Kendim Yerine Başkasını Koymak

Kendi Yerine

Üvey anne çok iyi biliyordu ki Elif, dul adama varmak istemiyordu; bu ne onun küçük kızı olduğu için, ne de adamın biraz yaşlı olmasındandı. Elif, ondan çok korktuğu için evlenmek istemiyordu.

Adamın diken gibi batan bakışları, Elifin tam kalbine kadar işliyor, korkudan yüreği hızla çarpıyor, bakışlardan korunmak ister gibi titriyordu. Elif gözlerini yere indirip uzun süre kaldırmıyor, kaldırdığında ise hemen anlardınız; bakışları gözyaşlarıyla doluydu.

O gözyaşları, utançtan kızarmış yanaklarından sicim gibi akıyordu. Elleri titriyor, minik yumrukları hem üvey annesine, hem de ona gösterilen damat adayına karşı kendisini korumak istiyordu.

Dil dediğin, haindir, Allah kahretsin, ağzından da şu döküldü: Giderim.

“Heh şimdi işte kararlaştık, bu kadar güzel bir eve, böyle bir adama, böyle bir reise gitmemek neredeyse günah! Eski eşine toz kondurmazdı, zavallı kadın da zayıf, güçsüz, sürekli öksürükle dolaşırdı. Adam üç adımda, kadın bir adımda giderdi. Kadıncağız bir duraklar, tren gibi solurdu, adam da kollarına alır, sakinleştirirdi; baban gibi bağırmazdı hiç, delirmiş adam gibi.” diye anlatıyordu.

Kadın hamileyken de yürüyüşte gören olur muydu, Allah bilir, yattı yattı durdu; doğumdan sonra da bebeğin kalkışmalarına geceleri hep adam yetişirdi, kadın gün gün eridi.

Kayınvalidesi böyle anlatıyordu.

“Sen ise maşallah, kanlı canlı genç kızsın, seni başköşeye koyar! Her işe elin yatkın, orak, tırpan, örgü, hepsini bilirsin. Genç bir çocuğa verseler seni, onun huyu bir tuhaf, oturmuş değil, aklı bir karış havada, daha ne beleşlik yapacağını bile belli değil! Ama bunda her şey belli, herkes tanır, bilir. Senin de şansına bak!”

Kendi yaptığı rakıdan da demleriz, şöyle bir akşam oturup muhabbet ederiz. Zat-ı muhtereme düğün dernek gerekmez, vefat etmiş eşe saygıdan zıplayıp sıçrayan oyun oynamaya lüzum yok! Çeyiz istemiyor, Benim evim ağzına kadar dolu, merak etmeyin, diyor.

Fikret ilk evliliğini sevgiyle yaptı, Vildan sık sık hastalanır, güçsüz bir kadındı; annesi oğluna, “Oğlum, sen yakışıklı, güçlü adamsın, sana güçlü bir kadın lazım, öyle pısırık değil,” diye ısrar etti ama ne mahalle, ne aklı onu vazgeçirmedi; Fikret için bir tek Vildan yeterdi.

Köyde dilden dile dolaşıyordu; “Bunu büyüyle kandırdılar, yoksa hangi akıllı insan kendi hayatını hastaneden ibaret etmeye razı olur,” diyorlardı.

Doktorlar, Vildanın ciğerlerinin çok zayıf olduğunu, ufak bir gripten hemen zatürreye döneceğini; orası Allaha kalmış, daha bile kötüsü olur diyordu.

Fikret düşündü ki, sevgisiyle ölümün önüne geçecek, iyileştirecek, bakacak ve hastalık çekip gidecek. Nitekim evlenip ilk zamanlar her şey yolundaydı.

Mutlu genç çiftlerdi, mutlulukları gözlerinden akardı.

Ama Vildan hamile kalınca, içindeki her şey ters döndü; sürekli bir halsizlik, baş dönmesi, uyku hali, kadını o kadar güçsüz bıraktı ki, ne çamaşır yıkayabildi, ne ineği sağabildi. Kendi gür saçlarını bile örmekten acizdi.

Doktorlar, Bu hamilelik zehirlenmesidir, doğurunca geçecek, dediler. Fikret hiç şikayet etmeden, sevgiyle baktı Vildana. Annesi ise erkek adama böyle mağdur bir eş getirdi diye gecesiyle gündüzüyle oğluna dert yandı. Fikret karısını bir kartal gibi korudu, annesinin de eve gelmesini yasakladı.

Vildan bir kız bebek doğurdu ve Fikret, güçlerinin yerine geleceğine inandı. Bir süreliğine mutluluk döndü; ama kısa sürdü. Vildan soğuk aldı mı, gücü geri gelmedi, günden güne eridi.

Hastaneye götürdüler, doktor köy ağzıyla dümdüz söyledi:

– Ciğerler elden gidiyor, dedi.

Vildan anladı, süresi kısıtlı: İlk başlarda belli etmedi, bir gülümseme sıkıştırdı yüzüne, o da acılı bir sırıtış; dudaklar gülüyor, gözler feryat ve endişeyle dolu, çocuğu için endişeleniyor.

Bakışı sanki veda ediyor, Beni gülerek, neşeyle hatırlayın diyor. İncecik olmuş, belindeki çıkık kemikler, çökmüş göğsü, kurumuş elleri, düşük omuzları, hepsi tek bir kelime bile etmeden, ölümün yanında kol gezdiğini hissettiriyordu.

Gideceğini hissetmişti, Fikretten son bir ricada bulundu:

– Allahın planını insan bozamadı şimdiye kadar. Sevgimiz direndi ölümle, ama yorgunuz, gücüm kalmadı. Senden ve kızımızdan helallik istiyorum. Ben dertten doğmuşum, sizi de aynı derde sürükledim.

Fikret onun alev gibi ellerini tuttu, öptü. Nefes alışverişlerinden anladı ki, kadının parlağı tükenmek üzere.

Vildan onunla ve kızıyla ilgili endişelerini, sevgisini kapana kısılmış gibi anlattı, sonra yavaşça şunu fısıldadı:

– Elifle evlen. Hem iyi eş olur, hem de sen iyi kocasın, iyi babasın, o da iyi anne olur. Çünkü o da mademki üvey annesinden, üvey kardeşlerinden, sarhoş babasından fazlasıyla nasibini aldı. Onu iyi tanırım, annem de iyi bilir evlerini, o da her şeyi anlar. Elif çok sevecen, çalışkan, tahammüllü, kızımıza kötü davranmaz, seni de sevecek. Yeter ki, bana davrandığın gibi ona da sevgiyle yaklaş. Yani sanki ben Elifin yerinde yanında gibiymişim gibi davran. Kusuruma bakma, öyle de, ciğerlerim kadar ruhum da kararmış, dertten. Sen de kararını ver, kaderin yine Allaha yazılı. Tek şartım, kızımızı üzersen, mezardan kalkıp seni lanetlerim. dedi ve son gücüyle Fikretin elini sıktı.

Fikret ağladı, gözyaşlarının içinde karısının silüeti kayboldu. Kadının nefesi yavaşladıkça onun gideceğini hissetti. Melek gibi yüzünde gülümseme sabitlenmişti, elleri hâlâ kocasının elini tutuyordu.

Fikret onu baştan ayağa öptü, inledi, ağladı, her dediğini yapacağına ant içti. O yüzden, karısının ölümünün birinci yılında Elife dünür oldu.

Bu fikri üvey anneye kaynanası, Fikretin annesi, fısıldamıştı; o da torununa iyi bir anne isterdi. Kendi de hastaydı, belki çok yaşamayacak diye kızına ve damadına huzur dilesin istiyordu.

En çok da damadının nelere göğüs gerdiğini iyi bilirdi ve kızına gösterdiği sabır ve sevgiden ötürü, Allaha secdede Fikrete mutluluk dilerdi.

Söz kesme tam bir bulanıklıktı, Elif de Elif, hem kızının annesizliğine, hem kocasız kalmaya daha fazla dayanamayıp isteği kabul etti. Elife dikkatlice baktı; uslu, itaatkâr, güzel, bir de eşine eski karısı gibi benziyordu. Saç, gülüş, yürüyüş aynı…

Bazen yanına yaklaşıp sıkıca sarılmak, bir dakika susmak, hayalinde eski karısıyla Elifi harmanlamak istiyordu.

Elif neden “evet” dedi, bir türlü kendine açıklayamadı. Üvey annesinin hizmetçisi olmaktan mı bıkmıştı, hep sarhoş babasını eve taşımaktan ve annesiyle çatışmalarından mı yorulmuştu, yoksa Fikret’in kızına mı acımıştı? Belki de hepsi…

Ama kabul ettiği anda bir sınav daha başlayacağını hissetti: Fikreti ne sevecek, ne de kendini sevdirecek!

Sözden sonra Fikret, kızıyla Elifi tanıştırmaya karar verdi.

Vildan, normalde kızıyla adeta yapışık yaşardı, her dakika, her saniye Alarasına bakar, gece uyanınca kocasının gördüğü, kadının kızının başucunda bir şeyler fısıldaması olurdu; nasihat mı, dua mı, kim bilir…

Fikret, Vildanın küçücük kalbine ne söylediğini düşündükçe içi ezilirdi. Alara evin çocuğuydu, yabancılara hiç yüz vermezdi; babası, annesi, bir de ninesinin yanında asık suratlı bir büyükanne vardı.

Fikret, Elifi eve, “Kızımı bir görsün, kendi ortamlarında kaynaşsın” diye getirdi; çünkü üvey annesi resmi misafirlik sunarken sanki ahırdan süt vermeyen inek gidiyor gibi seviniyordu.

Elif, Fikret’le baş başa kaldığında genelde sessizdi, ama fark etti ki Fikret hiç de aksi adam değil, aksine nazik, düşünceliydi.

Açıkça sordu: “Başka gönlünde biri varsa çekilirim.” Eski karısının vasiyetinden hiç bahsetmedi.

Evin kendine özgü kültürü vardı; mobilyalar el emeği, ahşap içinde iğne oyası çerçevede tablolar, pırıl pırıl salonlar! Alara, Elifi görünce utançlı değil, resmen cilve yaptı.

Oyuncaklarını getirdi, Eliften birlikte oynamasını istedi. Sürekli Elifin elini tutmak istedi, meraklı bakışlarla inceledi, bazen gülümsedi. Elif, oyun sırasında birkaç kere hafifçe sarıldı, saçlarını annesininki gibi düzeltti:

“Bak istersen saçını örüp prenses gibi yapayım,” dedi.

Fikret, onların oyunlarını seyrederken içi sevinçten ağladı.

Elifi eve getirirken çok korkuyordu, çünkü Alara her daim annesini soruyor, pencereye bakıyor, her kapı açıldığında annesi dönecek sandığından koşuyordu. Fikret, kızı üçüncü yaşına bastığında ona ne anlatırsa anlatsın, minik Alara’nın ihtiyacı tek bir şeye, sevecen ve şefkatli bir anneye idi.

Fikret her şeyin farkındaydı, Elif konusunda yanılmaktan korkuyordu. Ama Alara, Elif ayrılırken yüzünü buruşturup ağlamak üzereyken, Fikretin içi huzurla doldu.

Alara, Elifin elini tuttu çekti; odasına götürdü, yataktan örtüyü çekti, minik elleriyle yastıkları kabarttı, sevinçten yatağa çıktığı gibi tavana zıplayıp durdu.

Elif birden eski günleri hatırladı; üvey annesiyle birlikte gelmiş, ona ekmekten laf sokulmuş, gizli gizli kendi çocuklarına şeker verirken kendisine yasak, işini iyi yapmadığı için ellenmiş, hep yamalı elbiseler giymiş, sarhoş babası yere düştüğünde vicdanı çatlamış, üstünü örtmüş, annenin “seni bir başıboş lafa bakıp ilk gelen leylekle evlendireceğim” demesini, beddualarla tehdit ettiğini düşündü, boğazına kocaman bir düğüm takıldı; gitti Alara’ya sımsıkı sarıldı, yanına uzandı.

Elifi bırakmadı, evde tuttu: “Hanım kocasının yanında olmalı, istenmeyen yere gidilmez!”

Çayın yanında göz göze gülümsediler, mutlulukları önlerinde yepyeni bir sayfa gibi açıldı.

Rate article
Lifequest
Kendim Yerine Başkasını Koymak