– Neden geldin buraya?
Türkan Hanım kapıda duruyordu, hiç geri çekilmeden. Ellerini iki kapı pervazına koymuştu, sanki yalnızca bir odaya değil, tüm hayatına girişi engeller gibi.
– Merhaba, Türkan Hanım.
– Sebebini sordum.
Gülhan önce suskun kaldı. Gözleriyle eşiği, eskimiş kilimi süzdü. Bir zamanlar o almıştı o kilimi, Taksimin altgeçidinden, mavi beyaz bordürlü. Hâlâ oradaydı, yıpranmıştı ama atılmamış.
– İçeri girebilir miyim?
Uzun bir sessizlik oldu. Türkan kıpırdamadı, sonra bir şey demeden geri çekildi ve mutfağa yöneldi. Bunu bir davet olarak kabul edebilirdin.
Gülhan girip kapıyı kapattı. Antrede koku tanıdık ama öncekinden farklıydı. Önceleri, Cemin montundan yayılan tütün kokusu karışırdı havayamont da her zaman o sol kancada asılı dururdu. Şimdi orada yalnız bir pazen sabahlık ve eski, örgülü bir bere vardı.
Mutfağa varınca Türkan çoktan çaydanlığı ocağa koymuştu. Sanki birine ikram niyeti yoktu, sadece elleriyle bir şeyler yapmaya ihtiyacı vardı.
– Lamban yandı, gördümdedi Gülhan.Yoldan geçiyordum.
– Saat on olmuş.
– Otobüs gecikti. Durağı bekledim.
Türkan çaydanlığı ocaktan alıp döndü. Yüzünde o eski, tam anlamıyla güvenemeyen ama hâlâ her şeyi silip atamayan bakış vardı.
– Hadi çıkar kabanınıdedi.Girmiş bulundun madem.
Gülhan kabanını sol kancaya astı, berenin altına. Sonra durup, sağa aldı.
Karşılıklı oturuyorlardı. Türkan çayı doldurdu, ama ikram eder mi, diye sormadan. Gülhanın önüne bir kupa koydu. Şekeri yaklaştırdı, gözü yerden kalkmadan. Bunlar, alışkanlıktan yapılan, otomatik hareketlerdi; çünkü böyle büyütülmüştü: Misafir geldi mi, çay verirsin, dilin ve kalbin ne söylerse söylesin elin işini bilir.
– Nasılsın?dedi Gülhan.
– İyiyimdedi Türkan, kupayı iki avucunun arasında tuttu.Her zamanki gibi.
Gülhan, Türkanın ellerine baktı. Herkesin bir yaştan sonra olan ellerdi; eklemleri belirgin, yaş lekeli. Ama şimdi o kupayı öyle bir tutuşu vardı ki, “iyiyim”le açıklanamazdı.
– Konuşmak istiyorumdedi Gülhan.
– Neyden?
– Her şeyden.
– Evraklardan mı?
Gülhan durdu.
– Yalnızca onlardan değil.
Türkan bir yudum çay aldı, kupayı masaya koyarken çıkan minik tık sesi ister sıradan, ister çok önemli olsun, ikisi de olabilirdi.
– Evrakı konuşacaksan notere git. Ben fikrimi söyledim.
– Biliyorum.
– O zaman neden aynı sözleri ediyorsun.
Bu bir soru değildi ve Gülhan da soruya cevap verir gibi davranmadı. Çayından bir yudum aldı, çok sıcaktı, geri bıraktı.
Dışarıda ince bir sonbahar yağmuru sessizce sürüyordu. Sokak lambasının loş ışığı pencere pervazında gidip geliyordu.
Gülhan bu mutfağı çok iyi bilirdi. Sol çekmecede poşet ipleri ve bozuk piller vardıCem “belki biraz daha kullanılır” diye atmazdı. Lavabonun altındaki kova, boru damlayınca oraya konurdu; boru her sonbaharda damlardı. Buzdolabının arkasında bir yarık vardı; bir gün bozuk para oraya yuvarlanmış, hepsi yarım saat uğraşmışlardı cetvelle çıkarmak içinCem gülmüş, Özgür gülmüş, Gülhan da gülmüştü.
Özgür. Üç ay olmuştu.
– Sana erik marmelatı getirdimdedi Gülhan. Kapının girişindeki poşete koydum, belki fark etmemişsindir.
Türkan kapıya doğru, sonra tekrar masaya baktı.
– Dikkat ettim.
– Erik marmelatını seversin.
– Severdim.Bir duraksama.Seviyorum.
O kadar doğru bir dil sürçmesiydi ki… Türkan sanki hangi zamanda yaşadığını bile bilmiyordu artık.
Gülhan bunu tadıyordu. Kimi zaman da o, “O hâlâ…” diye başlar, sonra susar ve o aradaki duraklamada, baştan başlamasa daha iyi olurmuş, hissi bırakırdı.
– Duydum, Haticeye, Bursaya gitmeyi düşünüyormuşsun?dedi Gülhan.
– Düşünüyordum. Gitmedim henüz.
– Neden oyalıyorsun?
– İşte…Türkan elini salladı.Güya işler…
Gülhan baktı ona. Hiçbir işi yoktu, ikisi de biliyordu. Çıkmak istemediği bir evdi, döndüğünde bomboş kalacak korkusunda belki. Belki de Haticenin kendisine acımasını istemiyordu, acıyanlara nasıl davranılır bilmiyordu.
– Türkan Hanımdedi Gülhan, sesi hafifçe yumuşadı, ciddileşti.Yemin ederim evrak için gelmedim.
– Yemin ettin, öyle mi?
– Sanırım bana kızgınsın.
– Yok, değilim.
– Peki.
– Sadece anlamıyorumdedi Türkan ve sesi bir anda dolduAnlamıyorum, insan nasıl öyle yapar. Altı ay geçti… Demek sen kendince atlattın, ben hâlâ buradayım.
Gülhan “yanlış anladın” ya da “öyle demek istemedim” demedi. Sadece sustu.
– Gördüm senidevam etti Türkan.Yan komşu Meryem gördü, söyledi. Ağustosta, kafede, biriyle oturuyordun.
– O bir arkadaşımdı. İş için buluştuk.
– Arkadaştekrar etti Türkan.
– Evet.
Türkan kalktı, pencereye yürüdü. Sırtı dönüktü, yağmura ve lamba ışığına bakıyordu.
– Özgür seni çok severdidedi, arkasını dönmeden.Belki senin sandığından daha çok.
– Biliyorum.
– Emin değilim.
Gülhan kupasını sıktı. İçinde bir şey sallandı; tıpkı o sallanan gölge gibi. Şimdi bir kelime fazla konuşursa kopacak gibi geldi, o yüzden sustu.
– Kötü biri olduğunu söylemiyorumdedi Türkan, hâlâ pencereye karşı.Öyle düşünmüyorum. Sen gençsin; kırk iki yaşında, önünde koca bir ömür var. Ben altmış sekizim ve tek oğlum vardı. Şimdi yok. Sen ise erik marmelatıyla çıkıp geliyorsun
Bunu biri ağır söz gibi işitse de o kadar içten ve haklı bir doğruluk vardı ki; Gülhan garip bir minnettarlık hissetti, kendisi de açıklayamazdı.
– Nasıl olur, bilmiyorumdedi.Her şeye susamam. Bir şekilde gelmem, bir şey getirmem lazım. Marmelatla geldim; elim boş olunca daha kötü gelirdi.
Türkan dikkatlice baktı ona.
– Sen ağladın mı, gelmeden önce?
– Biraz.
– Merdivende mi?
– Hı hı.
Türkanın yüzünde belli belirsiz bir şey yumuşadı. Masaya döndü, oturdu.
– Biz de ne tuhafızdedi.
Bu akşamın ilk samimi sözü buydu.
Biraz sustular. Yağmur yoğunlaştı, artık duyulacak kadar sertti.
– Anlatsana bana…dedi Gülhan.O vasiyet meselesi seni neden yaraladı? Avukatla değil, sen anlat.
Türkan şaşkınlıkla baktı; hafif bir şaşkınlıktı, sanki kimse böyle sorular sormaya cesaret edemez sanmıştı.
– O bizim evdedi.Cem şimdi orada yaşamıştı, biz babasıyla yıl yıl, kaşık kaşık biriktirip almıştık; tam sekiz yıl sürdü. Gençti Özgür; kendine yer açsın istedik. Orada yaşadı, sen de yaşadın, bu kötü değil. Ama o ev onundu, şimdi resmî olarak…
– Resmiyette bana geçiyordedi Gülhan.
– Nikahınız yoktu.
– Altı sene birlikte yaşadık.
– Biliyorum.Türkan ellerini masada birleştirdi.Ama hissediyorum ki… onun isterdi ki, bana bir hakkım olsun. Böyle dışarıda kalmamı istemezdi.
– O kendi yazdı vasiyeti, Türkan Hanım.
– Biliyorum, kendi yazdı.Durdu.Belki de doğru yazdı; bilemiyorum. İlk zamanlar çok öfkeliydim. Artık kızgın değilim, yalnız anlamıyorum.
– Neyini anlamıyorsun?
– Niye tutuyorsun? Komşunun kızına taşınırım belki, bana fazla gelir demişsin. Niye gitmiyorsun?
Gülhan baktı ona.
– Onu Temmuzda, çok kötüyken söyledim. Daha ne yapacağımı bilmiyorum.
– Satarsan…başladı Türkan.
– Satmayacağım.
– Yine de, olur da bir günısrar etti Türkan.Bana söyler misin? Başka birine değil, önce bana…
Ve o anda Gülhan anladı; mesele metrekare ya da para değil. Yabancı olmamaktı mesele; oğlu vesilesiyle iç içe geçen hatırlara dokunabilmekti. Bir parça hakkı ilk olmada, haberi ilk almada, hâlâ bir hat bırakabilmekti. Oğlunun evinde kalan kadında, mutfağını bilen, farklı bir yerden sevmiş o kadında…
– Sana ilk söyleyeceğimdedi Gülhan.Söz veriyorum.
Türkan başını salladı, kısa bir onay. Kendine çay doldurdu.
– Bugün hiç yedin mi?diye sordu.
– Sabah.
– Sabahtan, hı.Kalkıp buzdolabını açtı, başka bir şey sormadı.Çorba yaptım, şehriyeli. İster misin?
– İsterim.
Çorba ısınırken Gülhan Türkanın sırtına bakıyordu. Belki her şey başka olsaydı, bambaşka ilişkileri olurdu ikisinin; birlikte tatile giderler, bayramlar kutlar, sebep aramadan hâl hatır sorarlardı. Belki de olmazdı; çünkü fazla farklı, fazla mesafeli iki insandılar. Ama yabancısı da değillerdi birbirlerinin; daha fazlası yoktu ama eksiltmek de gerekmiyordu.
Çorba güzeldi. Ev gibiydi; havuç, soğan, şehriye, biraz baharat; misafire değil, kendine yapılan gibi, nefes almak kadar gerekli, fazla uğraşsız.
– Lezzetlidedi Gülhan.
– Abartma.
– Cidden güzel.
Türkan çorbasını sessizce içti. Sonra başını kaldırmadan mırıldandı:
– O hastanede seni aramıştı. Biliyor musun?
Gülhanın eli durdu.
– Ne demek?
– O Nisanda, toplantıya gideceğim deyip gitmiştin. Bir gece hastaneye yattı, ben yanındaydım. Sürekli seni sordu; Gülhan ne zaman dönecek dedi. Ben bilmiyorum dedim. O dedi Bugün gelmesi lazım. Sonra oldu yarın, ertesi gün…
Gülhan kaşığı bırakıp kaldı.
– Duyar duymaz döndüm.
– Biliyorum.Türkan bakışını kaldırdı.Sitem için anlatmıyorum. Sadece bil istedim. Bir tek ben bilmeyeyim.
Bu dürüstlüktü. Gülhan bir anda boğazında kuruluk hissetti, oysa az önce çorba içmişti. Kupanın çayı çoktan soğumuştu.
– Korktuğunu hiç söylemedi banadedi.Hep sakin sandım. Ben telaşlanırken yanında olmamam daha iyiymiş gibi düşündüm.
– O acınmayı sevmezdi.
– Evet, öyle sandım ben de.
– Belki de öyledir.Türkan tabakları topladı.Belki de değildir, kim bilir şimdi.
Kim bilir şimdi havada asılı kaldı, sessizliğe ağırlaştı.
Gülhan da bulaşık toplamaya yardım etti, Türkan istememişti ama. Yan yana, Türkan yıkadı, Gülhan sildi. Her zamanki kadar sıradandı, ama şimdi ikisinin de aklından aynı şey geçmişti: Belki daha yakın olunabilirdi, ama şimdi bu kadar yakınlık yeter.
Sonra tekrar masaya oturdular. Türkan büfeden bir tabakta bisküvi getirdi; paketin dibindeki sade bisküviden, köşe başındaki Ekmekçide satılandan.
– Komşu Meryem diyor ki, bir kursa gitmem lazım.dedi Türkan.Emekliler sulu boya yapıyorlarmış, kültür merkezinde, Perşembe günleri.
– Sen ister misin?
– Bilmiyorum. Biraz tuhaf geliyor insana bu yaştan sonra.
– Nesi tuhaf?
– Yani şimdi, kaç yaşındayım ben?
– Tam zamanı aslındadedi Gülhan.Ciddiyim.
Türkan hafifçe gülümsedi.
– Bir sosyal hizmetçi gibisin.
– Sen de kendine yüz yaşındaymışsın gibi davranıyorsun.
– Altmış sekizim.
– Yüz değil.
Bisküviden aldı, bir yudum çay içti.
– Hayatım boyu hep meşguldüm; önce koca, sonra Cem, sonra iş, ilerde torunlarımız olur sandım, olmadı… Şimdi öylece oturmak nedir bilmem. Sulu boya öylece demek biraz.
– İnsanın onu da öğrenmesi lazım herhâlde.
– Kolay mı?
– Kolay değil.dedi Gülhan.Bana da zor.
Türkan ona baktı.
– Sen de kursa mı gideceksin?
– Yok. Ama ben de bir yolunu bulmalıyım; işim var, arkadaşlarım var ama eve dönünce bir yere sığamıyorum. Düşünüyorum ki, şimdi çıkar gelir, saçma bir şey söyler, dünya eski haline döner…
Bir duraksama.
– Saçmalamayı iyi bilirdidedi Türkan.
– Evet.Gülhan hafifçe güldü.
– Gelip Anne, küçüklüğümde zannederdim ki, cır cır böcekleri kör böceklerin yavrularıymış derdi. Nereden uydururdu bilmem…
– Bana da derdi ki, filin Moğolcada adı zaanmış, zaan da çok komikmiş, çünkü zannediyor gibiymiş…
Türkan güldü. Kısa, şaşkın, hiç beklemediği bir kahkaha çıktı ağzından.
– Allahım, neler uydururdu…
– Çok kitap okurdu.
– Beş yaşındayken de bırakmazdı kitabı elinden.
– Bana bir resmini göstermişti. Yazlıkta, sekiz yaşında, herkes oynar, o kitapla basamakta oturuyor…
– O yazlık hâlâ gözümdededikçe Türkan, gözleri uzaklara daldı; bahaneyle olur, insan hafıza içinde, bambaşka yere bakar.Babası sabah akşam bahçede uğraşırken, Cem hep kitap okurdu. Bir süre kızıp, sonra razı oldum.
– Ne okurdu sekiz yaşında?
– Denizcilik; kaptanlarla ilgili ne bulduysa. Hiç canlı deniz görmemişti ki, on altı yaşında ilk kez denizi gördü. Gitti, dakikalarca baktı. Babası, Nasıl buldun? dedi. O, Hiç beklediğim gibi değil dedi. Nasıl? dedik, Küçükmüş. Kitaplarda daha büyük oluyordu.
Gülhan gülümsedi. Cemden de duymuştu bu hikâyeyi; belki biraz farklı, ama özü aynıydı. Hangisi gerçektir, artık bilmek imkânsız; hepsi artık efsaneye dönmüş.
– Çok söz ederdi babandandedi Gülhan.Özlerdi.
Cemin babası, Süleyman Bey, altı yıl önce vefat etti. Gülhanla hiç tanışamamışlardı.
– Özledidedi Türkan kısaca.
– Sen de?
– Her gün.Söylediğinde içinde ne acı ne de öfke vardı; sakince, kabullenmiş.Alıştım, yine de özlüyorum. Birbirini dışlamaz bunlar.
– Evet, dışlamazdedi Gülhan.
Bir süre sustular.
– Anlat öyleyse banadedi Gülhan.Cemin çocukluğundan. Az biliyorum. Anlatanı azdı.
Türkan baktı ona.
– Niçin merak ettin?
– Bilmek istiyorum. Şimdi hâlâ anlatan varken.
Biraz sertçeydi; Gülhan biliyordu ama sözünü geri almıyordu, çünkü doğruydu.
Türkan biraz sustu, sonra kalktı, odadaki dolaptan karton bir kutu getirdinadiren raflardan indirilen cinsinden.
– Hepsi onundedi.Eylülde elden geçirdim. Bir kısmını dağıttım, bir kısmı sendika.
Kutuyu açtı. İçinde eski defterler, küçük bir oyuncak, çocuk elinden çıkma çizimler vardı. Gülhan defterlerden birini eline aldı: “Cem Altın, 2. Sınıf” yazıyordu, çocuksu bir el yazısıyla.
– Allahımdedi fısıldayarak.
– Aynı böyle diyorum her seferindededi Türkan.
Birlikte sayfa çevirdiler, Türkan anlattı: Altı yaşında baş aşağı duracağım diye denerken haftalarca alnı şiş gezmesi… Bir kedi bulup eve getirmesi… Kedinin iki sene sonra bir gün yok olup, Cemin “Artık yalnız yaşamak istiyor” diye açıklayışı… On dört yaşında programcı olacağım deyişi; “Çünkü programcılar sokakta koşmaz, evde terlikle çalışılır.”
– Hakikaten terlikle çalışırdıdedi Gülhan.
– Dediyse yaptı.
Gece yarısı olmuştu; Gülhan saate bakınca fark etti.
– Kalkmam gerek. Son otobüs yakında.
– Kal bencededi Türkan, telaşlı çıkıverdi ağzından.Koltuk hazırlayayım sana hemen.
– Rahatsızlık vermeyeyim.
– Kime rahatsızlık?
Gülhan ona baktı. Türkan yana bakıyordu; sanki o sözü kendisi değil de biri söylemiş gibi.
– Pekidedi.Sağ ol.
Türkan yatak hazırlarken, Gülhan kupaları yıkadı. Karanlık camda yansıyan mutfağa, sarımtırak ışığa ve kendi siluetine baktı. Üç ay önce bir gün, böyle bir gece hayal edemezdi; bu çorba, bu defterler, bu Kal…
Yakınlık, hele ki ölümden sonra, ne vasiyetnamede, ne tapuda; sadece bazen, biri bir kavanoz marmelatla çıkıp gelince var oluyordu. Yan yana bekleyip, bazı şeylerin kendiliğinden yerleşmesi için sabırlı olmak gerekiyordu.
Odanın koltuğu birkaç kere daha yattığı, Cemle Türkana gelirken misafir olduğu koltuktu. Hâlâ biraz göçmüş, döşeğin bir ucu çöküktü; üstündeki battaniyeyi Türkan hep kahverengi diye adlandırır, oysa daha çok kiremit rengine çalardı. Yattı, tavanı seyretti.
Raflarda çoğu Süleyman Beyden kalma kitaplar; “İnce Mehmed”, “Kuyucaklı Yusuf”, bir de incecik, sırası belli değil gibi bir kitap; çekip bakınca “Bir Yerden Mektuplar” yazıyordu; yazarına aşina değildi. İlk sayfada, Cemin tarzında, binlercesinin arasından ayırt edeceğin bir el yazısıyla: “Anneye doğum gününde. Yavaş oku. Seviyorum.”
Gülhan kitabı yerine koydu.
Uzun süre öylece baktı.
Yan odada sessizdi; sadece, Türkanın dolaştığını, ahşapların gıcırdadığını, musluğun kısa ötüşünü duyuyordu. Hayat devam ediyor: Çok küçük, sıradan, ama ısrarla devam eden bir hayat.
Sabah Türkan yine mutfaktaydı; sade, tuzsuz, yağlı yulaf lapası. Yanına bir bardak portakal suyu koydu, beklemeden. Camın ötesinde gri, ıslak bir Ekim sabahı; neredeyse çıplak ağaçlar.
– Ne zaman işin var?dedi Türkan.
– On gibi. Vaktim var.
– Yetişirsin. Burası yakın.Kaşığını sallıyordu.Metro ile gideceksin?
– Evet.
– Üçüncü durak, doğru mu?
– Doğru, hatırlıyorsun…
– Cem söyledi.Kısa, sebepsiz.
Yulaf lapası tuzlu ve yağlıydı; çocukken annesinin pişirdiği gibi, ama yıllardır tatmadığı bir tat.
– Sana göstereceğim bir şey vardedi Türkan. Bir zarf getirdi.Dağınıklıkta buldum. Onun askerden mektubu gibi bir şey; kendisi askere gitmedi ama okulda askeri eğitim, oradan yazmış. Tamamen sana verecek değilim; sadece bil, kendi gözüyle de böyle yazardı.
Dört buruşturmadan açılmış bir mektubu Gülhana verdi. Üç sayfa, minik yazı. Yavaş okudu; raftaki kitapta yazan gibi.
Cem, sabah barakaların dışı puslu olduğundan, pusun içinde ihtiyar bir kavak gördüğünden, bazen her şey uçuyor ama kavağın sabit olması iyi diye yazmıştı. Evdeki sessizliğe, annesinin poğaçalarına, odasının yalnızlığına özlem duymuş.
Gülhan tanımadığı, yumuşak, cevheri henüz katılaşmamış bir Cemi hissediyordu satırlarda.
– Kopyalayabilir miyim? Ya da fotoğraf çeksem, sırf kendime.dedi.
Türkan ona bakıyordu.
– Al yanınadedi sonunda.Artık bana gerek değil.
– Ama senin hakkın…
– Gülhanilk kez adıyla hitap etti.Sende kalsın.
Gülhan mektubu çantasına koydu. Ne demesi gerektiğini bulamadı, ve aramadı da.
Bulaşığı yine birlikte yaptılar. Bu sabah sanki biraz daha ahenkliydi. Yan yana aynı hareketsırf hayatın yükü değil, az biraz ortaklık.
– Haticeye illa gitdedi Gülhan.Ev burda durur. Hatice seni bekliyordur eminim.
– Geçen hafta aradı; darılıyorsun bana dedidedi Türkan.
– Öyleyse git.
– Bakalım.
– Türkan Hanım…
– Bakalım dedim.
Gülhan havluyu askıya astı.
– Sana uğrayabilirimdedi.Çok sık değil, arada. Sakınca yoksa.
Türkan uzun durdu, elleriyle havluyu oyaladı, gözünü lavabodan ayırmadı.
– Geldedi sonunda.Çorba yaparım.
– Şehriyeli mi?
– Yoksa greçkeli mi seversin?
– Şehriyeli güzel.
– Peki, anlaştık.
Gülhan montunu giydi. Türkan kapıya kadar uğurladı. Gülhan orada çantasını aldı, döndü.
– Gece için teşekkür ederim.
– Önemli değil.Türkan, gözlerini kaçırdı.Git, işe geç kalma.
Gülhan kapı kolunu tuttu, sonra durdu.
– O kitap, Cemin sana hediyesi, rafta olan Okudun mu?
– Başladım. Yavaş gidiyor.
– “Yavaş oku” yazmış.
– Farketmiştim.Biraz durdu.Demek bana göreymiş.
Gülhan başını salladı. Kapıyı açtı.
– Hoşça kal.
– Hoşça kaldedi Türkan.
Kapı kapandı. Gülhan birkaç saniye dinledi; arkasında asma kilit döndü, hemen değil, bir süre sonrasanki Türkan onun merdivenden indiğini duymak istemiş gibi.
Merdivende nem ve boya kokusu vardı. Ikinci kattaki lamba titriyor ama sönmüyordu. Gülhan yavaşça, korkuluğa tutunarak indi.
Sokakta Ekim sabahı griydi. Kalabalık işine bakıyor, bir araba uzaktan korna çalıyor; şehre özgü, alelade, ama bu geceyle ilgisi olmayan, gene de her şeye bağlanan bir hareket vardı.
Gülhan metroya doğru giderken, barışmanın bir karar anı olmadığını, ne zaman biteceği belli olmayan bir yolculuk gibi, bir çorba, bir defter, paylaşılmış bir yastık, el uzatan bir havlu, bir zarf demek olduğunu düşündü.
İlerisini bilmiyordu. Kendisi ve Türkan nasıl olurdu, bu yeni, adı konmamış akrabalıkları neye evrilirdi? Ne elti, ne dost, ne tam yabancı… Ortak bir hafıza ve bir adama, ikisinin de başka türlü sevdiği bir adamın ardından, ne yakınlaşacak kadar ne uzaklaşacak kadar…
Zarfı çıkarmayacak, karar verdi. Akşama, evde, iyi ışıkta okuyacaktı.
Metroya indi. Tren gelip durdu, sonra hareket etti.
Kalkmasına üç durak kala Türkana mesaj attı: “Sağ salim vardım. Kasha için teşekkürler.”
Yirmi dakika sonra cevap, iş yerinde soyunurken geldi:
“Afiyet olsun. Marmelatı dolaba koydum.”
Gülhan okudu, telefonu kapattı, kabanı çıkardı.
Koridorda biri sebepsiz gülüyor, pencere açık, gökyüzü süt beyazı gri. Belki akşam üstü hava açar… Belki de açmaz. İstanbulda Ekim böyledir, insanı şaşırtır.
Toplantıya yürüdü.
Cuma akşamı, üç gün sonra, Türkan aradı. Gülhan tam yemeği ısıtırken telefon çaldı, üçüncüde açtı.
– Haticeye gidiyorumdedi Türkan.Cumartesi sabah.
– İyi, dedi Gülhan.
– On gün kalacağım.
– Tamam.
Bir suskunluk.
– Rahatsız ettim mi arayarak?
– Yok, memnun oldum.
– Eh…Duraksadı.Tamam o zaman.
– Haticeye selam söyle.
– Söylerim.Bir daha durdu.Gülhan…
– Efendim?
– Rafta, yattığın odada, o kitap var ya… Onu da al götür, bir dahaki geldiğinde. Cemindi, ona yakışır.
Gülhan elinde kaşık, sırf yemeği karıştırıyordu. Ocağı kısmak geldi aklına.
– Olurdedi Gülhan sessizce.Alırım.
– E, ben hazırlık yapayım.
– Hayırlı yolculuklar.
– Sağ ol.
Sonunda konuşulmayan, ama çok şey ifade eden bir sessizlik oldu.
– Hoşça kaldedi Türkan.
– Hoşça kal.
Gülhan ocağı kıstı. Kaşığı tezgâha koydu, pencereden dışarı baktı; hava kararmış, sokak lambaları yanıyordu.
Bursada bir yerde Hatice vardı, masaya ne koyacağını planlıyordu. O odada bir rafta, “yavaş oku” ve “seni seviyorum” yazılı kitap duruyordu. Mutfaktaki dolapta erik marmelatı, açılmayı bekliyordu.
Belki hep kalan da buydu; tapuda, kağıtta yazan değil, bankada duran para değil. Marmelat, mektup, yeri gelince zamansız söylenmiş bir cümle.
Gülhan kaşığı aldı, çorbayı karıştırdı.




