Mümtaz Beyin halası Nermin Hanım öldüğünde, hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağını rüyasında bile görmemişti. Hala Nermin, Ankaranın kıyısında eski, tek katlı bir evde yalnız yaşardı ve biricik torunu olan on yaşındaki Aybikeye gözü gibi bakardı.
Aybikenin annesi yıllar önce evi terk edip Almanyaya işçi olarak gitmişti, arada bir mektup yazar ama sesi evde duyulmazdı.
Mümtaz, Aybikeyi yalnız bırakırsa onu devlet yurduna vermek zorunda kalacaklarını düşünüyordu.
Mümtazın eşi, Mukadder Hanım, evdeydi. Yakın zamanda böbrek ameliyatı olmuş, doktorları uzun yolculukları katiyen yasaklamıştı. Akşam olunca Mukadder, zarif bir sofra kurmuştu: patates püresi, levrek köftesi ve taze roka salatası. Mutfakta yeni pişmiş ekmeklerin sıcak kokusu dolaşıyordu; evdeki yumuşaklığı ve huzuru Mümtazın her hücresine işlesin istiyordu.
Mümtaz gece yarısına doğru döndü. Ardında, küçücük sırt çantasından sıkı sıkı tutan, gözlerinde korku ve merakın garip dansıyla Aybike bekliyordu.
Mukadder, bu Aybike, dedi Mümtaz alçak sesle. Nermin halanın torunu.
Annesi nerede? diye sordu Mukadder, şaşkınlıkla.
Gelemeyeceğini söyledi, dedi Mümtaz. Aybike tek başına kaldı.
Aybike neredeyse görülmeyecek kadar usulca içeri girdi, çantasını önünde sürükleyerek. Mukadder derin bir nefes aldı ve zar zor konuştu:
Gel otur yavrum. Sofra hazır.
O gece mutfakta uzun uzun oturdular, koca bir bilinmezliğe açılan kapıyı konuşarak araladılar. Mümtaz, Aybikeyi yurda vermekle onun elindeki son aile bağını kopartacaklarından korkuyordu. Mukadder ise; yaşlandıklarını, sağlıklarının sallantıda olduğunu, emekli maaşlarının da azlığını düşündü.
Hayali kurduğumuz huzura erişemedik, dedi sessizce Mukadder. Biraz da kendimizi düşünmenin zamanıydı
O daha çocuk, diye başını eğdi Mümtaz. Bir çocuğun yalnızlığı ne demek, düşündük mü hiç?
Sabahın ilk ışıklarında Aybike masada bulaşıkları yıkıyordu çoktan.
Hep babaanneme yardım ederdim, diye mırıldandı.
Her şey yavaşça normale dönüyordu. Aybikeyi mahalledeki okula yazdırdılar, kolayca alıştı ve derslerinde çok başarılı oldu. Evin havası değişti: koridordaki sırt çantası, kitaplar, Aybikenin odasından yükselen şarkı sesleriyle
Başta Mukadder temkinliydi; gönlünü fazla açmaktan korkuyordu, ama bir akşam ansızın hastalanıp da Aybike ambulans çağırıp, ilaçlarını bulup elini sımsıkı tuttuğunda her şey değişti.
Üzülme babaanne, buradayım, diye sakinleştirmeye çalıştı Aybike.
Bir sene geçti. Aniden Mümtaz da göçtü bu dünyadan. Mukadder Hanım ve Aybike baş başa kaldılar. Büyük çocuklar cenazeye geldiler, ama o karmaşalıktan sonra birkaç gün içinde tekrar dağıldılar.
Anne, senin için genç bir kız ile uğraşmak çok zor, dedi kızı, İstersen yurda verelim, daha iyi olur
Mukadder uzun süre sustu, tabak hazırlayan Aybikeye baktı.
Mümtaz Aybikeyi buraya ilk getirdiğinde ben de korkmuştum, dedi sonunda. Ama şimdi o benim öz evladım gibi
Aybike daha da içtenleşmişti: yemeği hazırlar, evi çekip çevirir, yanında olur ve hiçbir zaman fazlasını istemezdi.
İki yıl geçti, Mukadderin sağlığı iyice bozuldu. Geleceği düşündü, bir gün noter çağırıp evi Aybikenin üzerine geçirdi.
Ama ben sizin öz çocuğunuz değilim ki dedi Aybike, korkuyla.
Akrabalık, soyadıyla değil, diye gülümsedi Mukadder Hanım. Yürekle olur.
Aybike usulca ona sarıldı, sanki kırılmaktan korkarak.
O an Mukadder Hanım anladı ki, insan yaşlanınca ne metrekarelerin ne kalan mirasın, asıl önemli olanın yanında olup seni bırakmayacak birinin olduğunu bilmekmiş Tüm hayatı irrasyonel, su gibi akarken, yanındaki tek gerçek sıcaklık buymuş.



