Küçük Serçenin Hikâyesi

Kuş

Vildan! Neden bu kadar geciktin? Beklete beklete! Otur hadi! Annemgilin komşusu, Ayten Hanım, bankta yerleşirken yanına el etti.

Eh, ne var ki? Akşam ne güzel! Evde ne yapacaksın? Orada sadece televizyon, bir de kedisi Şirin. Sıkıntıdan patlarsın! Ama dışarıda bahar havası! Daha nisan yeni girdi, ama hava neredeyse yaz. Aytenin rahmetli eşi Kazımın pencerelerinin önüne diktiği vişne ağacı da uyanmış, çiçek açmış. Bankı da Kazım yapmıştı, onu da geçen hafta Ayten tazeledi, boyadı, bank pırıl pırıl oldu. Komşular toplaşıp yan yana oturmayı bekliyor adeta; sohbet koyu, muhabbet bol başlıyor: çocuklardan, hastalıklardan, hayattan ve aşktan bahsediliyor ağırlıklı.

Başka ne konuşacak ki kadınlar? Yıllardır birbirlerini tanısalar da arada hep yeni bir şey çıkar. Böylece sohbetin bahanesi eksik olmaz. Çocuklar büyür, hastalıklar artar, ama aşk meseleleri… Aşk mı? Ondan genellikle azdır, çok nadir. Her buluşmada, biri hislerinden dürüstçe bahseder mi diye, içten içe beklenir. Aşık olunca nasıl hissediyorsun? diye anlatan olursa insanın içi hafifler. Kendi içi ıssız ve sessiz bile olsa, bir yerde aşk varsa, demek ki hayatta hala umut var. Isıtıyor, ışık veriyor…

Ayten Hanım, mahallede kısaca Aytencik diye bilinir, Vildanı bildi bileli tanır. Yetmişlerine dayandılar, neredeyse ömür boyu aynı apartmanda, yan yana kapı komşuluğu yaptılar. Çocukken, anneleri kapılarını kilitlemezdi, zira belliydi ki çocuklar ya biri ya da ötekinin evindedir. Ama sonra kilit işini tamamen bırakmadılar, hayat yolculuğu için evden ayrıldıktan sonra… O zamanlar altı yaşlarındaydılar.

Aytenin anneannesi köye ziyarete geldiğinde, kızlara hayatın sırrını anlatmış: Mutluluğun kuşunun tüyünü yakalarsan şansın da seni bırakmaz. Hayat da kolay olur, herkes mutlu yaşar.

Tabii kızlar hayatın anlamını tam kavrayamadı ama herkes mutlu olursa annemle babam kavga etmez kısmı akılda kaldı. Eh, mutlu kuşu aramaya karar verdiler.

Ayten de, o meşhur mutluluk kuşunun nerede yaşadığını kesin biliyordu: Karşı apartmanda! Böyle sinir bozucu, yaşlı, çatlak sesli bir amca var, bahçeye bazen rengarenk, kocaman ve tuhaf ses çıkaran bir kuş çıkarıyor. Kızlar hayvanat bahçesine bile gitmişti, böyle bir kuş yok! İşte mutluluk kuşu bu olmalı!

Hazırlık tamdı; Aytenin balkonundan eski bir tavşan kafesi buldular, ne olur ne olmaz. Ekmeği, bisküviyi, Vildanın düşündüğü bir şekeri de hazırladılar. Şekerle asla yanlış olmaz! Eğer kuşa ikramlarını beğendiremeyip mutluluğun kapısını kaçırmak istemezlerdi.

Hazırlıklar tamam, aceleleri de yok. Ciddi bir mesele çünkü. Aytenin anneannesi köye dönmüş, ailesi de tatile hazırlık yapıyor; komşular birlikte araba kiralayıp denize gitme planında. İzmire yakın bir sahil kasabası, birkaç saat sürüyor. Ev eski ama sağlam, bahçesi büyük, salıncak var ve deniz neredeyse kapının önünde. Ne güzeldi!

Ayten sabırsız; hem bu tatili hem anneannesine gitmeyi bekliyor…

Ama Vildana içten içe üzülüyor. Onun hiç anneannesi yok! Böyle bir adalet olur mu, çocuk, anneanne olmadan büyür mü? Kim masal anlatacak, kim gizlice şeker verecek? Kim tığla şapka örecek? Vildana da bir anneanne bulmaları gerek! Ayten düşündü, Mutluluk kuşunu yakalarsak belki ona da bir anneanne gelir Bunun için uğraşmaya değerdi!

Denize gitmeden bir gün önce, annelerine komşuya oynayacağız dediler, sessizce kapıyı çekip birbirlerine göz kırptıktan sonra merdivenleri indiler. Kendi bahçesinden, komşununkinden geçip, işte o kuşun yaşadığı gri, kasvetli binaya…

Ancak bahçe sessiz, kimse yok. Saat geç, hava sıcak; herkes evde ya da işte.

Kızlar birbirlerine baktı. Şimdi bu mutluluk kuşunu nasıl bulacağız? diye düşünürken Vildanın dudakları büzüşüp hemen ağlamaklı oldu. Fakat Ayten hiçbir zaman öyle kolay kolay ağlamazdı. Lazımsa aranacak! Yoksa, hayali anneanne, kutu kutu dondurma, puantiyeli elbiseler hayal olurdu.

Mutluluk kuşu neden vurdumduymaz? Eğer iyi bir kuş olsaydı, apartman girişindeki ağaçta otururdu ve onu aramak gerekmezdi! İşte o kadar!

Ayten, Vildanın elini tuttuğu gibi apartman girişine yöneldi. Durmanın anlamı yoktu! Kapı kapı dolaşıp sormak lazımdı.

Bir sürü daire vardı. Herkes açmıyor, belli ki evde yoklar. Kim açarsa, kızıyorlar bile, oyun ettiklerini sanıyorlar.

Ama Ayten ve Vildan pes etmediler, tüm kapıları çaldılar.

Mutluluk kuşu hangi dairede? diye soruyorlardı.

Ama yetişkinler denen insanlar; sanki zor bir soru sormuşsun gibi tersleyip, elleriyle kovalıyorlardı. Biri azarladı, yaramazlık yapmayın, dedi. Kızlar apar topar oradan uzaklaştı; Ayten o garip yeşil kapıyı aklında tuttu, bir daha asla çalmayacaktı. Kötü insanların mutluluk kuşu olamaz!

Neyse ki bir dairenin kapısını bir çocuk açtı; kızlardan biraz büyük. Sorduğunuzda omuz silkti:

Gelin ister misiniz?

Kuş yoktu ama içerisi o kadar büyüleyiciydi ki, neden geldiklerini, saat kaç olduğunu unuttular. Duvara asılı korkutucu maskeleri incelediler, deniz kabuğunu kulağa yaklaştırıp deniz sesini dinlediler, gemi maketine hayran kaldılar.

Babamla ben yaptık bunu. Azize Ayten.

Ooy, adaşım! Ayten elini yelkenlere uzatıp gülümsedi.

Adın Ayten mi? Ne kadar güzel! Annemin adı da aynı.

O nerede?

Annem işte. Az sonra gelir. Siz niye tek başınıza geziyorsunuz? Kızmazlar mı size?

Kızlar o anda anladı ki, hem kuş arayışını hem de yemek vaktini çoktan geçirmişlerdi.

Hadi kaçalım, Vildan!

Ayten, elinde kafesi unutarak koşmaya başladı. Çocuk onları kapıda yakaladı.

Bir dakika!

Kızlar gözleri parlayarak, çocuk ellerinde tüy demetini uzatınca öylece kaldılar.

Bu ne?

Tavus kuşu tüyü! Annem hayvanat bahçesinde çalışıyor. Veririm, ister misiniz?

Nefes bile almadan yeni arkadaşlarının elinden aldılar, selam bile demeden eve fırladılar.

Evde ise bir fırtına koptu!

Ağlamaktan gözleri şiş anneler avluda koşturuyor, babalar sinirle apartman önünde bekliyordu; polis bile gelecekti neredeyse. Kızları gören Vildanın annesi olduğu yere çöktü.

Bulundular…

Ve ne varsa yaşandı; gözyaşı, öpücük, azar… Neyse ki ceza verecek vakit kalmamıştı.

Bir-iki gün sonra tatil evinin bahçesindeki salıncakta otururken, kızlar:

Biliyor musun, Vildan? O kuşa hiç gerek yokmuş!

Neden?

Çünkü anneannem demişti ki, mutluluk demek, insanı seven birinin olması demekmiş.

Eee?

Eeesi, eğer bizi kimse sevmese, kaybolduğumuzda böyle ağlarlar mıydı? Ya da sonsuza kadar gideceğimizden korkarlar mıydı?

Haklısın…

Demek ki, biz zaten mutluyuz, değil mi?

Bilmiyorum…

Ben biliyorum!

Peki ya anneler-babalar?

Onlar? İki gündür hiç kavga ettiler mi?

Hayır…

O zaman kavga etmeme kapasitesine sahipler. İstemiyorlar o kadar! Hiçbir kuş onlara yardım edemez, anlıyor musun?

Hı hı…

O yaz çocukluk anılarının en güzeli oldu.

Ayten Hanım, hayatını düşündükçe, bu güzel anıları Vildanla her zaman paylaşabildiği için mutlu. Hatta unutursa ona sorabilirdi. Sonuçta iki kişilik hafıza, tek kişiden daha iyi çalışıyor.

Zaten Vildan her şeyi Aytenden daha iyi hatırlardı. Belki daha sakin olduğu içindir. Ayten ise cıva gibi hareketli, yerinde duramaz. Hep telaş içinde. Vildan ise oturur, düşünür, sonra ağır ağır harekete geçer. Acele işe şeytan karışır, derdi. O yüzden olayları hatırlaması dün yaşanmış gibi tazeydi.

Ayten nişanlısıyla Okanla tanışınca ilk başta tanıyamadı adamı. Bir ay çıkına kadar onun evine gidinceye dek.

Azize Ayten…

O çocuklukta bakıp hayran kaldığı gemi hâlâ aynı yerdeydi. Aradan yirmi yıl geçmişti. Vildan çoktan evlenmişti, Ayten de o anda gene o minik, şaşkın çocuktu sanki.

Evlendikten sonra yıllarca sakladığı tüyü kitabının arasından çıkarıp eşine gösterdi.

Hatırlıyor musun?

Ve kocası yıllar öncesini hatırlamaya çalışınca gülerdi bol bol.

Sonra neredeyse otuz yıl sürecek bir mutluluk, dertleriyle, uğraşlarıyla, kızlarının ve sonra oğullarının ilk adımlarıyla, hastalıklarla, Okanın Ayten için en iyi doktorları bulup elini hiç bırakmamasıyla geçti. Zaman geldiğinde, Aytenin hayatında vakit dondu, nefesi kesildi, çünkü onun nefesi Okanla birlikte gitmişti. Vildan, yanında hemen destek oldu, onu kendine getirdi, sarıldı kucakladı.

Dayan Ayten! Çocukların var

Ayten kendine geldi. Çünkü mutluluk hâlâ bir yerde vardı. Eski kadar dolu, ama yine de Stendhalın ona armağanıydı. Çocukları büyüktü; ama hem annenin hem babanın yokluğuna dayanamazlardı. Evlatla gökyüzü arasında biri duruyorsa, çocuk yetim sayılmaz, şanslıdır derdi anneannesi. Haklıydı! O yüzden Aytenin yaşaması lazımdı; çocuklarına, torunlarına destek olmaya. Herkes farklı illerde yaşasa da oğluna da, kızına da misafirliğe gittiğinde, o her yerde aranan, sevilen biriydi. Tatilde ise torunlar eve doluşur, evi şenlendirirdi. Eski yatağında, çocuklarıyla, torunlarıyla dolu olmak yeniden huzur ve neşe getirirdi. En büyük torunu bile utangaçça yanına sokulur, masal dinler, şaşkınlıkla dinlermiş gibi yapar ama aslında masalı ezbere bilirdi.

Kalbine o eski huzur dolar yeniden. O keyif, hafif bir tüy gibi içini ısıtır. Okanın verdiği tüy kadar gösterişli olmasa da, en kıymetlisiydi.

Herkese böyle nasip olmaz. Kimi ne kadar istese de, gökten mutluluk inmez. Ama Vildanla Ayten şanslıydı; o kuşu hiç yakalayamamışlardı ama, mutluluk ellerinden kaçmamıştı. O yaşta bile anlamışlardı; kadın için esas olan ailesiyle güvende olması. Çocuklar sağlıklıysa, gerisi de bir şekilde tamamlanıyor.

Vildan da istedi, çalıştı ve sonunda oldu. Oysa çocuksuz kalabilirdi. Eşiyle kendi çocukları olamadı. Birbirini öyle seviyorlardı ki, herkes şaşardı. Hep omuz omuza, hiç bıkmadan birlikte vakit geçirirlerdi. Kimseye dert yanmaz, sır saklar, ama hem Ayten hem komşular bilirdi: Vildanın mutlu olması hiçbir dedikoduya konu olmazdı.

Vildanda da kolay geçmemişti aileyle işler. Kocası Alinin tarafında akrabalar pek çok; teyzesi, halası bitmez tükenmez. İki tane de el kadar huysuz baldız vardı. Kimi ne yapıp getirdin, nereye gittin? Ne ikram aldın? Hep burnunu sokarlardı. Sürekli Vildan kusurlu bulunurdu. Ama Alinin annesi, Emine Hanım, iyi bir kadındı. İlk günden Vildanı gelini olarak benimsemişti.

Çok yumuşaktı. Kimseyi kıramaz, kavga edemezdi. Bir şey olursa hemen gözleri dolar, Vildan ona hep anne derdi.

Hepsi beraber, yan yana…

Alelacele kavga edilse de, Emine Hanım oğluna yakın olmak için evini satıp onların yanına taşındı. Kızları istemedi başta. Vildanla birlikte yaşamadı, oğlunun komşu apartmanına taşındı. Sıkışmak istemem, dedi hep. Oysa çok iyi biliyordu planlarını.

Kendi de zamanında zor günler geçirmişti; kocası bir gün aniden başka kadına gitmiş, üç çocukla yalnız kalmıştı. Yardım etmiş etmesine de, başka bir hayat… Sonradan konuşmuşlar, Vildan da bu barışmaya vesile olmuştu.

Alinin annesi, Emine, Vildana evlatlık çocuk almalarında en çok destek olan kişi oldu. Yıllarca kadın doğum servisinde çalıştı, orada bir bebeği gözüne kestirdi. Onlar taşradan uzak bir kasabaya taşındılar; aileye anlatmak zor olurdu çünkü. Bir yıl sonra bebekleriyle döndüler. Kimdi, nasıl geldi, ne zaman doğdu, kimseye açıklama yapmadılar. Ayten biliyordu, Vildan o gün hayatta ilk kez kimseye hesap vermemişti. Aile hafif söylense de, Alinin annesinin sevgisini görünce sustu: Demek ki aileden.

Baldızlar şüphelendi, ama artık açıktan kötülük edemediler. Çünkü Emine aylarca asık suratla konuşmaz olunca korktular.

Annelik başka şey; aşkı, ilgiyi paylaşırsan, çocuk da ısınır. Emine Hanım kalbinin tümünü küçük torununa verdi, Vildan da gerçek annelik yaptı.

Böyle mutlu geçip gitti yıllar. Ayten ailesiyle, Vildan da kocası ve oğluyla…

Hep birlikte tatile gider, çocuklar bir arada büyürdü. Herkes yine birbirine açık kapılarla.

Ama bir gün Okan gitti, evlilik hayallerine veda etti Ayten. Sonra Ali de aniden, hiç beklenmedik anda. Hep sağlıklıydı, birdenbire pıhtı dediler, anlam veremediler.

Vildan o zaman büsbütün yıkıldı, bu defa Ayten yanında olup onu toparladı.

Vildancığım! Oğlun var! Ailen var; Emine Hanım! Bu kadar üzülme. Kim onları ayakta tutacak? Düşünsene; Ali olsaydı ne derdi, böyle kendini parçalarken seni görseydi? O seni kendinden çok severdi. Onun sevgisini heba etme, Vildan! Doğru değil!

O mu, başka bir şey mi etki etti, ama Vildan toparlandı. Ayten gibi, yaşama tutundu, sevgisini yüreğinde sakladı.

Oğlu Polatı büyüttü; Polat subay oldu, garnizondan garnizona taşınıyor, ama annesini unutmuyor. Torunlarını yılın iki zamanı getiriyor. Bazen eşi Zeynep getiriyor torunları, Vildanın Zeyneple ilişkisi, neredeyse kız-anne gibi. Hayat ona da annelik yapmayı öğretti.

Çünkü Polat sadece gelin getirmedi; ilk evliliğinden küçük bir çocuk da getirdi. Oğlunu evlat gibi kabullendi. Zeynepin eski kocası, hamileyken terk edip gitmiş, sonra da resmen evladından vazgeçtiğini yazılı verdi.

Vildan hemen kucağına aldı küçük çocuğu, Polatı yanına yolladı, Gel bakayım, ben senin babaannenim! Kurabiye ister misin? İster misin? Hadi, yılbaşı ağacının altına bak, sana bir sürprizim var. Hadi, gel!

Anne kalbi işte! Bir çocuğu kendi evladın gibi kabul et, o da sana gönülden bağlanır.

O yüzden Zeynep artık onun kızı sayılır. Vildan, ailenin yeni düzenine çoktan alıştı; en büyük torunu da, öz olmasa da, hep önce ve en sevilendi.

Vildan bak, bahçeye ne zaman gideceğiz? Artık vakti geldi! Ayten başını kaldırıp vişne ağacındaki çiçeği gölgede seçmeye çalıştı.

Cumartesi. Şu camları halledip gidelim.

Ay, unuttum; bu yıl Ramazan erken geldi. Bahar temizliği tam oldu.

Tabii! Biraz da yemekle uğraşmam gerek.

Seninkiler mi geliyor?

İki günlüğüne, yolda geçerken. Büyük torun üniversite sınavı için Ankaraya bakmaya gidiyorlar. Şimdi uğrayacaklar, dönerken belki kalırlar. Küçükleri de belki bırakırlar bir süreliğine. Seninkiler?

Bizimkiler ancak yaz başında gelir. Onlar artık anaokulunu geçti, okul var; ders bitmedi henüz. Epey bekleyeceğiz.

Bir buçuk aycık işte!

Biliyorum, ama bana uzun geliyor…

Hep öyle olur, güzellik beklediğinde zaman ağır akar. Günü geldi mi şıp diye geçer, başlar yine bekleyiş. Biliyor musun Ayten?

Ne oldu?

O küçücük an için, hayatta ne varsa veririm. O minicikliğine bakmadan, insan o anla yaşar, sonra da hatıralarda inci gibi dizer. Mutluluk böyle işte. Çok değildir, insana ne kadar düştüğünü göremezsen eksik gelir.

Doğru! Hatırlıyor musun, birlikte mutluluk kuşu aramıştık?

Elbette hatırlarım! Vildan gülerek ellerini kocaman göğsüne koydu. Ben sonra bir hafta oturamadım! Annem telaşlandı, babam da iyice azarladı, ders olsun diye. Ama sen de ordan oraya sıçrıyordun.

Vardı o günler! Ama Vildancığım…

Ne oldu?

Bence biz o mutluluk kuşunu o zaman yakaladık. Fark etmedik ama yakalayıp bırakamadık. O zamandan beri peşimizi bırakmadı. Sen söyle; ailemiz, eşlerimiz, çocuklarımız, hele torunlarımız… Mutlu değil miyiz?

Haklısın! Hatta kuşumuza teşekkür etmeli. Kanadını çırpsın, kuyruğunu sallayarak sevdiklerimizi mutlu etsin…

Rate article
Lifequest
Küçük Serçenin Hikâyesi