Eşimden beni aldattığı için ayrılmadım. Ondan ayrılıyorum çünkü pazar akşamı maç sonu röportajlarını dinlerken, evimizin salonunda köpeğimiz epilepsi nöbeti geçiriyordu ve o kılını bile kıpırdatmadı. Olay bitince ise bana sadece Bana daha iyi hatırlatmalıydın dedi.
Ben şiddet uygulayan bir adamdan boşanmıyorum. Ben herkesin ne kadar iyi insan dediği bir adamdan ayrılıyorum. Yirmi yıl boyunca gerçek sorumluluğu hep görmezden gelen, ama olgun bir adam rolü oynayan birinden. Adım Sevil, elli iki yaşındayım.
İnsanlar dışarıdan bakınca eşimi kusursuz biri sanıyor. Apartmandaki komşulara selam verir, arabası çalışmayanın yardımına koşar, yazın mangal yakar, akşam yemeklerine şarap getirir. İşine gider, alkolle sorunu yok, evde kavga çıkarmaz. En azından sana el kaldırmıyor dedi annem hep. İyi bir adam. Hem köpeğe de çok düşkün.
Ama bir gece, 24 saat açık veteriner kliniğinde plastik sandalyede otururken şunu fark ettim: Sevgi, yalnızca ben ilgilenirim demek değildir. Sevgi; sevdiklerinin hayatta kalması için gerekenleri unutmamaktır.
Köpeğimizin adı Roki. Roki cins bir köpek değil. Yaşlı, kalça sorunu olan, kocaman kalpli ve ağır epilepsisi olan bir sokak köpeği. Normal bir hayat sürebilmesi için her gün saat tam yedide ilacını alması gerekiyor. Ne yedi buçukta, ne işim bitince Yedide.
Yıllardır bu evin bütün düzenini ben sağlıyorum. Faturaların günü ne zaman, hangi doktordan randevu alınacak, evraklar nerede Rokinin ilacı ne zaman verilecek, hepsini ben hatırlıyorum. Eşim yardımcı olur. Çöpü çıkarmasını istersem çıkar, alışveriş listesi verirsem alışverişi yapar. Ama asla planlamaz, düşünmez, hatırlamaz. Onun yerine ben düşünür, ben hatırlarım. Tüm zihinsel yükü ben taşırım.
Geçen pazar nöbetim vardı. Hastane doluydu, çıkmaya imkan yoktu. Saat 17.30da eşimi aradım: Yemeğe gelmem mümkün değil, buzdolabında bir şeyler var. Ama dikkatlice dinle: Saat yedide Rokiye mavi kutudan ilacını ver. Alarm kur mutlaka. Tamam, merak etme, dedi, arka planda spor programı sesi geliyordu.
Saat 18.45te mesaj attım: Roki ilacı 15 dakika sonra. Cevap: ok.
Eve 21.30da geldim. Her yer sessiz. Roki kapıda beklemiyordu. Eşim koltukta, radyoda maç özeti, masada pizza kutusu. Roki nerede? Şey Tuhaf davrandı bugün.
İçim çekildi, midem düğümlendi. Rokiyi sandalyeyle duvar arasına sıkışmış buldum. Bedeni kaskatı, ağzından köpük geliyor, patileri titriyor. Nöbet daha devam ediyordu. Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Belki bir saat, belki daha fazla.
Bağırmadım. Yine her zamanki gibi sorunu çözdüm. Rokiyi hemen arabaya alıp gece veterinerine koştum, yetişemezsek diye panikle. Saatlerce bekledim. Korku, üzüntü, büyük bir fatura Roki sakinleştiricilerle kurtuldu.
Gece üçte eve döndüğümde eşim kapıdaydı. Ne oldu, Roki iyi mi? dedi. Ve sonra evliliğimizi bitiren cümleyi kurdu: Maç sonu röportajlarına daldım, unuttum. Tam yedide arasaydın keşke.
O anda her şey netleşti. Mesele ilaç ya da alarm kurmamak değildi. Mesele, bu evin gerçek sorumluluğunun onda asla olmamasıydı. Bir şey ters gidince, suç her zaman benim iyi takip etmememdi.
Ona baktım ve hiç alışık olmadığım bir sakinlikle dedim ki: Ben senin annen değilim. Sekreterin de değilim. Aradım, mesaj attım. Şayet hastaneden çıkıp eve yetişip ilacını kendim vermem gerekecekse, sana neden ihtiyaç duyayım ki?
Bana kendini savunmaya çalıştı. Ben de pek çok şey yapıyorum. Bugün bahçeyi bile biçtim. Hayır, dedim. Sen ancak emir uygularsın. Ama yükü ben taşıyorum. Ve bugün senin dalgınlığın, sevdiğim birinin neredeyse hayatına mal oluyordu.
Şimdi kutuları topluyorum. Roki kapının yanında yatıyor. Hala yorgun, ama taşınacağımızı anlıyor. Ona açıklama yapmaya gerek yok.
Eşimden artık onu sevmediğim için ayrılmıyorum. Odanın tek yetişkini olmak istemediğim için ayrılıyorum. Çünkü bir partner, sadece söyleyince yardım eden biri olmamalı. Bir partner görmelidir Hatırlamalıdır Gerçekten önemsemelidir.
Arabanın kapısını açtım. Gel Roki, dedim. Usulca bindi arka koltuğa, hiç hatırlatma gereği duymadan. Ben ise en sonunda, başkasının arka koltukta uyuduğu bir hayatı tek başıma sürüklemekten vazgeçtim.




