi ki, duymak istemedi. Moral geldi, kapıya çıktı, Ahmeti çağırdı, önüne tükürdü, evine gitti. Ne görmek, ne konuşmak istemedi! Zeyno bile soru soramadı.
Savunmaya girme! Adam dediğin anasını çöp gibi bırakır mı ya? Binnaz dayanamayıp ağladı.
Ama Zeyno, üstünde eski sabahlığıyla, galosları geçirip hızla komşuya koştu.
Ahmet! Ahmet! Neredesin? diye bağırıp kapıdan girdi. Saç baş dağılmış, öfkeli, ama ilkbahar kadar güzel. Nedir bu? Makbule Teyzemi bırakmam sana! Hadi başka yere git! İki hastaya da bakarım, yan yana yatarlar, gönderemem! Ben seni
Bir an susup Kâdıye bakınca, Makbule gülerek gözyaşını sildi, Ahmet de gülümsedi.
Kavga bitti! Sakin ol, Zeynom! dedi Makbule. O beni bırakmaya kalkmadı, ben istedim. Oğluma yük olmak istemiyorum dedim. Binnaz yarı yolda bırakıp çekip gitti!
Buradayım kız, nereye gideceğim? dedi Ahmet. Şu valizle de asıl eve dönüp işi halledeceğim, çocukları da bırakayım. Sağlık memuruna da söyledim, bu süre idare edecek.
O zaman Zeyno gösterdi nasıl biri olduğunu.
Geldi, Ahmetin önünde dikilip gözlerinin içine baktı:
Yeter, çocukları oradan oraya taşıma! Onlar bizde kalsın. Ben bakarım. Hem seni bekleyeceğim. Duydun mu?
Duydum Ahmet Zeynoyu ilk defa o zaman görmüş gibiydi. Ay ben seni nasıl göremedim, ha? Fark etmemişim ki!
Git, şehirde gözlük al. Başka neyi kaçırırsın kim bilir Zeyno küçük kızı kucağına aldı, o da bacaklarına sarıldı. Hadi Binnaz babaanneye gidelim mi? Pasta hamuru yoğurdu, sever misin börek çörek? Ne âlâ!
Yıllar sonra Ahmet sırayla Makbuleyi, sonra Binnazı bahçeye çıkaracak.
Hadi annecikler, yavaşça. Bakın, ne güzel sandalyeler getirdim şehirden!
Dilersen otur, dilersen uzan, mis gibi hava! Oh mis gibi bahar!
Ahmet, Makbulenin adımına ayak uydurup şezlonga yardımcı olur, dinler.
Küçükler uyandı! Zeyno hâlâ gelmedi. Gidip bakayım, niye bağırıyorlar acaba?
Zeyno gelecek mi bugün?
Son sınavı var, ilk beşten çıkarım dedi, hemen gelir.
Kapı önünde araba durur, çocuklar dallara asılmış vişne toplarken,
Anne! Anne geldi! diye ağaca tırmanıp koşarlar.
Artık eski ürkek Zeyno yok, iki kolunu açıp yavrularını yakalarken eşine göz kırpacak:
Beş!
Kim şüphe etti ki? der Ahmet, içeri döner.
İkizler, akıllı ama sabırsız, tıpkı anneleri gibiler Ama sabırsızlık babalarındandır tabii.
Vallahi, gerçek boncuk kâğıtları bunlar!©Yaz güneşi ağır ağır batarken, bahçede toplanan çoluk çocuk, yaşlı genç, herkes bir aradaydı. Eski kırık sandalyeler renkli minderlerle süslenmiş, masanın üstünde hamur kokusu, ekşi vişne suyu, kahkahalar yükseliyordu. Makbule, ince bacaklı torununa kurdeleli bir şeker uzatırken, Binnaz da gözleri ıslanmış, ama gülümseyerek Ahmete döndü:
Kızım dediğim kız, böyle olmalı. Ne zaman yıkılsa, kendi kendine kalkar. Düşenin elini bırakmaz. En büyük miras bu işte, gerisi yalan!
Ahmet kucağında küçük kızı, omzunu Zeynoya dayadı. O eski yorgun adam gitmiş, yerine gözlerinde sevinç kıvılcımlarıyla dolu başka biri gelmişti.
Biliyor musunuz, dedi Zeyno yorgun bir gülümsemeyle, insanın yuvası boncuk kâğıdı gibiymiş aslında. Parlak, değerli, biriktikçe çoğalan… Kimi kaybolur, kimi yenisi gelir, ama en değerlisi elinde kalanmış.
Binnaz içten bir kahkaha atarak başını salladı:
Sakın unutma kızım, boncuk kâğıdı da, gönül kırığı da saklanmaz; paylaşılırsa güzelleşir!
Vişne ağacının en tepesinde iki minik el havada çırptı; güneşin sarısı, ağacın yapraklarından sızarken, rüzgâr sabunu, toprak kokusunu, hayatı savurdu, eski zamanlardan fısıltılarla:
Her şeye rağmen dünya dönüyor, kollarımızda çocuklar büyüyor, anneler gülüyor; geçmişin yaraları incelikle sarılıyor. O bahçede boncuk kâğıtları hâlâ saklanıyor, kimse kaybetmesin diye…
Ve nihayet herkes kendi yuvasının en güzel parçası olduğunu anladı; çünkü en parlak boncuk, paylaştığın sevgiydi.




