Boğazımda bir düğüm hissettim, elimi masadaki fincandan henüz çekemeden.
Yine çok tuzlamışsın, dedi Sevim Hanım, tabağından gözünü dahi kaldırmadan. Sanki hava durumunu bildirir gibi, sıradan bir gerçek olarak söyledi.
Mutfakta, ocak başında, kayınvalidemin sırtına bakıyordum. Siyah tokayla tutturulmuş özenli topuzuna, kaymak renginde örgü hırkasına sarılı dik omuzlarına
Bence gayet uygun, dedim, sesimi sabit tutarak.
Sen öyle sanıyorsun, diye tekrar etti Sevim Hanım ve sanıyorsun demeyi özellikle uzattı. Yağız, bir tadına bak oğlum.
Yağız tam karşısında oturuyordu. Ağzında kaşığı, gözleri bizim aramızda dolanırken omuzlarını hafifçe silkti.
Gayet iyi, anne.
Gayet iyi, diye tekrar etti Sevim Hanım, belli ki hoşuna gitmişti bu kelime. Kimin için iyi? Belki askeri yemekhane için iyidir!
Ben usulca havluyu aldım; ellerimi, her bir parmağımı ayrı ayrı kuruluyordum. Son üç haftadır edindiğim mini bir ritüelimdi bu; ellerimin titremesine fırsat kalmasın diye uğraşırdım.
Üç hafta Sevim Hanım üç hafta önce geldi. Sözde beş günlüğüne kalacaktı; sonra yedi güne uzadı. Ardından rahatsızlığını bahane etti; Yeşimle göz göze geldiğimizde, sınav ertelenmiş gibi bir rahatlık ve endişe tek seferde bakışlarımızdan geçti.
Şimdi üçüncü haftadaydık.
Ben biraz çıkacağım, dedim, havluyu askıya bırakarak.
Kimse durdurmadı beni.
Yatak odamıza geçtim, kapıyı çektim. Kapıyı çarpmadım, sadece kilide kadar kapattım. Yatağa, iki yastık, başucunda ikişer abajur ve her şey tam yerli yerinde. Sanki olması gerektiği gibi. Yalnız bir süredir bu düzen bana sıcaklıktan çok dekorasyon gibi geliyordu.
Kendimi yatağın kenarına bıraktım, pencereye daldım. Mart ayının İstanbulu; çoğunlukla gri, yol kenarlarında artık karlar. Önceleri severdim baharın bu kararsızlığını. Şimdi pencereden dışarı bakarken akşam raporunu gözden geçirmem gerektiğini, yarın Sevim Hanımın yine Ev & Yaşam marketinden bir şey aldıracağını düşünüyordum. Hatırlarsınız, çünkü orada peçete seçenekleri daha iyiymiş
Mutfaktan Sevim Hanımın sesi duyuluyordu. Yağıza bir şeyler anlatıyordu. O da cevap veriyordu, sonra hafifçe güldü.
Şakaklarımı ovaladım.
Yağızla altı yıl önce tanışmıştık; annesi bana sıradan, biraz sert, biraz eski kafalı bir kadın gibi görünmüştü. Kim ilk bakışta sert değildir ki Düğünde klasik bir çay takımı hediye etmiş, biraz da Allah mesut etsin demişti. Ben gülümsemiştim. Gülümsemeyi iyi becerirdim; insanlarda iyi yanları görmeyi, beklemeyi, alıngan tonu karşılıksız bırakmayı da Annem buna sabır derdi; bense büyümek derdim.
Otuz iki yaşıma geldiğimde büyümekle sabrın aynı şey olup olmadığını sorgulamaya başlamıştım.
Yine mutfakta Yağızın kahkahası yükseldi.
Ayağa kalkıp aynanın karşısına geçtim. Omzumdan az uzun karanlık saçlarım, açık renk ama yorgun bakışlı gözlerim. Gece uykusuzluktan değil; başka bir yorgunluktan, uykuyla geçmeyenden.
Komodinin üstünden telefonumu aldım; Melikeye Yarın? yazdım.
Üç dakika sonra cevap geldi: Tabii! Saat kaç?
Öğlen. İşyerine gelirim, dedim.
Gülen yüz yolladı. Telefonu kaldırıp mutfağa geçtim. Masayı toplamak gerek. Kayınvalidemle tanışıncaya dek, ev işlerimi hiç yük gibi görmemiştim. Ama Sevim Hanım, her hareketi bir borca, bir ödeve dönüştürmeyi başarırdı.
Oturma odasında, pencere kenarındaki koltukta oturuyordu. Ben o koltukta akşamları kitap okurdum. Şimdi yatakta okuyorum, çünkü koltuk Sevim Hanımda.
Nazlı, diye seslendi Sevim Hanım ben yanından geçerken. Hani bahsettiğim çayı aldın mı?
İnternetten sipariş ettim. Yarın öbür gün gelir.
İnternetten… dedi, başını sallayarak. Şu sizin internetinize aklımın erdiği yok. Doğru düzgün dükkâna girer, dokunur, koklarsın.
O çay buralarda yoktu.
Demek ki daha iyi bakmalıydın.
Yağız kanepeye gömülmüş, telefonda bir şeyler kurcalıyor; ben ona baktım, sonra kayınvalideme.
Peki, Sevim Hanım. Bir dahaki sefere daha dikkatli bakarım.
Masaları toplamaya başladım.
Bulaşıkları yıkarken, aklıma geldi: evliliğimiz ilk zamanlarda böyle değildi. Akşamları sadece işten arayıp Nasılsın? demesi, Altıntaş Fırınından yaş pasta getirmesi… Bir gece, yıldızları görmediğimden yakındığımda ne sorup, ne bekleyipdirekt anahtarı alıp arabayla şehir dışına götürmüştü. Hiç Neden? dememişti.
Şimdi yan odada annesi ona çay seçmenin raconunu anlatırken, Yağız bana bile bakmaz olmuştu.
Sıcak suyu biraz azalttım, yıkamaya devam ettim.
Aile psikolojisi diyordum bazen; sadece sevmekle ilgili değil, birlikte rahatsız edilen anlarda, kim nasıl davranır, bu da aileden sayılırdı. Yağız kötü biri değildi; biliyordum, o nazik, güler yüzlü, ilgiliydi. Ama annesi geldi mi, o eski siyah beyaz çocukluk fotoğraflarındaki incecik, boynu bükük çocuk gibi olurdu. Kayıp, biraz bekleyen
Tabağı rafa yerleştirdim.
Dışarıda hava iyicene kararmıştı. Mart erken kararır bu şehirde, diyerek lambaları daha sıcak, daha yeni almak geçti içimden. Evimizi birlikte aldık, perdeleri, eşyaları ben seçmiştim, tam altı ay mavi desenli tabak arayıp, bulmuşumdu.
Burası benim evimdi. Benim düzenim, benim topraklarım.
Oturma odasından Sevim Hanımın sesi geldi.
Yağızcığım, yün battaniyeyi düzelt, buralar çekiyor.
Ellerimi silerken, göğsümde son üç haftadır sıkışan o tanıdık his belirdi. Ağrı değildi, ama sanki biri orayı tutuvermiş gibi.
* * *
Ertesi gün Melikeyle buluştum.
O, yakınlardaki küçük bir muhasebe şirketinde çalışıyordu. Her iki haftada bir, öğle tatilinde buluşmak geleneğimiz olmuştu. Dört yıldır hep aynı. Ben de muhasebeye başladıktan sonra, kafa dinleyemedikçe işlerim aksıyordu.
Köşe kahvesinde, fonda müzik olmayanını severiz. Sadece insanların hafif konuşmaları, taze hamur işi kokusu
Anlat, dedi Melike, fincanı iki eliyle kavrayarak.
Üç haftadır burada.
Hiç şaşırmadı. Sevim Hanımı anlatmıştım ama onun bildiği kadar
Yağız nasıl?
Bildiğin gibi işte, dedim. Görmüyor ya da görüp görmezlikten geliyor. Hangisi daha kötü, artık karar veremiyorum.
Konuştun mu onunla?
Denedim. Anne yaşlı, yalnız. Diyor. Sabretmek lazımmış.
Annesi mi öyle dedi?
Sürekli rahatsızlıktan yakınıyor ama kendi işi olunca sağlığı maşallah yerine geliyor. Geçen çarşamba tekstil mağazasına gitti, üç saat dolandı. Dönünce, Çok yoruldum, biraz yatmam lazım, dedi.
Melike kaşlarını kaldırdı.
Üç saat tekstil mağazasında.
İki yastık kılıfı aldı. Onları da benim nevresimlerimin arasına koymuş. Dolabı açınca anlamadım ne olduklarını ilk başta.
Söyle ona o zaman.
Nasıl söyleyeyim? Senin dediğin gibi mi Melike?
Evet. Sevim Hanım, lütfen eşyama dokunmayın.
Sen beni tanımıyorsun. Eğer öyle dersem, büyük kriz çıkar. Ben yardım etmek istemiştim, bizim ailede böyledir, eskiden işler farklıydı, der durur. Sonra, Yağız bana Daha nazik olmalıydın, annem kötü niyette değil, der.
Peki sen ne yapıyorsun?
Hiçbir şey, dedim. Yastık kılıflarını tekrar pakete koyup odasına bırakıyorum.
Bir süre sustu. Sonra yavaşça:
Yorulmuşsun sen
Çok, dedim. Ve söylemek bile iyi geldi.
Daha ne kadar kalacakmış?
Bilmiyorum. Yağız, yakında kendisi gitmek isteyecek diyor.
Cevap sayılır mı sence?
Biliyorum ki değil.
Melike kahvesinden yudumladı. Gözümün içine, bana bildik bir ifadeyle baktı; acıma değil, daha ciddi bir şey.
Gerçekten konuşman lazım onunla. Ama gerçekten. Her zaman olduğu gibi değil.
Emin değilim Annem yanındayken, bambaşka biri oluyor.
O zaman annesi yokken konuş. Biraz yalnız bırak.
Gülümsedim.
Kolay söylüyorsun
Tekstil mağazasına gitsin işte. Sen de konuş.
Dışarıdan kısa boylu, kızıl tüylü bir köpekle bir kadın geçti. Köpek sol tarafa, çalılığa doğru çekiyor; kadın düz yürüyor. Bir güç dengesi.
Asıl korktuğum şey ne biliyor musun, dedim hafif sesle. Asıl korktuğum annesi değil. Yağızın nasıl biri olduğundan artık emin olamamam.
Melike sustu. Bazen en doğrusu hiç cevap vermemektir.
Yemekten sonra kalktık, dışarı çıktık. Hava soğuktu ama keskinliği gitmişti; baharı vaat ediyordu. Tren istasyonuna yürüdüm.
Akşam raporuna, biten süte, iki haftadır annemi aramamış olmama ve Melikenin haklılığına dair düşündüm. Konuşmak gerekiyordu. Gerçekten.
Ama nasıl başlanır, bilmiyordum.
* * *
Evin kokusu değişmişti, ama ben seçmemiştim. Antreden derin bir nefes aldım. Ağır, tatlımsı Kayınvalidem Akşam Ferahlığı parfümü kullanırdı; eski gardıropları andırırdı, değerli ama zamansız.
Geldin mi, diye seslendi Sevim Hanım oturma odasından. Patatesleri soydum. Kızartabilirsin.
Paltoyu çıkardım, askıya astım. Düzeltip geçtim.
Teşekkürler, Sevim Hanım.
Yağız aradı, sekize kadar işteymiş.
Bana da yazdı.
Mutfakta patatesler, kaba kalın dilimlenmiş, su dolu kasede bekliyor. Benim dilimlerim ince, birbirine benzer olurdu; refleks gibi dilimlerdim. Şimdi irili ufaklı, aynı anda pişmeyecek bir karışım
Bıçağı aldım, yeniden doğramaya başladım. Sessizce.
Ne yapıyorsun? Soru değil, bir saptama. Sevim Hanım kapıda belirdi.
Küçültüyorum.
Neden? Ben doğradım.
Böyle daha iyi kızarıyor.
Benim usulümle kırk yıl kızardım, hiçbir şey olmadı.
Sözsüz devam ettim.
Nazlı, dedi bir anda. O bildik ton, belli belirsiz bir soğukluk altında. Konuşurken öğrendim bu sesi tanımayı.
Sizi duydum, teşekkürler. Ben kendimce bitireyim.
Bir süre sessizlik.
Kendince, dedi ve gitti.
Patatesi bitirdim. Tencereye yağ koydum. Nar gibi kızarırken hışırdayan sesi duydum.
Sınırlar çok havalı bir söz. Ama insan, kendi evindeki patatesi kendi doğramak hakkı için mücadele ediyorsa, mesele kelimeler değil, çok daha küçük şeylerdedir.
* * *
Yağız akşam sekiz buçukta geldi. Üzgündü, tipik Zor gün ifadesi. Girişte yanağımdan öptü, oturma odasına geçti.
Anne, nasılsın?
Sabah daha iyiyim, başım ağrımadı pek.
İyi. Nazlı, akşam ne var?
Patates kızartması yaptım. Isıtayım.
Yemekte konu işiydi. Sevim Hanım sordu, Yağız anlatıyordu. Ben arada baş salladım. Akşam ağır ve bildik bir biçimde sürüp gitti.
Yemekten sonra o televizyonu açtı, kayınvalidem koltuğuna kuruldu. Ben rapor için odama çekildim.
Raporu anlamak zordu, çünkü salondan gelen sesler, sohbetler asıl zorluk ise oradalar fikriydi. Saat on birde Yağız geldi, yanına uzandı.
İyi misin?
Fena değil, raporu bitirdim.
Annem moralin bozuk dedi.
Bilgisayarı kaldırdım, döndüm.
Sadece yorgunum.
İşten mi?
Bakıştım. Yorgunluğumu anlamayan, hakikaten anlamıyordu.
Sadece işten değil.
Başka ne var?
Yağız, dedim. Farkında mısın, üç hafta oldu?
Annem rahatsız.
O hastalık üç hafta önceydi. Şimdi tekstil magazasını üç saat dolaşıyor.
Cevaplamadı, tavana baktı.
Yalnız kalmak istiyor, annem. Evde sıkılıyor.
Anlıyorum. Gerçekten. Ama, bu ev bizim.
Onun da evi.
Hayır, dedim. Yumuşak ama net. Burası bizim evimiz. İkimizin.
Tekrar sustu. Sonra dedi ki:
Ne istiyorsun benden? Onu mu göndereyim?
Onunla konuşmanı istiyorum. Bir zaman belirle, ne kadar kalacaksa.
Nazlı
Beni duyuyor musun?
Duyuyorum. Ama o benim annem.
Bunu biliyorum. Sadece konuşmanı istiyorum.
Uzun bir sessizlik. Öğrendiğim cümleyle; Söylemiyor ama…
Konuşurum, dedi sonunda.
Ne zaman?
Bir fırsatını bulurum.
Sırt üstü uzandım, gri tavana bakıp kaldım. İlk taşınırken odaya sıcak bir tavan isterdim. Belki boyayla. Belki asma tavan olmadı.
İyi geceler, dedim.
İyi geceler.
Hemen uyudu. Her zaman ki gibi, hızlı. Ben ise bir fırsatını bulurum cümlesini düşündüm. O cümle vardı çünkü; annemlere gitmeyi, musluk değişimini, iki yıldır ertelenen çocuk konuşmasını…
Fırsatını bulurum, ayrı bir dildi. Her şey ertelenir…
Birde öylece uyudum.
* * *
Ertesi sabah, cumartesi, Sevim Hanım kahvaltı hazırlamış. Bu bir jestti ve öyle aldım, jest.
Masada kuru üzümlü yulaf lapası, tost, tereyağı. Her şey özenle, kendi tarzına göreydi.
Yağıza çocukken böyle yapardım, dedi Sevim Hanım.
Teşekkürler.
Üzümlüsünü sever, biliyor musun?
Biliyorum, dedim. Üç yıldır böyle yaparım. Ama önemli değildi.
Sen nasıl yersin?
Peynirli tost.
Doğru dürüst peynir yok ki sizde. Neyin peyniri bu?
Bizim sevdiğimiz.
Sevim Hanım dudağını büktü, cevap vermedi.
Yağız uykulu, eski tişörtüyle geldi mutfağa.
Oh, lapa! Anne sen mi yaptın?
Senin için, kuzum.
Nazlı, denesene. Annem güzel yapar.
Denerim, dedim, bir kaşık aldım.
Çok tatlıydı bana göre. Yedim, sustum.
Kahvaltı boyunca hava, Sevim Hanımın pazar günü botanik bahçesine gitmek istediğine, Yağızın hemen kabul etmesine, benim ise o kadar yürümenin yorup yormayacağını sormama yılgın gururuyla sürdü.
Cumartesi temizlik günümdü. İçim sıkıldığında düzeni sağlamak iyi gelirdi. Tozları alır, kitapları sıralar, raftaki küçük bibloları yerlerine koyardım. Mesela, iki yıl önce Yağızla alınmış bir tahta biblo, yerinden oynamış. Düzeltip yerine koydum.
Antreye geçtim. Orası da değişmiş. Sevim Hanımın kıyafetleri üç kancada da; benim kabanım kaybolmuş gibi. Nazikçe yerlerini değiştirdim.
Ne yapıyorsun? Yine soru değil, bildirme cümlesi. Sevim Hanım kapıda.
Temizlik.
Kürkümü niye oynattın?
Yer kaplıyordu, dedim.
Sana her şey yer kaplıyor.
Cevap vermedim. Ayakkabı fırçası…
Sadece söyledim, dedi azıcık sakin sesle. Sorabilirdin en azından.
Tamam, bir dahakine sorarım.
Akşam, Yağız pizza söyleyelim dedi; Sevim Hanım Elin yemeği, siz evde yemek yapmayı unutursunuz, deyip normal bir şey yok mu sordu. Normal derken ev yemeğini kast ediyordu.
Baktım Yağıza, o da bana baktı.
Anne, pizza çabuk oluyor. Nazlı yorgun, dedim.
Neyden yorgun? Evde oturuyor ya.
Evden çalışıyorum, dedim. Evde oturmak başka, çalışmak başka.
Ben de çalıştım kızım. Hem de öyle çalıştım ki, gene de yemek yapardım.
Sevim Hanım, dedim, sesimi korumaya çalışarak. Sizin başardığınız için seviniyorum ama, bu akşam pizza sipariş ediyoruz.
Sessizlik.
Yağız telefona gömülüp restoran baktı.
Sevim Hanım odasına çekildi. Eskiden benim küçücük çalışma odam olan, sonra misafir odasına döndürülen küçük oda…
Pizza geldi, Yağızla mutfakta yedik. Sevim Hanım bakıp, yüzünü buruşturup kendine sandviç yaptı.
ister misiniz, dedim.
Yok, sağ olun, ben doğru dürüst bir şey yiyelim, dedi. Siz yiyin.
Bir dilim aldım, o soğukken. Yağıza baktım.
Konuşacağını söylemiştin.
Nazlı, şimdi olmaz.
Ne zaman olacak? Yemek sırasında olmaz, sonra TV, sonra yatış… Şimdi olmaz ne zaman biter?
Elindekini tabağa koydu.
Sakin ol, kızım, dedi sesi alışık o yumuşaklıktaydı. Az daha dayansan?
Daha ne kadar?
O zaten gitmek isteyecek.
Nereden biliyorsun?
Hep kendi giderdi.
Eskiden üç gün kalırdı, üç hafta oldu.
Galiba yalnız.
Ben de yalnızım, dedim.
Baktı.
Ne demek o?
Dediğim gibi.
Bir dilim aldı, yedi. Abartıyorsun, dedi en sonunda.
Abartıyorsun da, ayrı bir dildi. Dinlememek ve duymamak için.
Topladım, elimi yıkadım. Odama çekildim.
* * *
Pazar günü botanik bahçesine gittik. Aslında istemesem de, yine zarafetim izin vermedi Ben gelmeyeceğim, dememe.
Kış sonu bahçede ağaçlar çıplak, toprak ıslak. Fakat o çıplaklık, kendi güzelliğini sunuyordu; gösterişsiz
Sevim Hanım, oğlunun koluna tutunmuş, kendi çocukluğundan, Buradaki ağaçlar bizim bahçede de vardı… deyip anlatıyordu. Yağız başını sallıyordu. Ben arkada, onların sırtlarına bakarak yürüdüm.
İki büyük çam arasında, birden döndü.
Nazlı, biraz gülseydin. Bak sana bir şey diyoruz.
Efendim?
Gül, bak ne suratla yürüyorsun?
Ağzımı açtım, kapadım. Sonra sakin:
Böyle yürüyorum, Sevim Hanım.
Omuzlarını silkti. Yağız çama odaklandı.
Bir müddet sonra korunun kafesinde oturduk, kahve aldık. Camdan çıplak dallara bakıyordum.
Nazlı, bir şey soracağım, dedi. Çocuk düşünmüyor musunuz?
Başımı ona çevirdim.
Özel mevzu, dedim.
Ne özeli, yavrum. Ana yüreği işte.
Bizim meselemiz, Yağızla konuşmam gereken.
Elbette, elbette. Yalnız yaş da ilerliyor. Otuz iki oldun, tam zamanı.
Sevim Hanım, dedim, sesim şimdiye kadar duyulmadığı şekilde, yumuşak ama dipten sert. Söylediniz. Bu konuyu eşimle kendim görüşürüm.
Kayınvalidem sustu, Yağız fincanıyla cebelleşmekle meşguldü.
Pekâlâ, dedi Sevim Hanım. Sizin kararınız.
Kahveler bitince eve döndük. Arabada tek kelime etmedik.
* * *
Sonraki günler, ben işlerime daha çok daldım. Sayılar, tablolar, denklemler. Hepsinin net karşılığı vardı. Sabah bilgisayar başına oturup, yemek arası kalkıyordum.
Sevim Hanım da bu günlerde daha sessizdi. Ya içinden gelmedi, ya bir şey hissetti.
Çarşamba günü dolabımda havluların yerlerinin değiştiğini gördüm. Sadece havlular değil, çarşaflar da yeniden katlanmış. Benim düzenim gibi değil
Dolabın önünde durakladım. Sonra kapadım, salona geçtim. Sevim Hanım koltukta dergi okuyordu.
Sevim Hanım, dedim.
Başını kaldırdı.
Rica ediyorum, dolabımdaki eşyama dokunmayın.
Dağınıklık vardı Nazlıcım.
Dağınıklık değildi, benim düzenimdi.
Herkesin düzeni başka olur, dedi hafif gülümseyerek.
Aynen öyle, dedim. Orası benim. Lütfen bir daha dokunmayın.
Bilgisayara döndüm. Ellerim hafif titredi ama, bu kadarı normaldi. Terslik olmadan söylediğime sevindim.
* * *
Cuma günü Yağız erken geldi, Altıntaştaki o pastaneden limon kremalı pasta almış. Kutuyu görünce içim eridi.
Sevdiğini unutmadım, dedi. Hafif suçlu, sanki anlıyormuş gibi.
Teşekkürler.
Anne pasta ister misin?
Yasak bana, dedi Sevim Hanım, mutfakta bir şeylerle uğraşarak.
Yağızla misafir odasında, iki kişi oturduk pastayla. Üç haftadır ilk defa ikimizdik.
Nasılsın? dedi Yağız.
Fena değil. Teşekkürler.
Senin dediğin yalnızlığı düşündüm.
Ne düşündün?
Haklısın belki de. Ama anneme nasıl söylerim, bilmiyorum.
Sadece söyle.
Kırılır.
Alınabilir elbette. Ama düzgünce anlatırız; sevgiyle. Yine de, evimiz bize ait.
Yağız sustu. Pasta yedi.
Sen söylesen, dedi çekinerek.
Hayır, dedim.
Neden?
Çünkü senin görevin. O senin annen. Eğer ben dersem, kabahat hep bendeymiş gibi olur. Ama sen söylersen, ilişkiler doğru kurulur.
Bana uzun uzun baktı.
Haklısın, dedi.
Biliyorum.
O akşam küçük ama önemli bir eşik geçti. Sorun çözülmedi, ama bir yerinden kıpırdadı işte. Yıllardır duran ağır taş gibi.
Gece Sevim Hanım pastadan sonra,
Yatacağım, dedi. Yorgunum.
İyi geceler anne.
İyi geceler, Sevim Hanım, dedim.
Odanın dışında su sesi, sonra sessizlik.
Yarın konuşacağım, dedi Yağız, çok hafif. Söz.
Cevap vermedim. Sadece çayımı yudumladım. Duyuyordum, bekleyecektim.
Yarın, yarın olmadı.
Cumartesi sabahı Sevim Hanım aile yemeği isteğiyle ayaktaydı. Pazara gitti, alışveriş yaptı, mutfağı devraldı.
Kavrulmuş soğan kokusuna uyandım.
Mutfağa girdiğimde, Sevim Hanım kararında, tam kontrol. Masada pancar, lahana, et; pencere kenarında konserve domatesler…
Günaydın, dedim.
Günaydın. Büyük tencere lazım, şuradaki.
Rafdan tencereyi indirdim.
Teşekkürler. Azıcık kenarımı meşgul etme olur mu?
Durdum.
Affedersiniz?
Alan dar, ben hallederim.
Burası benim mutfağım, Sevim Hanım.
Eeee, ben yemek yapayım, sen rahat dur.
Bir süre bakakaldım.
Kahve alıp odamda içeceğim.
Kahvemi alıp yatak odama geçtim. Yatakta oturup, duvardan mutfaktaki hareketi dinledim. Bıçak sesleri, tencere gürültüsü…
İçimde bir şey hızla dondu. Burası, iki yıl uğraşıp düzenlediğim mutfağım; üç defa raflarını değiştirdiğim. Şimdi, engel olma deniyor.
Kahveyi bitirip, Yağızın karşısına çıktım. Banyo çıkışı havluyla, mutfağa bakıyordu.
Duydun mu?
Ne?
Annen bana bulaşma dedi.
Nazlı
Bugün konuşacak mısın? Yarın değil, bugün.
Gözlerinden tanıdığım bir mücadele; kendiyle kavgası. Küçük çocuk ve yetişkin adam kavgası.
Evet, dedi sonunda. Konuşacağım.
Odaya döndüm; kitabımı aldım, okumaya çalıştım.
Öğle yemeğimiz üçteydi. Borscht çok lezzetli olmuştu. Sevim Hanım, elini öpsem yeridir, güzel yemek yapardı. Lahmalı hamur işleri de öyle. Masada kağıt peçeteler özenle üçgen katlanmış.
İşte böyle yemek yapılır, dedi.
Çok güzel olmuş, dedi Yağız.
Sen Nazlı?
Elinize sağlık, dedim. Eline sağlık.
İyi, dedi Sevim Hanım. Sekizden beri mutfaktayım, iyi ki güzel olmuş.
Yardıma çağırabilirdiniz.
Sen hep bilgisayar başındasın, fırsatım olmuyor.
Çalışıyorum.
Bilirim, çalışırsın. Yardım da edebilirdin.
Mutfakta yer vermeyen sizdiniz, dedim. Gayet sakin.
Sevim Hanım bana baktı, sonra oğluna.
Her şeyi tek başıma yapmak istedim.
Tabii, dedim. Kaşığımı elime aldım, yemeğe devam ettim.
Sofradaki muhabbet komşunun başka kente taşınan kızıyla devam etti. O sırada, kulaklarımda aile üçgeni kavramı döndü; üç kişilik ilişkilerde birinin hep fazlalık hissettiği o durum. Kasıtla olmaz bazen bu; akış böyle gider.
Yemek sonrası Yağız balkon, ben bulaşıklara Sevim Hanım doğrudan yardımda.
Alındın mı? dedi birden. Sesi düşük, sanki laf arası.
Neden öyle düşündünüz?
Biliyorum, alınca başka sessizleşirsin.
Kırılmadım. Sadece düşünüyorum.
Neyi?
Hayatımdaki öncelikleri
Hafifçe güldü.
Bunlar kitapların suyu, hep düşüp duruyorsunuz. Önceki nesil düşünmeden yaşardı, daha mutluydu.
Cidden böyle mi düşünüyorsunuz?
Düşünüyorum.
Suyu kapadım, döndüm:
Sevim Hanım, dedim. Dikkatlice seçtim sözleri. Siz akıllı, maharetli bir kadınsınız. Ev işini, yemeği çok güzel yaparsınız. Sizin bende olmayan çok tecrübeniz var.
Gözlerini kısarak dinledi.
Ama biz farklıyız. Benim yaşam tarzımda, evimde, kurallar bana ait. Sizinle kavga istemem. Gerçekten istemem. İyi ilişkiler isterim.
İyi, dedi, temkinle.
Bunun için sınırlar lazım. Benim, sizin, Yağızın… Bu kırgınlık değil. Saygı.
Sessizlik.
Haklısın, dedi. Ama o ses, mecbur kalınca söylenir.
Öyleyse iyi, anlaştık.
Balkona çıktım, Yağızın yanına. Aşağıda çocuklar top oynuyordu. Baharın ilk enerjisi.
Bir şey mi dedi sana? dedi Yağız.
Hayır. Kendim konuştum.
Hakkında?
Sınırlar.
Bir müddet sustu.
Ne dedi?
Kabul ettiğini söyledi. Bakalım.
Elimi tuttu, susarak. Ben bırakmadım.
* * *
Üç gün sonra ilk defa, Sevim Hanım Evime gitmeyi konuşsak mı? dedi. Ben pencere kenarında kitap elimde, rastlantı oldu; salona açıktı kapı. Konuşmalarına kulak misafiri oldum:
Yağızcığım, artık biraz fazla kaldım galiba.
Estağfurullah anne.
Estağfurullah, ama Nazlın biraz durgunlaştı. Bir kadın durgunsa, bir sebebi vardır.
Sessizlik.
Fark ettin mi?
Ettim, dedi Yağız.
Rahatsız ettiğimi biliyorum. Gözüm kör değil.
Anne
Lafı uzatma. Ben çok şey gördüm, çok ev gezdim. Misafir kim, ev sahibi kim anlarım.
Bir duvara dayadım, gözlerimi bir an kapadım.
Cuma günü giderim, dedi Sevim Hanım. Evde işler var, komşu yardım istermiş, bakacağım.
Daha kalmak istersen
İstemem. Yeter, oğlum. Zamanı geldi.
Usulca kapıdan çekildim. Odama geçtim. İçeride bir süre durdum. Hürmetli bir sükûnet vardı. Dışarıda biten bir şeyin bıraktığı o sessizlik.
Zafer ya da rahatlama diyemezdim. İçeride yavaşça dağılırken, bu bir sevinç gibi değil, derin bir nefes verme haliydi.
Cuma günü toplama zamanıydı.
Düzenli şekilde eşyalarını topladı; bavuluna yerleştirirken yardım teklif ettim. Önce Kendim hallederim, dedi, sonra kabul etti. Birlikte her şeyi özenle yerleştirdik.
Güzel yerleştiriyorsun, dedi Sevim Hanım.
Yağız sık sık iş için gider, ben öğrendim.
O hiç beceremezdi eskiden.
Şimdi beceriyor, dedim. Gerçekten uzun zaman sonra içten gülümsedim.
Her şeyi yerleştirdik. Sevim Hanım evin içinde son bir tur attı, her odada durdu. Mutfağa geldi, camdan baktı.
Güzel bir eviniz var, çok aydınlık.
Biz de çok sevdik. Çok aradık.
Belli, içinizden koymuşsunuz.
Bir iltifattı bu. Düz, içten.
Sağ olun, Sevim Hanım.
Bana baktı, sıcaklık değil ama, gerçekten ilk defa insan yerine koyar şekilde.
Sen güçlüsün, dedi. Yargılamadan, sadece saptadı.
Elimden geleni yapıyorum, dedim.
Yağız, annesini otogara götürdü. Kapıya dek uğurladım onları. Sevim Hanım kısaca sarıldı, hızlıca iş gibi sonra bavulu aldı, asansöre gitti.
Bayramda gelir misiniz? dedi arkasından.
Bakarız, inşallah, her şey yolunda.
Gelirsiniz, diye kestirdi.
Asansör kapanırken ben eve döndüm. Kapıyı kapadım, antrede bekledim. Sonra oturma odasına geçip, pencere başındaki koltuğa oturdum. O bildik eğriye yaslandım; eski, alışık, benim.
Dışarısı ince yağmurlu. Mart hâlâ kararını vermemişti; bir tür güzellikti bu kararsızlık.
Kitabı alıp, kaldığım yerden okumaya başladım. Bir sayfa, bir sayfa daha Sadece okudum, kendi sessizliğimde, kendi koltuğumda.
İki saat sonra Yağız döndü. Ayakkabısını çıkarma sesini duydum, sonra oturma odası kapısında belirdi.
Nasılsın?
Okuyorum.
Görüyorum. Annem trende, ulaşınca arar.
Peki.
Nazlı.
Başımı kaldırdım.
Zor oldu biliyorum. Özür dilerim.
Bana baktı; kapıda duruyor, ellerini nereye koyacağını bilemeyen biri gibi önemli bir şey söylemeye hazırlanıyor.
Sorun değil, dedim. Bu kadar.
Daha önce yapmalıydım
Tamam, dedim. O kadar; analiz etmeyelim, yeter.
Başını salladı, oturup pencereye baktı. Sessizliği ihtiyacı vardı.
Böyle sustuk. Ben okudum, o pencereye takıldı. Yağmur dinmedi.
Bir süre sonra,
Holdeki lambayı değiştirmek lazım, dedi. Süredir yanıp sönüyor.
Aldım, rafta poşette.
Şimdi değiştiririm.
Çıktı, kısa süre sonra uğraş, bir tıkırtı; ve antre daha aydınlık oldu.
Tamam, dedi dönerken.
Teşekkür ettim. Yine sessizlik. Ben sayfa çevirdim.
Sonra annemi aramalıydım, yarın. Yatak odası için yeni lambalar sipariş etmeliyim, sıcak tonlu. Çalışma odası nihayet yeniden bana kaldı, masamı yine koymalıyım.
Küçük ama net şeylerdi; kesin cevapları olan.
Çayımı bitirdim. Dışarıda hâlâ yağmur vardı. Holde yeni lamba yanıyordu.
* * *
Kayınvalidem gideli birkaç gün sonra mutfakta, onun kendi evinden getirdiği eski bir teneke yamaç otları çayı buldum. Bilerek mi bıraktı, unuttu mu bilmem. Üzerinde renkli dağ çiçekleri, köşeleri yıplanmış. Açıp kokladım; kekik ve acımsı bir rayiha.
Çaydanlığa biraz koydum, kaynattım. Kendi koltuğuma oturdum, iki elimle Melike gibi fincanı tuttum.
Çay beklenmedik şekilde güzelmiş.
Dışarıya baktım. Yağmur durmuş, asfalt kayıyor, gökyüzü ayna gibi. Mart galiba bahara niyetleniyor.
Pazardan Sevim Hanımı aramayı aklıma koydum. Nasılsınız? diye sormak için. Çünkü borç değil, doğru bildiğim için. Çetrefilli biriydi, ama sonuçta Yağızın annesi ve aramızda koparılmayacak bir başkalaşım oluşmuştu. Sadece mesafede, saygıyla ve sınırlarıyla.
Kadın bilgeliği, dedim içimden; sınırsız sabır değil, nerede durulacağını bilmek, gerektiğinde konuşmak gerektiğinde susmak. Yumuşak olmanın yer almak anlamına gelmediğini bilmek.
Telefon titredi. Melikeden mesaj: Nasılsın? Gitti mi?
Gitti, her şey yolunda yazdım.
Kahveli emoji geldi.
Gülümsedim, telefonu bıraktım. Çayımı bitirdim.
Pazartesi çalışmaya döndüm. Tam bir his yok; ne tamamen neşeli, ne tam huzurlu Sanki ağır bir çanta uzun süre taşındıktan sonra bırakmış gibi.
Kapanış raporunu kontrol ettim. Küçük bir hata bulup düzelttim. İş hakkında mesai arkadaşına yazdım ve kendime yeni bir Türk kahvesi yaptım.
Öğle civarı Yağız aradı.
Akşam yemek ne yapıyoruz?
Bilmem. Ne istersin?
Dışarı mı gitsek? Uzun süredir çıkmadık.
Üç haftadır çıkmamıştık, çünkü Sevim Hanım evdeydi. Birlikte çıkamazdık. Üç kişilik sofra olmuştu.
Şu Tepebaşındaki makarnacıya gidelim mi?
Olur. Yedide buluşuyoruz?
Tamam.
Raporuma döndüm. Rakamlar yerli yerindeydi.
Yedi oldu, küçük, samimi, ahşap masalı, loş ışıklı restorandayız. Ben mantarlı makarna, Yağız biftek aldı. Yanında beyaz şarap
Konuşuyoruz. Ne anneyi, ne sınırları konuşuyoruz. Sadece konuşmak için konuşuyoruz. Yağız işten bir anısını anlattı, ben gerçekten güldüm, kibarlık için değil.
Güzel gülüyorsun, dedi bir anda.
Efendim?
Uzun zamandır öyle gülmüyordun. Fark ettim.
Baktım.
Ben de hissediyorum, dedim.
Bir süre sustuk, gereksiz ağırlık olmadan.
Hani yatak odasına lamba istiyordun ya, dedi.
Evet…
Haftasonu yenisini almak ister misin?
Kafamı salladım.
Yapalım.
Şarabı bitirdik, tatlımızı yedik. Dışarı çıktığımızda nisan köşeden göz kırpıyordu; kokudan, ışıktan belliydi. Yağız koluma girdi. Elimi çekmedim.
Eve dönünce, ev sessizdi. Kendi sessizliğimiz. Oturma odasına geçip, ortada durup baktım.
Her şey yerli yerindeydi. Ahşap figür, kitaplar, mavi kenarlı tabaklar ve benim pencere koltuğum.
Pencereye gittim, şehri izledim. Lamba ışıkları, evler, uzaktaki hareket…
Yarın annemi arayacağımı geçirdim aklımdan. Yeni lambalar, sadece bana has yemek tarifi denemek Bu benim evim, benim düşüncelerim, benim sessizliğim.
Banyodan çıkan Yağız:
Yatıyor musun?
Birazdan. Biraz daha buradayım.
Başını salladı, odasına geçti.
Üç hafta bitti; şehir gürültüsü bu sefer tanıdıktı.
Kendimi camdan seyretmeye bıraktım. Dışarıda başka evler, başka mutfaklar, başka kadınlar vardı. Her biri pencere başında, aynı soruları az çok soruyordu: Evliliğini nasıl korursun, kendinden vazgeçmeden? Denge… Duyulmak, sınırını kurmak…
Olup olmadığını bilemezdim; muhtemelen tam değil. Bu bir son değil, bir dönemdi. Sevim Hanım tekrar gelir, belki bayramda, belki daha önce. Yağız zor anlarda yine susar. Yine bazı şeyler istediğim gibi olmaz.
Ama antrede yeni lamba yanıyordu; pencere koltuğu bana aitti.
Bugün için, bu kadarı yeterdi.
Yatmaya acele etmedim; izledim, soludum. Sonra mutfağa geçtim, bir bardak su içtim, ışığı kapattım.
Sabahleyin annemi arayacaktım.
O başka bir hikâye. Şu anki değil.
Karanlık koridordan yatak odamıza geçtim. Yattım. Tavan griydi, belki değiştirmek lazım dedim; sıcak ton, belki açık renk.
Şehir alıştığı gibi gürültüsünü sürdürüyordu.
Gözlerimi kapadım.
Nasıl korursun evliliği, diye düşünür bazen kadınlar. Kendini kaybetmeden. Sınırını koruyup, değer verdiğini yıkmadan. Bunlar kolay cevapları olmayan sorular. Belki de gerçek kadın bilgeliği, bu sorularla yaşamayı bilmek. Kıpırdamak, bitmiş beklememek, çözüm zorlamamak.
Ne kurban, ne galip. Kendi yerini bilen insan.
Kendi evinde.
Kendi penceresinde.
Kendi hayatında.




