Koruyucular

Günlük Koruyucular

Hanımefendi, geçebilir miyim?

Arkamdan biri hafifçe itti, ben de kaygan kaldırımlarda yere düşmemek için oğlumun tekerlekli sandalyesinin tutamaçlarına sıkı sıkı tutundum. Üzerimdeki montun önü yine açıktı, bu da bana her zamanki gibi sıkıntı çıkarıyordu. Dağılan etekleri yüzünden kaldırımı yavaş geçmemin gerçek sebebini kimse göremiyordu.

Aman, pardon!

Hızla bir yere yetişmeye çalışan genç bir kız yanımdan geçti, önüme çıkan sandalyeyi görünce sendeledi. Sandalyede oturan Mert ellerini kucağında birleştirmişti, bu havada nasıl yardım edebilirdi ki? Tekerlekleri çevirmek ancak işimi zorlaştırırdı.

Derin bir nefes aldım ve genç kıza başımla işaret ettim:

Sorun yok, acele et!

Yerinde duramayan kızı izlerken, Mertin başlığını düzelttim ve tekrar tuttum sandalyenin kollarından.

Devam edelim mi? Hâlâ vaktimiz var. Ama çok da değil, her zamanki gibi.

Anne, sence sadece hastaneye gitmek yerine bir şeye de zaman ayırabilir miyiz? Mert, kaldırımın sonuna bakıp, yine de tekerin çevresine uzandı elleriyle.

Ah Mert, biraz daha uslu otursan da ben götürsem? Şurası biraz boz, ama sonrası açık bak. Karşıya geçince istediğin gibi kendin sürersin.

Peki!

Dur, ne demek istedin? Niye zaman istiyorsun?

Mert biraz çekingen davrandı.

Burak bana söyledi, Fevzi Paşa Caddesi’nde yeni bir maketçi açılmış. Aradığım boya da varmış.

Mertciğim, oraya bugün gidemeyiz. Kar da kapatacakmış yolları, seninle bir daha aşağı inmek sıkıntı olur… Sözüm yarıda kaldı, oğlumun yüzünün düşüşünü gördüm. Elbette kabul edecek, haklı olduğumu anlayacak ama üzülecekti. İstersen ben gidip alırım senin için, ne lazımsa yaz. Sen de babaanneyle kalırsın.

Babaanneyle mi? Bugün çiçeklerle uğraşacaktı, öyle dedi.

Ama rövanş maçınız vardı! Geçen sefer seni satrançta üç kez yenince çok kızmıştı. Bu sefer revanşı istiyor. Hatta sana poker öğretecekmiş.

Kart oyunu mu yani anne?

Oğlum, o sadece oyun değil, adeta bir felsefe!

Sen biliyor musun peki?

Biraz. Zamanında bana da öğretti babaannen. Ama matematikte senin kadar iyi değilim, ondan kaybediyorum. Hesap kitap, hamleleri düşünmek gerekiyor.

Satranç gibi mi?

Neredeyse!

Tamam, o zaman ben babaannemle kalırım. Ama

Biliyorum oğlum, kendin gitmek istiyorsun o mağazaya. En kısa zamanda götüreceğim, söz. Hele bahar gelsin, beraber gideriz, park da yanında; ördekler… En sevdiklerin. Ne dersin, olur mu?

Olur

Güzel, peki nasıl bir boya istiyorsun?

Kırmızı… Ama hani şu süvarilerde olan gibi değil, başka.

Mert uzun uzun anlatırken, figürleri nasıl boyayacağımı tarif ederken, ben ileriye bakıp yeniden iç geçirdim. Çünkü başka türlü, bu yolları aşmak mümkün değildi, bana göre bir nevi Haçlı seferiydi.

Hayatım, iki yıl önce ikiye ayrılmıştı: öncesi ve sonrası.

O gün, iş yerinden prim alıp eve dönüyordum. Oğlum ve eşime de güzel bir sürpriz yapardım diye düşünüyordum. Bir anda odamın kapısı aralandı, suratı bembeyaz olmuş Meltem girdi:

Selin, ulaşamıyorlar sana

Ellerim buz kesti, gözüm karardı.

Ne olmuş?!

Mert Yalnız panik yapma! Yaşıyor! Şimdi çocuk hastanesine götürüyorlar.

Oğlumu ezen adamı ilk kez mahkemede gördüm. Gözlerini hiç kaldırmadı. Hastaneye gelip benimle görüşmek istemiş, ama o esnada hiç kimseyle muhatap olamazdım.

Ne özrü, ne açıklaması bir şey değiştirebilirdi. Kapalı odaya, yoğun bakıma kapalı olan kapı yeniden açılır mıydı? Mertin sağlığını geri getirir miydi? O anı geri alıp hayatımızı düzeltir miydi?

Nereye yetişiyordunuz böyle? dedim sadece.

Annem… Durumu gizlemiş hep… Yeni haber verdi, vedalaşmak için… Suçluyum.

Biliyorum…

Bu konuşma bana hiç iyi gelmedi. Ben sadece oğlumu, kapalı kapının arkasında bekliyordum. İçeri giremiyordum. Sonra eşim onunla yer değiştirdi, başka duruşmalarda görünmemek için hastanede kaldım.

Durum zor… Başhekim, kağıtları karıştırıp bana bakmadan konuşuyordu.

O an duymak istediğim tek cümle Her şey düzelecek. ama olmayacağını hissettim.

Olmayacaktı…

O an, doktor yeni yöntemlerden bahsediyordu ama kafamda çınlayan tek cümle Mert bir daha yürüyemeyecek Kimse çözüm bulamayacak, olanaksız

O an ne kendimi, ne eşimi, ne ilişkimizde yeni uyanan sıkıntıları düşündüm. Hep yan yanaydık, şimdi ise ters köşelere savrulduk. Biri kabullendi, diğeri ise kabullenemedi.

Sen anlamıyor musun?! Her şansı denemeliyiz! Neredeyse bağırıyordu eşim.

Yok ki, o şans… Yok…

Saçmalık! Bu doktorlar bilmiyorsa başkasını buluruz!

Tamam, araştıralım…

Ben çalışıyorum! Ne zaman uğraşacağım bunlarla?

Söylediklerinin farkında mısın? Bu senin oğlun

Senin de!

Ve ben araştırdım. Doktor, hastane, her yolu denedim. Ama bazen mucizeler yolda kayboluyor. Kimi zaman kaderin sepetinden dökülüp düşüyorlar Bizim mucizemiz de kayboldu galiba. Kabul etmekten başka yol yoktu bazen.

Zor desek, yine de anlatılacak gibi değil

İşten ayrılmak zorunda kaldım, çünkü oğlumun yanında durmam gerekiyordu. Eşimle bitmeyen tartışmalar başladı, Mert de duyuyordu bunu ve içimdeki her şey dağılmak üzereydi. Dün ilah gibi gördüğüm adama artık katlanamıyordum.

Eğer okuldan onu sen alsaydın, bunlar olmazdı!

Bu cümle buz gibi aramızda erimesi güç bir blok olarak kaldı. Eşim hemen pişman oldu, özür diledi ama o soğuk çoktan evimize girmişti; kalbim delik deşik oldu sonra.

Çık git…

Bu cümlenin ardından, eşyalarını toplayıp arkasından kapıyı çarptı; Mert uyanıverdi.

Anne, ne oldu?

Uyu oğlum, dert bitti…

Gerçekten mi?

Evet, artık yalnızız. Hiçbir kötülük bizi rahatsız edemez.

Rahatladım mı? Hayır Hatta daha da karmaşık hale gitti her şey. Mertin bunu kabullenmesi zor oldu, ben de elimden geldiğince yanında olmaya çalıştım.

Tam o sıralar, bir gün tesadüfen oyuncakçıdan küçük plastik asker paketleri aldım.

Bak Mert!

Bu ne?

Minyatür askerler. Hem kendin boyayacaksın.

Neden?

Gerçek gibi olsunlar diye.

Niye böyle garip kılıklı bunlar? dedi, bir süvariyi evirip çevirirken.

Bunlar Osmanlı sipahileri. Şimdikilerden farklı.

Yani nasıllar?

Anlatacağım şimdi!

Birbirimize kitaplardan örnekler gösteriyor, boyamaları planlıyorduk. O an oğlumun yeniden parladığını gördüm; bu iş faydalı oldu.

Bir yıl sonra, Mertin koca bir orduya sahipti, birlikte büyük savaşlar yapıyorduk. Ben sipahilerle Alay Beyi ileri sürerken, Ama anne, tarihi yanlış yazıyorsun! diye gürlüyordu.

Oğlum, elimde olsa tarihi gerçekten değiştirirdim der ve onun komutuna itaat ederek, askeri halının öbür ucuna taşırdım.

Babasını hayatımızdan tamamen çıkınca Mertin bir eksiği daha oldu; eski kayınvalidem Melahat Hanım azmini hiç kaybetmeden hep yanımızda oldu.

Selinciğim, affet… Her şey için…

Ne alakası var?! Siz hep yardımcı oldunuz. Sizin olmazsanız başaramazdım!

Onlar yurt dışına gidiyorlar…

Nereye? elimdeki çaydanlığı düşürüyordum neredeyse.

Almanyaya… Her şey hazır, evi bile… Beni istemediler.

Nasıl yani? Dizlerinin dibine çöktüm.

Yeni gelinlerinin annesi fazlasıyla aktif. Torunumuzu bir kez görebildim, o kadar! Eskiden bir aileydik Şimdi geriye hiç kimse kalmadı…

Bize kırgın mısınız? Biz size yabancı mıyız? Mert sizin torununuz.

Ne olursun, Selin, beni kovma! Anlıyorum, hepsini…

Belki de olması gerektiği gibi. Demek ki, hayat bize yine en doğru yolu gösterdi. Bizi terk edenlere ihtiyaç kalmadı. Esas aile biziz. Mertin sana ihtiyacı var, benim de yardımına… Sen de kal bizle! Aileyi kolay kolay bırakmak istemem! Sen ister misin?

Melahat Hanım bir şey demeden, beni sarıp sarmaladı. Onun kararını verdiğini biliyordum artık. İnsanlar arasında yalan olmayınca, taş taş üstünde kalmaz; karşıdakinde de taş yoktur, rahatlarsın Bir daha sırtını dönmem.

O zamandan sonra anladım ki, bana kalanlar: Mert ve Melahat Hanımdı. Yakın dostum Özlem bile zamanla uzaklaştı; Merti böyle görünce dayanamıyorum dedi, artık yazmaz oldu. Karşı çıkmadım. Yeni hayatında mutlu olmasını dilerim, on yıl güzel dostluğumuz oldu.

Ama hayat, sorunlardan ibaretti. Bir kısmını Melahat Hanımla birlikte aşıyordum, ama bazıları bana ağır geliyordu.

En büyük sıkıntı, eski bir beş katlı apartmanda, asansörsüz, pusu gibi merdivenli yere sıkışıp kalmamızdı. Mert hâlâ hafifti taşıması kolaydı. Ama büyüdükçe sokağa inememek kaçınılmazdı.

Yetkililere pandom takmak için başvurdum; sonuç alamadım. Sistemle uğraşmak, ayda bir defa dolunayı yakalamaya benziyordu. Her seferinde tam reddedildiğinde çaresizlikten içim titriyordu.

Ah Selinciğim, belki şehir dışında bir ev alsak? Mert temiz havada yaşar. dedi Melahat Hanım.

Ya tedaviler, okulu, bilgisayarı… Büyük şehirde olmalıyız. Uygun fiyatlı evler internetten bile yoksun. Hayalleri oğlumdan almak büyük haksızlık olur, kendi rahatım için olmaz!

Ne diyorsan, öyledir. Ben yanında olurum.

Kendi dairemizi değiştirmek mümkün müydü? Yeni binalarda asansör, pandom var; ne var ki fiyatlar el yakıyor. Borçlanıp ödeyecek takatim kalmaz.

Emlakçılar Böyle küçük bir daire kimse istemiyor, takası zor diyordu. Ben yine teşekkür ettim, ama kendi kendime çokça kızdım: Neden oğluma istediğim gibi bir düzen kuramıyorum? Kader, ağlar mı yoksa güler mi, hiç huzur vermiyor insana

Ama demek ki hayat büsbütün zalim değilmiş. Bir şans daha vermiş bize; o şans öyle sessizce, torbadan çekilmiş gibi geldi; belki de yıllarca gözümden kaçmış. Bir gün, tam da yolu tıkayan biri arkamdan ittiği o sabah, kader bana küçük bir bilet uzattı.

Hanımefendi, yardımcı olayım mı?

Arkamdan gelen kalın bir erkek sesi, sandalyeyi kardan çıkarmaya çalışırken elimde mandalina dolu torbalar vardı.

Yok, yok sağ olun, hallederim ben.

Ama kısa boylu, yaşlı adam dinlemedi bile. Etrafımdan dolaşıp Mertin elini sıktı.

Ben Hüseyin Dede! Niye anana yardım etmiyorsun oğlum, bak kadın helak oldu!

Ettim, ama annem kızıyor.

Tamam bakalım! Şimdi sıra bende!

Mandalina torbasını bana bıraktı, sandalyenin arkasını itekledi.

Sıkı tutun, bunları da ben çok severim. İyi çocuk olursan mandalinadan veririm!

Sandalyeyi ustaca kaldırıp kar kütlesini geçti. Ben şaşkınlıkla bakakaldım. Daha sonra yolun karşısına geçerken Mertle muhabbet edip gülüştüler. Ben de peşlerine yetiştim, bu ilginç adamın işine burnunu sokmasının, aslında ne kadar kolay olabileceğine şaştım.

Nereye yolculuk? Vaktim var!

Yok, biz hallederiz…

Sen hem güzel hem inadısın, maşallah! dedi. Mandalinayı ikiye böldü; birini bana birini Merte verdi. Beraber yürümek istiyorum, itirazın var mı?

Yok… İtiraf edeyim, adamdan hoşlanmıştım bile.

Sağ salim hastaneye yetiştik.

Ertesi gün, öğle üzeri kapı çaldı.

Selamın aleyküm! Misafir kabul ediyor musunuz?

Dün tanıştığımız Hüseyin Dedeydi, şaşırmıştım. Yerime Mert cevap verdi.

Hüseyin Dedee! Bana geldin, yaşasın! Anne, haydi bir hoşgeldin yok mu?

Ve birkaç gün içinde bu adam bir yıldır çözülmeyen pek çok derdimize çare buldu.

Selinciğim, tam karşıda Kılıç ailesi var, onların dairesi alt katta, bizimle takasa razı oldular. Tek şartları, senin ev biraz daha yeni, biraz da üstüne verirlerse tamam. Misafirliğe gelmek isterler, iyi karşıla; senin evin güzel, mutfak da şahane! Düzene sokmak onlarda, ona kafanı yorma. Ben yardım ederim. Ama masraf çıkabilir.

Ya istemezlerse?

Onlar kabul etti, akşam göstereceğim. Adamla konuştum, mert insandır, sözünde durur. Tanıdıklarım öyle dedi. Yarı asırlık tanışıklık. Yanılmazlar.

Nasıl başardınız?

İnsanlarla konuşmak lazım! dedi gülümseyerek. Hem de sormadın bana ilk geldiğimde seni nasıl buldum…

Cidden, nasıl buldun?

Sokağa sordum. Dedim ki, “Burada uzun kirpikli güzel bir kadınla tekerlekli sandalyedeki çocuğu hangi evde bulurum?”

Hüseyin Dede, isterdim ama kalkamıyorum ki!

Oğlum, isterken sonunda uçarsın!

Nasıl yani?

Yaz gelsin, anlatırım. Şimdi zamansız!

İpucu verseniz

Yok oğlum, ağlama, kız mısın?

Yok!

Aferin! Şimdi annene bırak da biraz konuşalım. İnan bana, yazın artık sen çok daha rahat sokağa çıkacaksın.

Yaşasın!

Aman benim kulaklarım neredeyse sağır, yine de başım döndü, Mertin sesiyle! Kolları güçlü, ama masajı bilen iyi birini buldum ona. Eski askeri hekim. Tibette uzmanlık aldı. Merte göstermeliyiz.

Boşuna, Hüseyin Amca. Herkes umut yok dedi.

Pes ettin mi yani? Göz ucuyla baktı. Asla! Hayatta nokta konmadan vazgeçmek yok. Ben bizzat kendim örneğim.

Peki anlat…

Sonra. Denizlerde ne fırtına atlattım, düşüp kalktım, uçmayı öğrendim, hepsini anlatırım. Ama şimdi vakit dar. Karşı apartmandan İsmail usta kaynak işini halledecek.

Ama izin gerekiyor, Hüseyin Amca, olmadan olmaz.

Bak, işte izin belgesi ve tüm imzalar Apartman komşuları yardım etti. Hele Melahat Hanım ve diğer kadınlar canavar gibi! Böyle bir ekip kolay bulunmaz.

Siz tam bir çapkınsınız, Hüseyin Amca!

Ne yapayım, denizciyim, hakkım! Genç olsam, seni kaçırırdım! Böylesini bulmak zor!

Yok ya! Güldüm.

Şaka değil. Artık benimsiniz, Selin, Mert, Melahat Hanım Ne gerekirse yardım ederim; bir kadın, bir çocuk desteksiz kalmaz!

Ve sözünü tuttu. Bedava pandom kuruldu, yeni eve taşındık. Daha eşyamız yoktu, komşular kapınızı taşıdı; kapı pervazları Mertin sandalyeye göre değişti.

Yeni pandom yaptırınca komşulardan özür diledim.

Afedersiniz, mecburduk…

Yok ama, hiçbiri şikayetçi olmadı.

Selin, dert etme; Allah evladına sağlık versin!

Oğlumun zayıf, sandalyeli görüntüsüne bugüne kadar insanlar hoş bakmıyordu; ya gözlerini kaçırır, kızar küserlerdi. Bir gün Hüseyin Dedeye sordum:

Neden burada rahatız? Başka yerde soğuk bakıyorlar

Korkuyorlar, kızım. Başa gelmesinden ürküyorlar, ondan kaçıyorlar… Ama hepsi böyle değil bak; insanlar hala insanlığını koruyabilirmiş

Komşuları dolaşıp, Evde herkes iyi mi? O komşunuz, Selin ve Mert ne vefakâr insanlar, hiç görmediniz mi? Bir annenin çabasına hayran olmalı herkes! deyip, hepimizin gönlünü aldı. Ben bunları hiç bilmiyordum; ama Hüseyin Dedeye minnettardım.

En önemli yardım, doktorla tanıştırdığında geldi. O hekim dikkatlice:

Bakın Selin Hanım, umudunuz fazla olmasın, ama çok küçük bir şans var. Değerlendirmek şart! İstanbul’da dostum var; cerrah, ona göstermeniz lazım.

Muayene mi edecek yani?

Evet, ama kolay olmayacak. Operasyon için zaman gerekli.

Masrafları karşılayamayız…

Bunun için endişelenme! Melahat Hanım lafa girdi. Evi satarım, oğluma da söyledim; o da destek olacak. Reddetme, gurur zamanı değil. Merti iyileştirmek zorundayız. Oğlun babası, isterse unutmuş olsun. Anlattım hepsini ona. Biz birleşmeliyiz; başka şans kalmadı.

Sadece başımı salladım. Haklıydı: Mert her şeyden değerliydi. Tüm kırgınlıklar, gözyaşı, gurur, hiçbir şey! Böyle bir imkân için değmez.

Ameliyat altı ay sonra gerçekleşti. Hâlâ eksiklikleri vardı, ama artık Mert yürüyordu, pandom başkalarına hediye ettik.

Sizin oğlan nasıl oldu?

Artık yürüyor, evet biraz zor ve değnekle ama bu bir başlangıç.

Biz de doktorunuzun bilgisini alabilir miyiz? dedi, kendi kızı da sandalyede olan bir anne.

Veririm tabii. Şunu bil ki, en küçük ihtimal bile değerliymiş; asla bırakmamak lazımmış…

Tüm bunlara nasıl dayandınız?

Benim payım az. Artık eminim, melekler gerçekten varmış. Ve çoğu bizim gibi birileridir. Hepsi koruyucu.

Öyle mi?

Evet! Bir de liderleri var, kulağı ağır ama gibi görünür, aslında çok güçlü, dünyaya insana iyilikle bakar; gerektiğinde yalnızca hatırlatır. Adı Hüseyin. Hüseyin Oğuz. Benim ve Mertin ayrıcalıklı meleği. Değil mi oğlum?

Mert güneşli bahçede otururken, yanındaki küçük Zeyneple gülüşerek bana göz kırpar:

Anne, Zeyneple biraz dolaşsak olur mu? Uzaktayız.

Küçük kızın annesine elimi uzatırım, korkmuş bir halde ama gülümseyerek:

Elbette, biz de birlikte geliyoruz; dert etme.

Tamam! Dondurma da alırız!

Bir evde daha sessizlik başlar, küçük umut kıpırtısı büyür.

Korkmam! Çünkü ona alan açınca, büyüyecek ve hayatı değiştirecek. Beklentiyle gerçek örtüşmese de, evde yeniden neşe duyulacak; dert, kahkahalara teslim olup gidiverecek. Ve insanlar, iyi şeyleri duymaya başlayıp, minik çıngırak sesi gibi; umut büyüyecek, birkaç adım atıp dans edecek; tıpkı o küçük kıza, Mertin diliyle Haydi, kader, bir şans daha! der gibi…

Ve kader, hiç anlatmaz nedenini. Sadece sepetinden bir bilet alır, kağıttan bir uçak yapar, yelken açar gökyüzüne; kendi yolunda devam eder, kime bir tutam mutluluk verir, kime umut serper… Benim öğrendiğim, insanın başına ne gelirse gelsin, hayatı yaşatan şey; sevdiklerinin elini bırakmamaktır. Birlik olup birbirimizin koruyucusu olursak, her zorluk aşılırmışVe o an, anladım ki; hayat bazen eski bir satranç maçına benziyor. Her şey tıkandığında, alışılmadık bir hamleyle oyun değişebiliyor. Evimizin avlusunda, çocukların sevinç çığlıklarının arasında, Mert bastonuna yaslanıp yürümeye çalışırken, Melahat Hanım balkondan şen şakrak yövmiyesini okuyup gülüyor, Hüseyin Dede az ötede, komşulara yeni hikâyeler anlatıyordu. O gün, güneş sahiden başka parladı.

Bazen karanlık günlerden, sıradan bir gülümsemenin, komşu eliyle uzatılan bir bardak çayın, ya da sokakta bulunan bir dostun çıkardığı sıcaklıkla geçebileceğini gördüm. O eski korkular, eksiklikler, hatırlanamayan bir rüyanın ardında soldu. Mücadelemizin her bir adımını, çocukların çınlayan kahkahasında ödül olarak buldum.

Şimdi biliyorum: Kırılmış bir hayat, iyi insanların ellerinde tekrar bambaşka şekil alabiliyor. Ve ne kadar savrulmuş, ne kadar yorgun olursak olalım, birileri kalbimizin etrafına çit çekip, içine güven ve sevgi ekecek kadar cesursa, yeniden çiçek açabiliyor insan.

Mert, elini bana uzattı; parmakları sıcacık, yeni bir sabaha ait. Ben de tuttum o eli, kararlı, minnettar ve umut dolu. Çünkü yürümeye cesaret edenler için, kaderin sepetinde her zaman yeni bir bilet saklı. Ve inanıyorum: Bir sonraki dönüşte, mutlaka yine buluşacağız. Şimdi biz, gökyüzünde süzülen o kağıt uçaktan bir öykünün ucunda el sallıyoruz ve hayat, hiç ummadığımız bir anda, güzel bir başlangıç daha yazıyor.

Rate article
Lifequest
Koruyucular