Eşinin İkizi

Eşin Kopyası

Rahatsız edeceğimden emin misin? diye sordu Sevda, omzunda bir çanta, kapıda öyle mahcup bir gülümsemeyle dururken ki, Emine daha önce onun yüzünde böylesini hiç görmemişti. Biliyorum hiç kolay değil. Gerçekten anlıyorum.

Sevda, yeter artık. Hadi geç içeri. Emine kapıyı biraz daha açtı, yolu açtı ona. Oda boş, Burhanın da bir itirazı yok. Her şey yolunda.

Burhanın bir itirazı yok, dedi Sevda ve sesi tuhaftı. Alaycı değildi. Daha çok şaşkın. Sanki itirazı yok lafının bir anlamı varmış gibi.

O nadiren itiraz eder ki, dedi Emine, mutfağa doğru yönelirken. Çıkart ayakkabılarını. Terlikler solda.

Böyle başladı her şey.

Emine elli iki yaşındaydı, üniversiteden beri arkadaşı olan Sevda ise elli bir. Beş yıldır pek görüşmemiş, nadiren telefonlaşmış, fakat Emine yine de Sevdayı iyi tanıdığını düşünmüştü. Onu kapısında fazla düşünmeden buyur edecek kadar iyi.

Sevda boşanmıştı, kirada oturduğu evden de çıkmak zorunda kalmıştı. Yeni evraklar uzuyordu. Birkaç haftalık bir geçiş. İki, bilemedin üç hafta, zorlasan bir ay. Ayaklarının üzerinde durana kadar.

İstanbulun bir semtindeydiler. Büyük de değil, küçük de olmayan bir yerde; bakkalı, fırını, kasabı, komşusu, herkes birbirini tanır. Eminenin üç odalı, üçüncü katta, pencereleri sessiz bir sokağa bakan bir dairesi vardı. Eşi Burhan inşaat firmasında, görünürde olmayan, fakat sağlam bir mevkide çalışıyordu. Emine ise meslek lisesinde ekonomi hocasıydı. Yirmi üç senelik evliydiler. Kızları yıllar önce başka şehre taşınmıştı zaten. Evin içi düzenli, alışılmış, yerleşikti; zamana karşı koyar gibi, hiçbir şeyin değişmemesi istercesine.

Sevda, büyük bir çanta ve bir kutuyla geldi. Sessizce, neredeyse görünmeden yerleşti. İlk üç gün Emine onu pek fark etmedi bile; sabah erken çıkıyor, geç geliyordu; az yemek, az konuşma. Burhan, ilk akşam kısa sormuştu:

Uzun mu kalacak?

Bir ay, dedi Emine.

Bir ay, diye yineledi Burhan ve Sevdanın kapıdaki sesiyle tıpatıp aynıydı tonu.

Emine bunu umursamadı. Zaten ufak nüanslara pek takılmazdı; ya da öyle zannederdi.

İlk tuhaflık ikinci haftada oldu. Bir sabah Emine banyoya girdiğinde Gardenya marka parfümünü başka bir yerde buldu. Koyu yeşil şişe, gümüş kapak; üç yıldır, her zaman aynı parfüm, aynı raftan, aynı dükkândan alınır. Şimdi farklı bir yerdeydi. Herhalde ben koydum, dedi kendine, yerine koydu, unuttu.

Üçüncü haftada başka bir şey fark etti.

O sabah üçü bir arada kahvaltı ediyorlardı. Kahveyi Emine her zaman soğuk suyla, sonra sıcak suyla, cezveye atmadan, köpüğü kaçırmadan yapardı. Burhan her zamanki gibi övdü. Ancak o sabah kahveyi Sevda demlemişti, Emine telefonda oyalanırken.

Burhan tadına bakınca kafasını salladı:
Güzel olmuş.

Emineden öğrendim, o hep böyle yapar, dedi Sevda.

Emine bakakaldı bir an. Sevda gülümsüyordu, samimi bir tavırla; Emine de gülümsedi. Ama içten bir şeyin kaydığını hissetti. Anlatamayacağı, tam adı olmayan bir his.

Hafta içinin telaşıyla o his yine yitti, denklemler, sınav kağıtları arasında. Eve döndüğünde temizlikten, düzenlerden herkesin elinin değdiği belliydi. Anlaşılan Sevda fırsat bulmuyordu boş durmaya. Burhan ondan daha çabuk alıştı bu düzene, Eminenin umduğundan hızlı.

Bugün Sevda yemek yaptı, dedi bir akşam. Kuru fasulye süper olmuş.

Ben de sık yaparım zaten kuru fasulye.

Evet, benziyor, dedi Burhan, sanki konudan çok memnunmuş gibi.

Hangisinin daha lezzetli olduğunu sormadı Emine, Burhan da eklemedi zaten.

Sevda evden uzaktan çalışıyordu, bir şeyler hazırlıyor, bilgisayar başında oturuyor; Emine detaylarını sormamıştı. Gün ortası mutfağa uğruyor, yine bir şeyler pişiriyor, akşam olup dinç ve saçlarını toplayıp düzgünce giyiniyordu. Ev kıyafetiyle değil, Eminenin aksine, evde bile üstü başı her zaman düzgündü. Emine buna dikkat etti; çünkü kendi ise her akşam bol pantolon ve eski hırkasını çekiyordu üstüne. Bir şekilde, Sevda onun evinde ondan daha iyi görünüyordu.

Bir akşam, Burhan televizyon karşısında Sevdanın yanına oturmuştu. Emine yatak odasında sınav kağıtlarına gömülüyken, duvardan konuşmaları geliyordu. Burhan anlatıyor, Sevda hafifçe gülüyordu. Emine de öyle gülerdi; sanki kendi sesi. Fakat bu gülerken içinden Ne olmuş yani, gülmek benziyor olabilir, diye geçirmeye çalıştı. Ama birkaç gün sonra yine düşündü, bu kez görmezden gelemiyordu.

Sevda saçlarını farklı toplamaya başladı. Önceden net, kısa bir kesim kullanıyordu; şimdi ise arka tarafa dalgalı, özensiz bir şekilde tarıyordu. Tıpkı Emine gibi. Emine, koridordaki boy aynasında fark etti bunu. Yan yana iki yansımaları vardı, biri önde, biri geride. İki fotoğraf gibi; eskiyle yeninin aynı yerde çekildiği gibi.

Sana yakışmış, böyle, dedi Emine.

Cidden mi? Sevda aynaya bakıp bir tutamını düzeltti. Sen de öyle yapıyorsun diye denedim.

Yine sen de. Yine, belirsiz bir taklit etme hâli. Emine gülümsedi, ama içi gülmedi.

O hafta kızını aradı.

Annecim, nasılsınız orada?

İyiyiz kızım, Bizde Sevda misafir biliyorsun.

Evet, o hâlâ sende mi kalıyor?

Evet, evraklar uzadı.

Nasıl peki? Babam nasıl?

İyi. Sevdayla iyi anlaşıyorlar.

Duraklama.

İyi anlaşmak… iyi bir şey mi kötü mü? dedi kızı.

İyi bir şey tabii, dedi Emine. Ama içi öyle hissetmedi. Kahvesi soğumuş, öylece kalan günlerdi. İyi anlaşmak sadece nötr bir söz; fakat o söylerken sanki altındaki zemini kontrol ediyordu.

Beşinci haftada Sevda elmalı, tarçınlı kekin tarifini istedi.

O, geçen pazar yaptığındandı ya.

Kafadan yaparım, ölçü yok.

O zaman anlat, deneyeyim ben de.

Emine tarif etti, adım adım bütün püf noktalarıyla. Sevda telefonuna kaydetti; üç gün sonra o keki yaptı. Burhan yerken ellerine sağlık, dedi. Emine kekin tadından mı, yoksa yapanın farkında mı olduğunda kararsız kaldı.

O akşam Dolaptaki kendi gri ceketinin yanında neredeyse aynısı yeni bir ceket buldu. Anlaşılan Sevda almıştı. İki ceket, ikisi de gri, yan yana askıda asılıydı. Sormadı. Çünkü cevabını duymaktan değil, hangi soruyu soracağını bulamamaktan çekindi.

O dönem okulda yoğunluktan eve geç döndü; Burhan ve Sevda ise beraber salonda vakit geçiriyorlardı. Emine odasından zaman zaman sesleri duydu; ara sıra içeri girdiğinde konuşma bir an durur, hemen kaldığı yerden sürerdi. Ama Emine, kendini bir misafir gibi, üçüncü kişi gibi katılmış hissediyordu hep.

Bir akşam, sonunda Burhana sordu:

Burhan, fark etmiyor musun, Sevda biraz… hani, bana özeniyor gibi?

Burhan anlamamış bir ifadeyle baktı.

Kim? Sevda mı?

Evet ya, saçlar, ceket, tarifler, parfüm…

Ya, arkadaşlar genelde birbirinden alır, bu çok normal.

Öyle mi dersin?

Evet normal, tabii ki.

Burhan tekrar telefonuna gömüldü, konu orada kapandı.

Emine uzun süre karanlıkta yattı, arkadaşlar taklit eder, bu normal lafını tekrar etti. Söyledikçe, o kelime diline ağırlaşmış gibi oldu. Normal. Yerine oturmuyordu bu sefer.

Artık kasıtlı takip etmeye başlamıştı. Fark ediyordu ki, Sevda Burhanla konuşurken başını sağa hafif eğiyor (ki, Eminenin dikkatle dinlerken yaptığı hareket tamdır); Burhana tam da öyle derken vurguyu tıpkı Emine gibi uzatıyordu; çayı şekersiz içmeye başlamıştı hâlbuki eskiden iki şeker yuvarlardı. Artık tesadüf olamayacak kadar çoktu benzerlikler.

Bir gün Emine, ara sıra sohbet ettiği meslektaşı Zeynepi aradı.

Zeynep, etrafındakilerden hiç tam “sana dönüşen” oldu mu?

Nasıl yani?

Görünüş, hareket, alışkanlık her şeyini alıyor gibi…

Buna sessiz kıskançlık deniyor, dedi Zeynep hiç duraksamadan. Okumuştum. Kişi senin hayatını istiyor ama açıktan alamayınca parça parça kopyalıyor.

Emine sustu.

Sen böyle biriyle mi uğraşıyorsun?

Sanmam, dedi Emine. Yalan söylediğini anladı.

Sevda ile konuşmak yine kendi eliyle olmadı; bir akşam, ikisi mutfakta çay içerken Sevda kendi açtı konuyu:

Eminecim, sen çok bütün bir insansın. Hayran kalıyorum; evin, eşin, işin, her şeyin yerli yerinde.

Kolay değil, yirmi yıl uğraştım her şey yerli yerinde dursun diye, dedi Emine.

Hep belli oluyor zaten. Hissediliyor. Burhan da öyle…

Sevda sustu.

Burhan ne? diye sordu Emine.

Yani, senin kıymetini biliyor. Diyor ki aranız çok iyi, birbirinizi anlıyorsunuz…

Emine bardağını yerine koydu.

Benimle ilgili onunla konuşuyor musun?

Yani sohbet arasında… Övüyor seni hep.

Güzel, dedi Emine; hissettiğinin tam tersi olmasına rağmen.

Neden rahatsız hissettiğini anlatamazdı; eşi karısını över arkadaşına, bunda ne gariplik var? Yoktu işte. Ama bir şey yanlış, karnını sıkıştıran bir hisle.

Altıncı haftanın sonunda Sevda, Gardenyayı sordu.

Benim parfümüm bitti, markete de uğrayamayacağım. Kullanabilir miyim iki gün?

Tabii, dedi Emine.

O gece kullanınca fark etti; şişede son üçte bir kalmıştı. Halbuki geçen hafta yarıdan fazlaydı.

Şişeyi kapadı, dolabın içine koydu ve yıllardır kullanmadığı ufacık kilidiyle kilitledi. Sonra aynada kendine bakıp, Bak işte, parfümünü saklıyorsun eski dostundan, ne hale geldin, dedi.

Ama şişeyi açmadı.

O gece Burhan ağzı kulaklarında gelmişti eve ve bu son zamanlarda sadece Sevda evde olduğunda oluyordu. Pasta getirmişti, öyle bir kutlama, bir bahanesi olmadan.

Hadi, bugün kendimizi şımartalım, dedi.

Sevda sevindi; tam Eminenin sevineceği kadar sevindi; ne eksik ne fazla. Doğru hislerle, eksiksiz ifadelerle. Emine kenardan izledi bu manzarayı ve Sevdanın her şeye doğru reaksiyon verdiğini düşündü. Kahveyi doğru övdü, doğru gülümsedi, başını doğru eğdi. Yorgunluk olmadan, alışkanlık olmadan, yirmi üç yıl biriktirmiş o alışkanlıktan eser yoktu sevincinde.

Ve Burhan bunu belli ki fark ediyordu. Bilinçli ya da bilinçsiz.

Emine mutfağa geçti, pastadan yedi. Sohbet etti, görünüşte her şey olağan akıyordu. İçinde ise, bir türlü adını koyamadığı, eve girince eşyaların yerinin belli belirsiz değiştiği duygusundan başka bir şey yoktu.

Bir anda İstanbula seminer için gitmesi gerekti. Kurs dediler; birileri kalmalıydı. Dört gün. Müdür cuma sormuştu, pazartesi kabul etti. Kafasında Burhan ve Sevda dört gün baş başa kalacak düşüncesi bir an kıpırdansa da hemen toparladı: Aklını şeytana bırakmak olurdu. Koca insanlar; bir şey olmaz. Kıskanmak da ne demek?

Giderken Burhana:

Cuma döneceğim, dedi. Yemeğe Sevda da yardım eder, zaten biliyor her şeyi.

Sıkıntı yok, idare ederiz, dedi Burhan.

Merak etmiyorum, dedi Emine.

Burhan bakışı tanıdıktı; yirmi üç yılın her çizgisini ezbere bildiği yüz. Ama ilk kez bu kadar hafifti. Yani, dünya derdi yokmuşçasına.

Çarşamba sabahı yola çıktı. Trendeki kahvesini içti, pencereden memleket manzarası izledi. Seminer sandığından sıkıcı çıktı ama faydalıydı; akşam kısa bir her şey iyi, Sevda odasında telefon görüşmesi. İyi geceler iyi geceler. Şüphe yoktu, fazlalık his yoktu.

Gece uzun düşündü: seminer, kızı, yenmesi gereken işler, yeni bir kupa; aklı sonra yine Sevdaya, iki gri cekete, parfüm şişesine gitti.

Perşembe öğleden sonra okul müdürü aradı:

Emine Hanım, yarın tekrar konuları işleyeceklermiş, siz zaten biliyorsunuz, isterseniz bugün dönün, günü boşuna harcamayın.

Evine akşam dokuzda döndü. Tren biraz erken girmişti, taksiyle kısa sürede geldi. Anahtarıyla açtı kapıyı; Burhan uyuyordur sandı, zile basmadı.

Fakat Burhan oturma odasında uyumuyordu.

İki küçük mum yanıyordu masada. Pamuklu beyaz masa örtüsü, iki tabak, kadehler, küçük kaseler vardı. Yemek ve parfüm kokuyordu; Gardenya. Emine kendi şişesini kilitlemişti; demek ki Sevda gidip aynısını almış.

Burhan koltukta, Sevda yanında. Sevda mavi elbise giymişti; hiç görmemişti ama modeli, rengi Emine’nin tercih ettiği gibiydi. Saçlar dalgalı. Eller üst üste dizlerinde. Konuşuyorlardı. Emine kapıdan girince başlarını kaldırdılar.

Üç saniyelik duraksama. Sonra Burhan:

Beklediğimizden erken geldin.

Fark ettim, dedi Emine.

Ayakkabısını çıkarttı, mantosunu astı, kendini yavaş hareketlere zorladı.

Sadece akşam yemeği yaptık, dedi Sevda. İkimiz de yedik, öyle…

Gideceğim dedi Emine. Mumlarla beraber.

Bir sessizlik daha.

Romantik, dedi Emine, sesi düz bir çizgide. Kendi de şaştı bu soğukkanlılığa.

Burhan ayağa kalktı.

Bunu büyütmeye gerek yok…

Burhan, dedi Emine, çok sakin bir tonda. Beni ne konuşmaktan, ne anlamaktan alıkoyma.

Burhan sustu. Sevda masa örtüsüne bakıyordu. Emine mutfağa geçti, su doldurdu, içti. Salon penceresindeki sardunyayı gördü; her çarşamba suladığı çiçekti ama daha iki gün önce evde değildi. Sardunya taptaze. Demek Sevda sular, dedi içinden.

Döndü salona.

Sevda, dedi. Yarın kendine başka bir yer bulur musun?

Sevda başını kaldırdı.

Emine, sanırım yanlış anlaşıldı…

Yarın bulur musun, dedi Emine ikinci kez, yine sessiz.

Bulurum, dedi Sevda.

Güzel.

Valizini aldı, yatak odasına geçti, kapıyı kapadı. Kilitlemedi. Kıyafetle yatağın üstüne yattı ve tavana baktı. İçeriden tabak tıkırtısı geldi, temizlik bitti, kapı gıcırtısı, karanlık. Burhan o gece salonda yattı. O an her kelimeden daha çok konuşan bir hareketti bu.

Sabah erken kalktı, kahvesini yaptı, pencere kenarında içti. Cuma sabahı. Sokağa bir kadın köpekle geçti. Karşı binada güvercinler. Her zamanki sabah.

Burhan sekiz gibi geldi mutfağa.

Konuşmamız lazım, dedi.

Evet, dedi Emine.

Emine, aramızda bir şey yok, inan.

Belki.

Hayır, öyle değil, hiçbir şey yok gerçekten.

Burhan, dedi pencereye bakarak. Benim derdim bir şey oldu mu olmadı mı değil. Derdim, dünkü gördüğümle, son bir buçuk ayda gördüğümle alakalı.

Ne gördün ki?

Döndü ona.

Evime biri geldi, yavaş yavaş bana dönüştü. Saç modelim, parfümüm, yemek tariflerim, ceketim, hareketlerim… Ve kocam o kişiyi gözlemleyip bundan hoşlandı. Çünkü bu kişi bendim. Ama yorgunluğu, alışkanlıkları taşıyan haliyle değil. Onlara takılmadan. Tertemiz bir ben.

Burhan cevap vermedi.

Bu bir şey değil, dedi sonunda Emine. Sadece gördüğümü söylüyorum.

Abartıyorsun bence, dedi Burhan.

Belki, dedi Emine. Ama ben işe gitmeliyim. Döndüğümde, misafir odasında Sevda’nın eşyaları olmasın.

Emine…

Bir de, dedi mantosunu giyerken. Safça güvenmek. Demek ki benim zaafım buymuş. İkisine de fazla güvenmişim.

Çıktı. Kapı sessizce kapandı.

Okulda iki ders yaptı, yoklama aldı, Zeyneple ara çayında ayakta dinledi, yarım ağızla cevapladı. Zeynep sormadı, ama bakışında anlıyorum vardı. Hep öyle bakan insanlar olur.

Döndü evine. Misafir oda tertemiz, boştu. Sevda izi kalmamış gibi toplamıştı. Sadece banyo rafında küçük beyaz plastik bir tarak kalmıştı; başka birinin eşyası. İki parmağıyla aldı, çöpe attı.

Burhan evdeydi; Gitti, dedi.

Gördüm, dedi Emine.

Şimdi ne olacak?

Emine mantosunu astı, mutfağa geçti, yemek hazırlamaya başladı. Ne yapacağını bilmeden; ama hareket etmesi gerektiğini biliyordu.

Emine, Burhan peşinden geldi. Yirmi üç yıldır evliyiz, olur mu şimdi böyle?

Olur, dedi. Biraz bekle. Zamana ihtiyacım var.

Kaç gün?

Bilmiyorum. Birkaç gün. Düşünmem gerek.

Günler bir haftaya uzadı. Aynı evde, iki yabancı gibi; kibar, sakin, ayrı masalarda yemek, ayrı odalarda uyumak. Burhan tekrar konuşmaya çalıştı, Emine kısa cevapladı. Darılmadığından değil; içindeki kelimelerden, söylerse bir taşkınlık olup geri dönmeyeceğinden korktuğu için. Her kelime içindeydi, sıralı, sıkıştırılmış.

Çok düşündü o hafta. Nasıl başladığını, neden sezdiklerini adlandıramadığını. Sessiz kıskançlık, demişti Zeynep. Kişiliğin yavaş yavaş, usul usul kopyalanışı. Kötü niyetle belki alakası yoktu ama; birisi kendi hayatına yetmeyince başkasını, küçük küçük dilimler alarak yaşamak isterdi.

Canını en çok acıtan, Sevdanın değil, Burhanın farkında bile olmadan bunu istemesi olmuştu.

Daha da acısı, Burhanın bunu görüp de söylememesiydi. Geliştirilmiş kopya diyordu içinden; Burhan pasta getiriyor, yanında oturup gülüyor, Emine evde yokken mumlu akşam yemeği kuruyordu. Belki kötü niyetten değil, ama düşüncesizce.

İkinci haftanın başıydı, kızı aradı.

Anne neden sesin böyle?

Nasıl böyle?

Babayla ayrılacak gibiyiz, dedi ilk kez sesli.

Sessizlik.

Sevda yüzünden mi?

Sadece onun için değil. Aslında Sevda sadece zorla gördürdü bana.

Neyin gördürdü?

Bilmiyorum, nasıl anlatılır Alıştık biz birbirimize, fazla alıştık, görmemeye başlamışız. Sevda geldi, benden bir kopya çıkardı; yenilenmiş hâlimi sevdi baban.

Anne…

Ağlamıyorum ki kızım. Sadece anlatıyorum.

Tek başına mı olacaksın?

Bir süre evet. Bu normal.

Şimdi bu kelime normal tam oturdu; ilk defa çünkü kendi seçmişti onu.

Burhan ile konuşma pazar akşamına kaldı. Emine doğrudan:

Ayrı evlerde yaşamamız gerekiyor bence.

Burhan uzun süre suskun, Son kararın mı?

Bilmiyorum. Ama bana alan lazım. Kim olduğumu, bu evden, senden, alışkanlıklardan bağımsız anlamam lazım.

her şey mumlar yüzünden mi? Sadece bir akşam yemeği…

Burhan, mumlar bahaneydi. Ondan önce dolu dolu bir sürü şey oldu, ben gördüm, sustum, kendime normal dedim. Normal değildi.

Ne yanlış yaptım?

Hiçbir şey. Yalnızca beni görmedin. Yalnızca gözünün önündeki insanı başka birisi kopyalarken fark etmedin.

Yanıt gelmedi.

Evi satarız, dedi Emine. Ya da hissesini satın alırım. Zamanı gelsin, bakarız.

Nereye gideceksin?

Kiralarım. Burada ya da başka bir semtte. Belli değil.

Elli iki yaşında yeniden başlamak, dedi Burhan, tınısında kime olduğu belli olmayan bir hüzün vardı.

Evet, elli iki. Daha geç yaşlarda başlayanlar var.

Ayakta mutfağa yönelirken banyoya uğradı. Dolaptan kilitli Gardenyayı çıkardı, uzun uzun baktı. Sonra çöp kovasının kapağını açtı, parfümü usulca yerleştirdi. Atmamıştı; bırakmıştı. Geriye bakmadan mutfağa geçti, çay koydu.

Sonraki günler sistemli ilerledi. Emlakçıyı aradı, avukata danıştı, kısa bir özet geçip Zeynep’e uğradı. Zeynep dramatize etmeden, Evet diyerek dinledi onu; Zeynepin o evetleri tam anlamıyla anlıyorum demekti.

Bir gün Zeynepin mutfağında otururlarken:

Sevdaya kızıyor musun? diye sordu.

Şimdi değil, ya da çok az. Kendime kızıyorum. Göremediğim, normal dediğim zamanlar için.

Güvenmek kabahat değil.

Saflığım, dedi Emine. Benim için en büyük eksiklik.

Sadece güven, körü körüne değil.

Belki de.

Burhana?

Evet ona hâlâ kızgınım Ama o da geçer.

Peki şimdi ne yapacaksın?

Ev tutacağım. Saç stilini değiştireceğim. Farklı parfüm alacağım. (Durdu) Muhtemelen Gardenya değil bak.

Gayet mantıklı, dedi Zeynep.

Uzun iş. Kimim, neyi seviyorum, alışkanlıktan öte ne benim, öğrenmek…

Vakti olan için bu yol uzun, ama güzel.

Dışarıda hafifçe sonbahar yağmuru vardı, Emine camdan izlerken, birkaç hafta önce hayatının neye benzediğini çok iyi bildiğini düşündü: Ev, işi, Burhan, yolları, tarifleri, sol rafta duran parfüm şişesi… Hepsi yerinde ve hala, meğerse hiç bu kadar sallantıda olmamış.

Ama beklediği o büyük boşluğu, yıkımı hissetmiyordu; onun yerine yeni, eski paltoyu sonunda çıkartan insanın omuzlarının rahatladığı gibi tuhaf bir huzur vardı.

Bilir misin Zeynep, dedi, ilk kez, önümde ne olacağını bilmeden huzurluyum. Ve… bu, yaşanabilir bir şey.

Yaşanabilir, dedi Zeynep gülümseyerek. Güzel kelime.

Bir hafta daha geçti. Emine başka bir semtte, penceresi parka bakan, tek odalı, güneşli bir ev buldu. Kira yüksekti ama idare ederdi. Sahibini aradı, gezdi; parkeleri hafifçe gıcırdıyordu, birkaç tur attı içeride. Burada yaşanır, dedi içinden.

Tutuyorum, dedi yaşlı kadına.

Ne kadar süreyle?

Bir yıl başlasın.

Kadın da başıyla onayladı.

Kendi evinde yavaş yavaş eşyalarını ayırdı Emine. Gösterişsiz, fazla hızsız. Kitaplar, tabaklar, giysiler… Bir bluz buldu, yıllardır giymediği ama belki bir gün diye sakladığı. Bakıp vermeye karar verdi.

Gri ceketini de, Sevda ile aynı modeli birine ihtiyaç duymadan bir komşuya verdi. Kendi tarzında lacivert bir kaban aldı. Aynada bakınca, Sevdadan iz bile kalmamıştı üzerinde. İyi.

Sevda ile görüşmedi, o bir defa mesaj attı; Kırdıysam affet, yazdı. Emine okudu, cevap vermedi. Affetmediği için değil; henüz zamanı gelmediğindendi. Belki de istemediğindendi, farkı koyamadı daha.

Burhan hala eski evde; arada konuşuyorlar, gerekli kadar. O hâlâ kaybettiği şeyin adını tam anlamış değildi belki de.

Taşınmadan önce son cuma bir parfüm almak için mağazaya gitti. Uzun süre, sabırla bütün şişeleri kokladı. Genç satış danışmanı saygılıydı, öneriler sundu. Ama Emine, en sonunda tanımadığı bir koku seçti: Gümüş Sedir. Çiçekli değil, daha odunsu, sıcak; bildiğinden bambaşka. Bu yüzden aldı.

Güzel seçim, dedi danışman.

Bakalım, dedi Emine.

Taşıma günü Zeynep yardım etti, Burhan da bir miktar. Sessiz, gerginliksiz, iş bitti. Artık kendi seçtiği yerlerde dizilmiş kendi eşyalarıyla, Emine tamamen farklı bir evdeydi.

Akşam, yalnız kalınca, Gümüş Sedir şişesini açtı, bileğine hafifçe sıktı. Koku yabancıydı. Kötü değil, sadece yeni. Bileğini burun hizasında tuttu, Sanırım alışmam gerekecek, dedi. Belki de alışmak değil, kabul etmektir zaten.

Dışarıda parkın ağaçları neredeyse çıplaktı; kasım sonu son yaprakları düşürüyordu. Sokak lambaları erken yanmış, sonbahar akşamında Emine çaydanlığı ocağa koydu, yeni çay kupasını kutusundan çıkardı, pencere kenarına geçti.

Telefonu cam kenarında titredi, kızı arıyordu.

Anne, nasıl, evine alıştın mı?

Alışıyorum.

Korktun mu?

Emine sokak ışıklarına baktı.

Hayır, dedi. Hiç korkmadım.

Rate article
Lifequest
Eşinin İkizi