“Ben genç kadına gidiyorum,” dedi 65 yaşındaki Mahmut Bey valizini hazırlarken. Bir saat sonra gözyaşları içinde geri döndü.
“Ben genç kadına gidiyorum!” diye bağırdı 65 yaşındaki Mahmut Bey, ekose battaniyesini bavula sıkıştırmaya çalışarak. Battaniye gitmeye pek niyetli değildi.
Mahmut Demirtaş bunu sanki Marsa uçacağını ya da yeni bir kıta keşfedeceğini ilan ediyormuş gibi söyledi. Yüksek sesle, iddialı bir tonda; adeta patlayacak bir bomba etkisi bekliyordu.
Ama bomba patlamadı, hatta çıtı bile çıkmadı.
Eşi, Emine Hanım, ütü masasının başında Mahmutun bayramlık gömleğini itinayla ütülüyordu. Ütüden çıkan buhar hışırtısı evdeki sessizliği bozuyordu.
“Mahmut, duydum,” dedi Emine Hanım, gözünü dahi kaldırmadan. “Kışlık donunu koydun mu? Kasım ayı, genç sevgilin böbreğini koruyacak değil ya.”
Mahmut Demirtaş donakaldı. Elinde buruşuk yün bir çorap havada asılı kaldı. Her şeye hazırlıklıydı: Bardakların havada uçuşmasına, kalp krizine, yalvarmalara ya da çocukları çağırmakla tehdit edilmesine.
Ama bu kadar sıradan, gündelik bir iç çamaşırı sorusunu beklemiyordu.
“Donun ne ilgisi var Emine?” diyerek ciddi şekilde sesini yükseltti, yüzü kızardı. “Sana aşktan, yeni bir hayattan, rönesanstan bahsediyorum!”
Sonunda battaniyeyi zor bela sığdırdı, bütün ağırlığıyla bavulun kapağına bastı ve fermuarı çekti. Bavul hüzünlü bir ses çıkardı, Mahmut’un kendisi gibi, ama yine de kapandı.
“Ve sen bana don diyorsun! Hep böylesin! Hayatın hep düz, sıkıcı!” derin bir nefes aldı. “Ama orada? Orada başka bir dünya var! Enerji var!”
“Peki o enerjinin adı ne?” diye sordu Emine Hanım, gömleği askıya asıp kocasına uzatarak. “Yoksa telefonda ismi sadece ‘Kedicik’ mi?”
“Adı Melike!” Mahmut gururla doğruldu, gömleğini alıp. “Ve o sadece bir kadın değil, o ilham perim!”
Emine Hanım kısaca güldü; Mahmutun şiirle ilişkisinin ancak düğünlerde kadeh kaldırırken yaptığı esprilerle sınırlı olduğunu iyi biliyordu.
“Melike ha. Güzel isim. Kaç yaşında ilham perin?”
“Yirmi sekiz!” Mahmut bu cevabı meydan okurcasına verdi.
Emine Hanım ütüyü masaya bıraktı ve kocasına uzun uzun baktı. Sanki eski, ama çok sevdiği bir dolabın aniden menteşesi çıkınca verdiği şaşkınlıkla.
“Mahmut,” dedi yumuşak ama sağlam bir sesle. “Sen altmış beş yaşındasın. Tuvalette uzun kaldın mı belin tutuluyor, karaciğerine uygun diyet yapıyorsun.”
İç çekti:
“Yirmi sekiz yaşındaki Melikeyle ne yapacaksın? Şiir mi okuyacaksın?”
“Orası seni ilgilendirmez!” diye çıkıştı Mahmut, bavulun sapını kavrayarak. “Biz beraber seyahat edeceğiz! Ay ışığında yürüyüşler yapacağız! Hayatın tadını çıkaracağız! Ben hâlâ genç gibiyim!”
Bavulu kaldırmak için çekiştirdi ama ağırlık sırtını şiddetli bir sancıyla gösterdi. Mahmut dişlerini sıksa da yüzüne yansıtmak istemedi.
Eski eşi artık neredeyse eski sayılır karşısında zayıflık göstermek istemiyordu.
“Tansiyon ilaçlarını unutma, çapkın genç,” dedi Emine Hanım, yastık kılıfını ütülemeye dönerken. “Onlar komodinin üst çekmecesinde. Kremi de unutma, eklemlerin için.”
“İlaca ihtiyacım yok!” dedi Mahmut, kalbi gırtlağına çıkmış halde. “Onun yanında kendimi otuz yaşında gibi hissediyorum! Bitti Emine. Hoşça kal. Evi sana bırakıyorum, ben asilim.”
“Sağ ol baş tacım,” dedi Emine Hanım başını sallayarak. “Anahtarı komodine bırak. Çıkarken de çöpleri at, hazır dışarı çıkmışken.”
Bu söz son darbeyi vurdu. Ne bir feryat, ne bir sahne. Sadece “çöpleri al.”
Mahmut kapıdaki çöp poşetini kaptı, çenesini dimdik kaldırarak apartmana çıktı. Kapı arkasından sessizce kapanıp kilitlendi.
Apartman merdivenlerinde ağır pişmiş patates ve kedi kokusu vardı. Bavul elini çekiştiriyor, sırtı zonkluyordu. Cebindeki telefon titreşti.
Kesin Melike yazıyordu; prensi büyük ihtimalle bekliyordu.
Asansörü çağırıp beklerken telefonu çıkardı. Kalbi tatlı bir heyecanla atıyordu. Mesaj: “Canım, yaklaştın mı? Yer ayırttım. Bu arada ufak bir ricam var”
Dikkatle okudu: “Bana acilen 5 bin lira gönderebilir misin? Annem ilaç alamıyor, limitim yok. Getirince veririm!”
Mahmut’un kaşı çatıldı. Beş bin lira? Dünkü taksi için üç bin istemişti. Önceki gün internet için iki bin. Geçen hafta ‘ilham programı’na on bin göndermişti.
Asansör geldi. Bavulu içeri çekip zemin kat butonuna bastı. Aynaya baktı; kırmızı suratlı, yaşlı, uykusuz bir adam yansıyordu.
“Ben genç kadına gidiyorum,” diye tekrarladı içinden. Ama bu cümlenin artık kahramanlık havası yoktu.
Dışarıda kar yağar gibiydi. İnce, buz gibi yağmur, rüzgar ağaçlardaki son yaprakları koparıyordu. Mahmut bavulunu durağa kadar sürükledi; Melike başka bir semtte, yeni dairelerde oturuyordu.
Üzeri kapalı, soğuk bankta oturup telefonu çıkardı, havale yapmak üzere. Parmakları donar gibiydi. Mobil bankacığa girdi.
Bakiye: 4800 TL. Emekli maaşı bir hafta sonra yatacak.
“Kahretsin,” diye mırıldandı.
Mesaj yazdı: “Melikecim, kartımda para kalmadı. Gelince nakit getireceğim, yastık altım var.”
Yanıt hemen geldi: Göz deviren bir emoji. Arkasından: “Mahmut, ne olur çocuk gibi davranma! Birinden bul! Annem hasta! Seviyorsan çözersin!”
“Mahmut.” Değil “Mahmut Abi,” değil “Aşkım.” Bir apartman kedisi gibi.
Bir huzursuzluk içini kapladı. O an fark etti; Melikeyle hiç görüntülü görüşmemişti. Hep “kamera bozuk” ya da “internet sıkıntılı” idi. Fakat profildeki fotoğraf bir mankeninki gibi.
Sesini duymak için aramaya karar verdi. Uzun uzun çaldı, açmadı ve mesaj: “Ağlıyorum, konuşamam!”
Mahmut durağın köşesinde bavulun sapına sarıldı. Arabalar çamurlu su sıçratarak yanından geçiyordu.
Sıcak gömleği ve montu dışında kemiklerine kadar üşüdü. Sırtı iyice ağrıyordu.
“Melike,” dedi sessizce, isminin tadına bakar gibi. Plastik gibiydi.
Telefon tekrar titreşti: “Eeee? Gönderdin mi? Göndermediysen gelme. Yanımda basit bir sorunu çözemeyecek erkek istemiyorum.”
Mahmut ekrana baktı; harfler bulanıklaşıyordu.
Emine’yi düşündü. Sırtı tutulduğunda bir kelime etmeden krem süreni, ona sevmediği ama karaciğerini koruyacak buharda köfte pişireni
Çoraplarının nerede olduğunu kendisinden iyi bilen eşini.
“Senin gibi erkek istemem”
Bir an için kendini Melike’nin evinde hayal etti. Yabancı kanepeler, başka bir koku, başkasının kuralları. Hep genç, “enerjik” ve “cömert” rolü oynamak
Ödemek, ödemek, ödemek Gençlikle meşgul olabilmek için.
Sonra sırtı orada tutulduğunda Melike’nin ona bakmasını düşününce: Ona ilaç sürecek miydi? Yoksa “iğrenç” deyip gitcek miydi?
Mahmut yavaşça kalktı, dizleri odun gibi çatırdadı. Karşı semte giden otobüs gelmişti, ama hareket etmedi.
Otobüs uzaklaştı, egzoz dumanını ardında bırakarak.
Bir süre daha boş yola baktı, ardından bavulu peşine takıp geri döndü. Eve.
Yol daha uzun geldi; asansör de bozulmuştu, işte bu tam klasik bir Mahmut Demirtaş talihsizliği. Bavulu üçüncü kata dek çekerek çıktı.
Her katta durup nefeslendi, alnının terini sildi. Kalbi bu kez aşktan değil, taşikardiden atıyordu.
Kapının önünde durdu, bavulu bıraktı ve zile bastı. Cevap yok, kimse açmıyordu.
İçi ürperdi. Ya gitmişse? Ya gerçekten darıldıysa? Kilidi değiştirdiyse?
Anahtarı komodine bırakmakla ne akıllı bir iş yapmıştı! Zile tekrar bastı; uzun uzun.
“Emine!” diye seslendi kısık sesle. “Emine, aç!”
Kilit döndü, kapı aralandı. Karşısında ev terlikleriyle, aynen kendi halinde duran Emine Hanım vardı.
Mahmut Demirtaş, yağmurda ıslanmış, yüzü kirli, başında yaşlı kasketiyle gözlerinden yaşlar akıyordu.
Kendi kendine, yaşına, bu akılsızlığa ve yaşlılığın getirdiği sersemliğe gözyaşı döküyordu.
“Ben… Emine… Otobüs… Yağmur… Ben düşündüm de…” diye mırıldandı.
Gerçeği söyleyemedi. Melike’nin para isteyen boş bir hayal çıktığını itiraf edemedi. Fazla aşağılayıcı geliyordu.
Emine baktı, sonra bavula çevirdi gözünü, iç çekti.
“Çöpleri attın mı?” diye sordu.
Mahmut eline baktı; çöp poşeti yoktu, bankta unutmuştu.
“Unuttum…” diye fısıldadı, başı öne düştü.
Emine başını salladı, kenara çekilip ona yol verdi.
“Gel içeri, Romeo. Çay soğuyacak. Ellerini yıka, üstün başın leş.”
Mahmut içeri girip ağır bavulu sürükledi. O evin sabunu, temiz çamaşırı ve ilaç kokusu burnuna doldu.
Dünyadaki en güzel kokuydu.
Ayakkabılarını çıkarıp banyoya gitti. Aynada yaşlı ve bitkin bir adam vardı. Soğuk suyla yüzünü yıkadı; gözyaşlarını ve utancını temizledi.
Mutfağa girdiğinde Emine çayını sevdiği büyük kupaya dolduruyordu. Masada buharda köftesi hazırdı.
“Emine,” dedi alçak sesle, sandalyeye otururken. “Beni affet. İhtiyarlık işte… Delilik”
“Ye,” dedi Emine, yüzünü çevirmeden. “Soğuyacak.”
“Gerçekten… Melike kim? İlham perisiymiş! Ben sensiz Evin poliçesi bile nerede bilmem.”
“Üst çekmecedeki dosyada,” diye hemen karşılık verdi Emine, oturup tam karşısına. “Mahmut, ne olur şu tiyatroyu bir daha açma. Döndün işte, uzatmaya gerek yok.”
Mahmut tatsız köfteden bir lokma aldı, ama ona en güzel kebaptan bile lezzetli geldi.
“Şey… O Melike yok mu…” Kendi gururunu kurtarmak için yalan uydurdu. “Sigara içiyormuş meğer! Kaba da…”
Emine gözlüğünün üstünden baktı, gözlerinde küçük pırıltılar vardı.
“Vah vah… Senin gibi hassas bir adam daha ne yapsın…”
“Tabii ki! Dedim ki: ‘Hanımefendi, üslubunuz sizi yansıtmıyor.’ Ama…”
Elini salladı.
“Neyse, anladım ki içi bomboşmuş, Emine. Boşlukmuş.”
“Anlaşıldı,” dedi kadın. “İyi ki bunu nikâhta değil durakta fark ettin.”
Emine kalktı, dolaptan krem tüpünü aldı ve masaya koydu.
“Sırtın tutuldu yine, değil mi bavulu sürüklerken?”
Mahmut kızardı.
“Biraz.”
“Çıkar gömleği, süreyim.”
Mahmut gömleğini çıkarıp inleyerek sırtını açtı. Eşi alışkanlıkla kuvvetli hareketlerle kremi sürdü.
Yanıyordu, ama iyileştirici bir yanma.
“Emine,” dedi masaya bakarak.
“Ne var?”
“Beni tekrar alacağından emindin, değil mi?”
“Elbette.”
“Neden?”
Emine sağ omzuna hafifçe vurdu; krem işi bitmişti.
“Çünkü bavulda ne don, ne çorap, ne ilaç vardı.”
Gülümseyerek ekledi:
“Battaniyeyi ve eski kürkümü sığdırmışsın, onu temizlemeye vermemi isterdim.”
Mahmut durdu ve yavaşça döndü.
“Kürk mü?”
“Evet. Sabah valize sıkıştırırken gördüm. Sandın ki fark etmem? Gözlüksüz kör gibisin zaten.”
Mutfakta kısa bir sessizlik oldu. Mahmut düşündü: Yeni hayatı, eşinin kürkü ve ekose battaniyesiyle başlatmaya niyetlenmişti!
Aniden gülmeye başladı. Önce hafif, sonra iyice kahkahayla; bir ara öksürdü, sonra yine güldü.
Emine de ona bakıp hafifçe tebessüm etti.
“Sen tam bir eski kafa adamsın,” dedi kinayesiz. “Neyse, seyyah. Bitir şu köfteyi. Yarın yazlığa gideceğiz, kavanozları bodruma indireceğiz. Hem spor, hem de temiz hava olur sana.”
“Gideriz Emineciğim. Hem de seve seve,” dedi Mahmut, gözyaşlarını silerek.
Cebindeki telefon yine titreşti. Mahmut ekrana baktı. “Melike: Nerdesin? Annem ölüyor! Bin lira gönder bari!!”
Hiç düşünmeden “Engelle”ye tıkladı. Sohbeti de sildi. Telefonu masaya ekranı alta dönük koydu.
“Emine, sence şu kavanozları boş versek de… Sadece mangal mı yapsak? Eti ben marine ederim. Soğanlı, senin sevdiğin gibi.”
Emine Hanım kaşlarını kaldırdı. Mahmut on yıldır mangala elini sürmemişti.
“Mangal mı? Ya karaciğerin?”
“Kimin umurunda, bir kereden bir şey olmaz,” dedi Mahmut elini sallayarak. “Bir defa yaşıyoruz.”
Eşinin ellerini deterjanlardan sertleşmiş o elleri tutup sakarca ama samimi öptü.
“Teşekkür ederim Emine, kapıyı açtığın için.”
Kadıncağız elini çekti ama aceleyle değil, utangaçça.
“Ye şunu, Don Juan. Soğuyacak.”
Dışarıda yağmur hızlandı, rüzgâr pencereye vuruyordu, ama mutfakta sıcacık, huzurluydu. Sandalyede ütülü gömlek, havada krem ve çay kokusu.
Ve bu koku her parfümden güzeldi.
Mahmut Demirtaş eşine baktı ve düşündü: Tabii ki yirmi sekiz yaşında olmak güzel…
Ama kim insana yanlışlıkla kendi eşinin kürkünü valize tıkıp eve döndüğünde yine de içeri alır ki?
“Emine,” diye seslendi.
“Ne var?”
“Kürkü yine de temizlemeye götüreyim. Yarın hallederim.”
“Götür tabii,” dedi kadın. “Ama önce şu bavulu boşalt. Battaniyeyi de çıkar. Ayaklarım üşüyor.”
Mahmut başını sallayarak bir lokma köfte aldı.
Hayat devam ediyordu ve aslında, Allah biliyor ya, fena da değildi.



