Rüya Yakalayıcı
– Yine mi?! Sema, Sema! Kalk artık! Yoksa küçükleri de uyandıracak! Tut şunu! – Leyla yataktan hızla inip ablasının omzunu salladı. – Ne olacak bunun hali
Suna uykusunda dönerken inledi; o uzun, acılı sesi, odanın içinde yankılandı. İnsan ister istemez arkasına bakıyordu, sanki biri varmış gibi.
– Kötü bir korku filminden farksız bu! – Sema üstündeki yorganı kenara attı, gözlerini bile açmadan Sunanın yatağına geçti.
Kendi yorganını ablasının üstüne serip yanına uzandı, onu kendine çekti ve tatlı sesiyle şarkıya başladı:
– Ninni, ninni, kenarda yatma sakın sen Şu hale bak Leyla! Ne ninnisi! Ateşi fırlamış, yanıyor! Hemen annemi uyandır!
Leyla Suna’nın yatağının etrafında bir ileri bir geri dolaştı, iç çekti ve mecburen anne-babalarının odasına gitti. Ne yapabilirdi ki? Suna da onlar kadar evin çocuğuydu. Anneleri bir şey sakladıklarını anlarsa onları ikisini de fena azarlar.
Yatak odası sessizdi. Leyla, yanına çekili beşiğe doğru eliyle uzanıp kardeşi Mertin omzunu okşadıktan sonra annesi Gülün omzuna dokundu.
– Anneciğim
Annesinin kahverengi gözleri anında açıldı, sanki uykuda bile gözleri tetikteydi; sıcak avuçları Leylanın parmaklarının üstüne kapandı.
– Ne oldu kızım?
– Suna çok kötü! Ateşi var sanki, yanıyor anne!
Mert hafifçe kıvranıp hıçkırdı; Gül hemen, tıpkı Sema’nın az önceki gibi bir şarkıyla:
– Ninni, ninni
Parmakları kızının zarif bileğini avuçladı, Leylanın elini kardeşinin yanına koydu.
– Sen onu biraz salla, uyanmasın. Hemen geliyorum
Dün temizlik sırasında sehpadan yanlışlıkla düşmenin belindeki ağrısı sanki hiç olmamış gibi, Gül kalktı ve parmak uçlarında kızların odasına koştu, uykulu evin karanlığını dinleyerek.
Eviyle hep övünürdü Gül. Kaç kere duymuştu; Gülle Ali bu inşaatı başaramazlar, ne gerek var onca çabaya, apartman dairesinde rahat rahat otururduk
Akrabalar omuz silkerdi, hiç çekinmeden söylerdi acı sözleri:
– Ne gerek var koca eve? Çocuk bile yok sizde!
Gülün yüreği daralır, başı önüne düşerdi; birileri acımasızca yerin dibine çekse sanki. Anne olamadın mı? Kısmet değil mi? O zaman doğrultma başını, gururla gezme! Daha iyileri vardır!
Kaç kez, Ali, annesiyle ya da teyzeleriyle tatsız bir konuşmadan sonra hep üzgün göğsüne sokulan Gülü, şefkatli hareketlerle yanına çeker, onun yanağı tam boynunun çukuruna denk gelirdi. İkisi bir bütün olurdu sanki, sıcaklıkları kadar, en gizli duygularını bile hissederlerdi. Sanki birinin hissettiğini diğeri duymasa mümkün değil.
– Bırak şu sözleri, kulak asma onlara! Hiçbir şey bilmiyorlar!
– Ne bilecekler ki, Ali? Haklılar! Çocuk olmayacaksa
– Orasını zaman gösterir! – Ali dişlerini sinirle sıkar, karısının hayalini gerçeğe dönüştürmeye ant içerdi.
Her şeyin mümkün olduğuna inanmışlardı, paraları yetse ve İstanbula yakın yaşasalar. Ama bir hastane, bir diğeri, bir başkası Hep reddettiler. Doktorlar ellerini kaldırdı.
– Biz sihirbaz değiliz!
Gül, bu sefer Aliden de gizlerken, söylemeye dili varmadığı karamsarlıklarını tek o zaman itiraf etti.
– Olmaz Ali Ben seni çok seviyorum, sen de biliyorsun. Ama senin de bir ailen olmalı. Ben sana çocuk veremiyorsam Boşanmak istiyorum.
– Hayal et, olur mu öyle şey! – Ali öfkeli bir hareketle çay bardağını masaya koyup parmaklarını yaktıktan sonra kulak memesini tuttu. – Gül! Bırak bu lafları! Öyle bir adamım ben ki, canımı sıkan bir konuda açıkça konuşurum, annem beğenmez, olur biter! Kim söylemiş seni bırakacağımı? Hadi başka şekilde söylesem, yine de üzülürsün! En iyi sensin, aptal şeklinde söylemem, kendine haksızlık etme!
– Ben mi?! – Gül hem şaşırdı hem ağlamayı unuttu.
– Tabi ki sen! Bunu akıl etmek bile Sana ihtiyacım var! Çocuk olursa ne ala, olmazsa Demek hayat bize öyle yazmış. Herkes ebeveyn olamayabilir
Gül’ün içi rahat etmiş değildi; o an öyle derken, ya sonra? Ya vakit geçince pişman olursa? Düşünür de geç olur.
Amasız, Ali kararından dönmemişti. Onu, bir ömür beklemiş, sonunda bulmuştu ve bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Gülün Aliyle evliliği ikinci evliliğiydi.
İlk kez on dokuzunda sırf “evdeki baskıdan kaçmak” için evlenmişti, annesi Fatma Hanımın sonsuz eleştirilerinden.
Gül ile annesinin arası hep çok zordu. Fatma Hanım bir gün “dünyalar tatlısı” diyerek kızını över, ertesi gün örter, öyle azarlar, öyle küçümserdi ki, Gül ne kadar başarılı olsa da asla yetmezdi.
– Ben nasıl böyle bir evlat sahibi oldum acaba? Sen bazen mükemmelsin, bazen Aklın nerede senin Gül!
Gül cevabını bulamaz, başını eğer, annesinin o ağır gözlerini hissederek sessizce severdi. “Beni seven birine nasıl kızılır?” düşünürdü hep.
Sorsalar, “Gül anneni seviyor musun?” diye, en hızlı şekilde “seviyorum” derdi. Anneyi sevmemek olur mu? Ama büyüyünce anladı ki, üniversite yetmiyor, iyi bir iş ya da arkadaş çevresi insanı sıcak ve sevecen yapmaz. Annesi sosyal, akıllı, çekiciydi; herkesle konuşur, insanları çekerdi, ama kendi kızıyla konuşmak zor gelirdi.
– Anne, neden beni sevmiyorsun? – diye sormuştu en sonunda, nikahından bir hafta önce, gelinliğini eleştirirken.
Aylarca gelinlik arayıp sonunda sade bir model seçmişti; yine annesinin beğenmeyeceğini hesap edememişti.
– Neden? Bir şey mi eksik bende? Niye bu kadar acımasızsın?
– Hadi oradan! Bana duygusallık yapma!
– Ama ne yaparsam hata
– Sen doğru olanı yap, her şey yoluna girer! Nikaha mı karar verdin, hadi, evlen! Ama seçiminde ısrar etme, şikayet etme. Hep onay mı bekliyorsun benden? Yok öyle! Anne sürekli başını okşayacak değil, bazen azarlaması lazım.
– Bazen diyorsun
– Sen şimdi anlamazsın. Çocuğun olunca anlarsın.
– Ne anlayacağım anne?
– Bazen çocuğu sevmek bile zor oluyor! Onun değerli olduğunu hissettirmek de aynı zor Ben sana az mı fedakarlık yaptım?
– Mesele bu değil ki!
– Baban hep kendiyle ilgilendi, kız çocuk anneden sorulur dedi. Oğlan olsaydı
İşte o zaman anladı Gül mesele neydi. Teyzeleriyle konuşunca, anne-babasının hep bir oğul beklediğini, kendisine “zorunlu bir kabul” gözüyle bakıldığını anladı.
– Off, resmen Orta Çağ – diyerek Eylül parkında gezinirken düşündü. – Oğlan iyi, kız kötü mü yani? Saçmalık Benim de çocuklarım olursa, asla ayırmam! Allahım, niye böyle olur? Nasıl engellenir? Kader mi, yoksa? Hayır, ben istemiyorum! Beni duy lütfen, doğru yolu göster
Gelinliğiyle tıklım tıklım nefessiz geçen düğün gecesi boyunca, arkadaşını bulup “fermuarı gevşet” diyememesinin öfkesini yaşadı.
Evliliği bir buçuk yıl bile sürmedi. Eşi, düşük yaptığını öğrenince eşyalarını toplayıp, o daha hastaneden çıkmadan çekip gitti.
Ailesinin Gül için aldığı ev bomboş kaldı; annesi hastaneden teslim alıp arabasını sürerken “Eve taşınıyoruz! Artık aklını başına topla. Okulunu bitir, sonra biz sana uygun bir eş buluruz. Kızın buna aklı yetmiyor, yanlış kararını ödeyecek!” diye böbürlendi.
Gül sessizdi. Tartışmadı. Akşam fırsat bulup babasının odasına girip yalvardı.
– Baba, bana biraz özgürlük ver. Evde kalamam.
– Neden?
– Çok acı
Bu defa babası onu anladı. Karısı ne derse desin, kızına aylık bağladı ve Fatma Hanımın kızının hayatına karışmasını yasakladı.
– Ben öyle düşündüm.
Normalde laf kaldırmayan Fatma Hanım, bu defa kabul etti. Bir kez, yarı zamanlı iş bulup ailesinden maddi yardımı kesince “Ver parasını, gerekmezse biriksin, günü gelince kullanır, ben böyle daha rahatım” dedi.
Gül, hukuk okudu, terfi aldı; ama özel hayatı hep eksikti. Fena bir güzelliği yoktu ama onda asıl olmayan o kıvılcım yoktu. Sönmüş bir köz gibi; parlamak yerine sadece tüterdi.
Nedeni de vardı.
Erken doğum sonrası oluşan komplikasyonlar yüzünden doktoru, bir daha hamile kalamayacağını söyledi.
Duyunca hayatının tadı kaçtı. İşine, ailesine uzaktan eşlik etti, yine de bir taş gibi içi dondu; herkes fark etti.
– Lakin bu kızda iş yok Gül, – dedi teyzesi Fatma Hanıma.
– Nesi var ki?
– Bir bak, heykel olmuş gibi! Gözleri ölü sanki
Gül, bu konuşmaları bilmeden, art arda yapılan buluşmalardan başta bir şey çıkarmazdı; ama kısa sürede teyzeler, genç erkekler ayarlanıp onu mecburen “tanıştırmaya” kalktı.
O bağlantılarda tanıştı Aliyle.
Ali, düğüne davet edilen bir misafir değildi; Sıradan bir taksi şoförüydü, Gülün amcalarından birini aileyle alınca, kar gibi beyaz manto giymiş, Suna gibi güzel bir kızı görüp şaşırdı. O da kapıdan çıkıp:
– Şehre! diye seslendi.
Sabrı o gün bittiği için mi, o gece o garip sofrada, yine şiir okuyan çocuğu izleyip üzülmektense, ayağa fırladı ve araca bindi.
Ali soru sormadan, Gülü adresine bıraktı, Gül cüzdanı olmadığını fark edince mahcup oldu.
– Cüzdanım yok Çantamda kaldı.
– Sorun değil! Bana bir gülümse, hesaplarımız kapanır, dedi Ali.
Gül hafif kızarıp:
– Lütfen bekleyin, hemen geliyorum, dedi.
Ama Ali beklemedi, gidip gitti. O gün, kiminle karşılaştığını düşünüp ufak bir heyecan duydu.
Kaçış Güle pahalıya patladı; annesi sitem etti, babası ise sessizce bundan sonra nereye çıktığını haber vermesini istedi.
Ali ertesi sabah evlerinin önünde görününce şaşırmadı.
– Hadi atla!
Yerleşik ve sakin bir adamdı, ince uzun Gülün yanında kısa kalıyordu.
– Bekle, hemen geliyorum!
Topuksuz botunu giyip arabaya bindi; o gün başladı ilişkileri.
Gül, duygularını Aliye açtı:
– Biliyorsun, belki bir daha çocuğumuz olmayacak. Anlıyor musun?
– Ne var bunda? İnsanlar sadece çocuk için evlenmiyor ki Ben seni seviyorum, yeter.
– Şimdi söylüyorsun böyle
– Hep böyle söyleyeceğim. Babam bana adamlık böyle olur dedi, söylediğim sözden dönmem.
Nikahtan sonra düğünü Alinin köyünde yaptılar. Gülün ailesi gelmedi. Babası sonradan geldi, Avrupa yakasındaydılar, kurak bir mutluluklar diledi. Gül biliyordu ki eve döndüğünde ona neler söylenecek.
Fakat Alinin ailesiyle arası zamanla çok iyi oldu.
– Zayıf kalmışsın – dedi kaynanası, Gülü inceleyerek. – Ali, buna iyi bak, yemek yedir. Yapamıyorsa, sana öğrettim, göster işte! Gel kızım, reçel yapacağız; yoksa bunlar yiyecek, bizde kalmayacak!
Ali gülüyordu, Gül şaşkındı.
– Gülümse, canım! Hayat kısa, niye üzülüyorsun? Bak ne çok iş var! Hadi yardım et!
İlk defa, acelesizce, eski mutfakta, reçel karıştırırken, o sade sıcaklık Gülün içine doldu.
Alinin ailesi meğer Gülü kabul etmiş. Ve annesinin, küçük sırrını duyunca, kaynanası dizine oturtup sarıldı:
– Ah be yavrum Allah büyüktür. Her şey nasip meselesi Burası da senin yuvan olacak!
– Evimiz de yok ki henüz
– Olur, olur, bak Ali doğru adam! Her erkek, attığı adımdan sorumlu olmalı. O seni seviyor ben görüyorum. Kadın ailesinin şemsiyesidir. İpler onda Sen mutlu ol, diğerleri de olur.
Bu sohbetlere hemen inanmadı Gül; sonra anladı ki yüreğinde taş taşımayan bir kadın kaynanasıydı. Hatalı, eksik, hepsini bildiği gibi, baş eğip kabul etmişti.
Kaynanası, Aliye Gülün boşanma talebini anlatınca:
– Madem ki olmuyor, evlat edinin! Ben de annemle babamla büyüdüm, öz canımdan ayırmam
– Siz öz değilsiniz?
– Hayır. Hiç belli oluyor mu? Sevgi işi adı, kan meselesi değil.
Gül, kaynanasının sözlerine kulak verdi. Annesinin dediklerini ise aldırmamaya başladı.
Evleri hızla yükseliyordu; Ali, nakliyat şirketi açınca babasının desteğiyle inşaatı büyüttüler. Gül ise avukat olarak şehre gitti geldi, evlatlık başvurusu için çalıştı.
Uzun sürmedi, koruma kurulundan ilk telefon geldi, annesi heyecanla aradı:
– Gülüm, anlatamadım, yine baştan alayım! Komşularımızın çocukları ortada kaldı. Almak ister misiniz, üç kardeş; büyük kızlar pırlanta, bakımlı, çalışkan; küçüğü de öyle Yurtlara gitmesinler, ne olursun, derhal gelin.
Ali ve Gül, sanki plan yapmaya hiç vakit bulamamış gibi hemen karar verdiler.
Böylece, Sema yedi, Leyla altı yaşındayken; onları çok kısa sürede benimsediler:
– Korkma! Sen iyisin, biliyoruz! dediler Güle.
İki yaşındaki Yağız ise hemen “anne” demeye başlamıştı, her şeyi kabul ederek, sıcaklık göstererek. O bağ belliydi. Yalnız Gülün ailesi kabullenmedi.
– Bu ne, Gül! Üç çocuk ve soyları meçhul! Nasıl verirlerdi?
– Ama ben avukatım, anne
– Kime okutun, başımıza dert oldun! Gül!
– Ne? – ilk defa sesini yükseltti Gül annesine – Hep senin dediğin gibi yaşadım, şimdi karar verme sırası bende!
Dinlemedi, telefonu kapadı. O anda anladı: Gerçekten büyümüş artık.
Bir yıl, bir diğeri, bir başkası
Çocuklar hızla büyüdü. Gül çoğu işini evden sürdü, kendisini anne olarak yeniden keşfetti.
Hamile olduğunu başta anlayamadı; aksaklıkları yorgunluğa bağladı. Ali mecbur bıraktı: “Klinikte randevun var!” diye. Kaynanası Tülin Hanım, gözlerini bile kırpmadan “Git gel, yemen lazım!” dedi.
Doktor müjdeyi verdiğinde Gül küçücük kaldı.
– İnanmıyorum Doğru olamaz! şeklinde tartıştı.
– Buyurun, buraya bakın, bu noktacık sizsiniz! dedi doktor.
Gül sevinçten hıçkırıklara boğuldu.
Mert kış doğunca evde sevinç ve koşturmacayla büyüdü.
Sema ile Leyla geldiklerinde bebek kardeşleri olmasını olgunlukla karşıladılar.
Fakat Yağız, değişikliğe isyan etti, kıskançlığı gizleyemedi. Gül sabırla sevgiyle onun yine de vazgeçilmez sevgilisi olduğunu anlatmaya uğraştı. Tam kız rahatladı derken, talih bir kart daha açtı ve aileye Suna girdi.
Gül, annesiyle, babasıyla, yıkıcı bir olayın sonunda barıştı. Hiç düşünmeden, evleri bir çocuğa daha açıldı.
Suna, Gülün kuzeni Yaseminin kızıdır. Uzaktı, göç etmişti ailesiyle. Gül, kızın varlığını bile uzaktan duymuştu; annesinin gece aramasıyla uyanınca endişeyle yataktan fırladı:
– Anne! Ne oldu?! Bağırma, anlamıyorum!
– Yasemin Kızım, başına kötü bir şey geldi! Hem de en korktuğum adamdan Ah, bir türlü inanmadınız bana Şimdi ortada kız yetim, başı dertte, kim ister böyle birini? Babası karısını öldürmüş, kızı kime verirler?
– Anne, dur sakin ol. Suna nerede?
– Nereden bileyim?! Sen ne biçim soru soruyorsun? Duydun işte!
– Tamam, şimdi öğrenirim!
Teyzesi Mine Hanım, sakin şekilde, çabuk haber verdi.
– Öğrenip bildiririm, bekle!
Gül çocukları kendi yatağına yatırdı, Ali kaynanasını almak için ayrıldı. Kısa sürede Suna’nın hangi yerevi kurumunda olduğunu öğrendiler ve havaalanına Aliyle gittiler.
Hiç kolay olmadı ama Sunayı hemen alamadı. Suna, evini, neler yaşandığını, ailesi neden kaybolduğunu anlamamıştı; öyle korkmuştu ki, kendi gölgesinden irkilirdi.
Kızlar “kriz nöbeti”yle gelen anları Gülle paylaşıyordu; çocuk odasında sancılı nöbeti yatıştırmak için yanına yaklaşıp sarılıp:
– Suna, evdesin! Yanındayız! Kimse sana zarar vermeyecek!
Ama faydasızdı Kötü kabuslar Sunayı bırakmadı.
– Anne, annem gelmeyecek mi daha? diyordu Suna, elinden tutarak.
– Biraz bizde kalacaksın, annemiz
Gül, psikologun dediğini yapmaya, anlatmamaya çalıştı; Suna sordu:
– Artık hiç gelmeyecek mi?
O an, buz gibi doğrusu açıkladı Gül:
– Evet, minik Artık yok
Şaşkınlıkla, derin sessizlikle ağladı Suna, sonra abla sevgisinin kollarını ilk kez reddetmedi.
Geceler geçti, kabuslar bitmedi.
Sema ve Leyla ise pes etmedi. Suna’ya evini sevdirmek için ellerinden geleni yaptılar.
Bir gün, Sema ve Leyla kaynamış kafayla neler yapacaklarını düşündü.
Oyuncak, toka, yeni bir bluz; hiçbir şey yaramadı. Suna teşekkür edip kenara koydu.
Ama Yağız yardım etti; anneannesi ona Kızılderili masalı verdi ve Suna’nın kabuslarına “rüya avcısı” yapılacağını öğrendi.
– Rüya avcısı, dedikleri bu! dedi.
İşe giriştirdiler! Beyaz, kırmızı, mavi boncuklar, ipler, tüyler; bütün hazırlık yapıldı.
– Bu mavi senin sevdiğin renk, kırmızı benim, sarı Semanın, beyaz Leylanın, dedi Yağız fısıldayarak.
Sona kadar gösterilmedi; iş tamamlanınca Suna’ya verildi.
Yine bir gece, Suna feryatla uyandı; Gül içeri girince ilk defa ona sarıldı:
– Beni bırakma!
Gül onu kucağına aldı, başını ellerinin arasına aldı.
– Kızım! Yanıyorsun! Sakin ol, kimse seni almayacak!
– Babama da mı vermeyeceksin?
– Kimseye kızım!
O an Gül anladı ki, Suna her şeyi biliyor, ve tanıklık etmiş olabilirdi.
– Hemen telefonu verin! Ambulansı arayacağım, Aliyi çağırın!
– Burdayım, dedi Ali içeri girerken.
Pratik bir şekilde işleri paylaştılar; ateşi düşürücüyle, suyla, soğuk kompresle uğraştılar.
Doktorlar geldiklerinde, Gülün gözyaşları karışmış, saçları dağılmıştı.
– Çocuk Düşmedi, merak etmeyin! Ateş filan
– O zaman problem yok. Sabah doktoru görmek yeter!
Sabah, Gül, çocuk odasında gözünü açtı.
– Bu nedir? diye sordu, Leyla yanaştı.
– Rüya avcısı, anne! Yağızın fikriydi. Artık kötü düşler gelmeyecek! Fakat zaten en iyisi sensin; Suna elini tuttuğunda kabusu olmadı
– Demek ki öyle, kızım Hem herkes rüya avcısı olabilir; Sema, Leyla, Suna, ben, babanız, anneanneniz, dede
Kadınlar mutfak, çocuklar salon, bebek yatağında; herkes bir arada.
Az sonra Yağız, kapıdan başını uzatıp, annesini usulca çağırdı: “Yemek hazır.” Sonra heyecanla gelir, annesine başını yaslayıp sarılır.
Kaynanası Tülin Hanım, küçük bebeğiyle odanın kapısında belirir, selam verir, çocukları mutfağa gönderir.
– Size yemek getireceğim, nasıl oldu Suna?
Gül, Sunaya sarılıp rahatça gülümser.
– Ateşi yok artık
– Eh, yeter ki olsun Çocuk acı çekti! Psikologlar iyidir, ama en iyisi ev sıcaklığıdır. Sevgiyle, zamanla geçmeyecek dert yok. Bu ne peki?
Tülin Hanım, rüya avcısına dokunur, Gül gülümser.
– El emeği rüya avcısı; kızlar için yaptı, Sunaya.
– Güzel olmuş! Sevgi var, ev var, zaman da iyileştirir.
Gül, Sunanın saçlarını okşar, hüzünlü gölgeleri uzaklara üfler.
– Defol buradan, derdi burada değil! Bu kız artık bizim
Mutfaktan çocukların gülüşü duyulur, Tülin Hanım’ın güler sesi, ardından Fatma Hanımın eşliği, dış kapıdan gelen Ali’nin klaksonu ve Gülün içi huzurla dolar, Sunayı sallar.
İşte şimdi her şey yolunda Herkes evinde, herkes bizden
Belki eksik birileri vardır hâlâ. Kim bilir Zaman gösterir.




