Bir Bardak Süt

Bir Bardak Süt

Yoksullar kadar onlara yakın olanlar için de hayat kolay değildir. Bunu çoktan kavramıştı Seher Çolak: sekiz yıldır sosyal hizmetlerde çalışıyordu. Bu yıllar boyunca, Seher nasıl koşuşturduysa, zayıfladı, sertleşti, lafı gediğine koymayı öğrendi. Özellikle de biri işine dil uzatırsa gözlerinin içine öyle dik bakardı ki, o anda karşısındakinin tüm merakı küllenirdi. Bazen biriyle konuşurken birden arkasını dönüp hızla yürümeye başlardı, nereye gittiğini bilmeden. Bu yüzden ona “Seher Çöl” lakabını takmışlardı, çünkü sert ve keskin bakışlarıyla çevresindekileri serseme çevirirdi.

Seher, yıllar içinde yardım ettiği yaşlıların alışverişini yapar, evlerini temizler, hepsiyle dili anlaşırdı. Sadece bir kez bir tartışma çıkmıştı: Yalnız bir ihtiyar, ona bir tablet çikolata vermek istemişti. Hediyeler yasaktı; Seher asla kimseden bir şey almamıştı. O gün dayanamamıştı, “Allah rızası için” deyip almıştı çikolatayı. Ama eve getirince kıramadı, boğazından geçmedi bir parçası. Komşunun oğlanına verdi, bir dahaki sefere ise başka bir hediyeyi hiç almadı. Dede ise soluğu belediyede alıp: “Bu yeni gelen bakıcılar çikolatayla yetinmiyor, zarfla para bekliyorlar!” diye şikâyet etmişti. Seheri işten atmaya yeltendiler ama o direnmedi bile: “Atın işten de, üzülmem! Ben de insanım; üzerimden silindir gibi geçmeyin!” Sonra diğer yaşlılar araya girdi, Seher kalabildi. Aralarında Fatma Derman da vardı. Seher daha önce de Fatmaya karşı bir yakınlık hissetmişti; bu olaydan sonra neredeyse kardeşi gibi görmeye başladı onu.

Kaderleri de birbirine benzerdi; ikisi de küçükken yetim kalmıştı. Fatma doğuştan bedensel engelliydi; Seherin dışarıdan bir sıkıntısı yoktu ama ruhunda yara çoktu. Hassas, ürkek, sıkça gözyaşlarına boğulan biriydi; hatta Fatma bile onun içindeki sancıları anlamakta zorlanırdı. Ortak acıları ise çocuksuzluktu. Seher çoktan kaderine razı olmuştu, Fatma ise daha gözü karaydı. Hatta Seheri dağıldıkça azarlar, moral verirdi. Özellikle birkaç kez rehabilitasyon merkezindeki tiyatro provalarına gittikten sonra daha bir cesur olmuştu. Önceleri Fatma sahneye çıkmak istemiyordu. Üstelik ona sık sık uğrayan, bayramlarda dualar edip armağanlar getiren rahip Mahir de bu fikre sıcak bakmıyordu. Mahir, Fatmanın nakış işine olan tutkusuna ise çok kıymet verdiğini açıkça söylerdi: “En güzel uğraş bu!”

Fatmanın parmakları pek becerikli sayılmazdı ama azmi yarışırdı. Önce mendil, masa örtüsü işlemeye başladı; sonra keten bir elbiseyi desenlerle süsledi, kırmızı motiflerle, acayip zümrüt kuşlarla bezedi. O kadar güzel olmuştu ki halk sanatları yarışmasında birinci seçildi elbisesi ve son gün satıldı, Fatma kabul edince tabii. Para geldiğinde, Fatma Seheri aradı, ağladı, çünkü ilk defa emeğiyle para kazanmıştı ve bu parayla ne yapacağını bilmiyordu.

“Üzülme, birlikte hallederiz!” diye güldü Seher ve sonra ciddileşti: “Aynı model birkaç elbise alırız, sana bir iki yıl yetecek iş olur. Son zamanlarda kafana tuhaf şeyler takıyorsun…”

Fatma bu sözlere bir yanıt vermedi ama içinde bir burukluk kaldı. Çünkü hayalinde bir kocaya sahip olmak düşüncesi büyüyordu. Nasıl güzel bir şey; evli olmak… Filmlerde çiftlerin nasıl konuştuğunu, neler yaşadığını ezbere bilirdi ama kendisi, kendi hâlinde, sadece hayal edebilirdi.

O yarışma sonrası rehabilitasyon merkezinden arayıp dans stüdyosuna davet ettiler; ikili bir dans koreografisine hazırlık için.

“Olacak iş mi bu? Mümkün değil!” dedi Fatma, sertçe telefonu kapattı. Alay edildik sandı.

Yine aradılar, ikna ettiler: “Olmazsa devam etmezsin!”

“Belki şansın döner!” diye baskın bir kadın sesi devam etti. “Şimdi artık ödüllü oldunuz, yeteneğinize yenilik katma zamanı! Yıldız olacaksınız! Sosyal hizmetlerle de anlaştık; çalışanımız provalara sizinle gelir.”

“Kiminle dans edeceğim peki?” diye sordu Fatma.

“Sizin gibi biriyle… Bizde benzer çiftler çok. Bu ülkede çaresiz insan yok! Herkes ilgi ve becerisine göre bir şeyle uğraşabilir!”

“Deneyebilirim…” dedi Fatma.

“Harika! Benim adım Nurten Hanım, stüdyo başkanıyım. Yarın öğleden sonra provalara hazırsınız. Özel servis otobüsü sizi alacak.”

Gerçekten de, ertesi gün belirtilen saatte, kısa saçlı, sinirli bakışlı bir şoför geldi ve Fatma’yı evinden aldı. Otobüste bir tekerlekli sandalye vardı; dans partneri Orhan idi. Elini utana sıkıla tutmuştu Fatma, bir erkek elinin sıcağını hissetmek ne garip bir duyguydu.

Rehabilitasyon merkezinde şoför ve Seher, Fatmayı otobüsten indirip salona çıkardılar. Orhan ise kendi sandalyesini çok kolay idare ediyordu.

İlk provada ikisinin de ayağı dolandı. Hem utandılar, hem korktular; hem de arı gibi surekli yazılıp duran, ince uzun dans hocasından, hem Orhandan çekindiler; hem de hareketli, minik Nurten Hanımdan… Aylarca, haftada iki kez provaları sürdü Fatma ve Seher geri adım atmadı, hep yanındaydı.

Neredeyse bütün sonbahar ve kış stüdyoya gitti Fatma; nakış bile unuttu, provalar olmadan yapamaz olmuştu. Sanki en sevdiği iş gibiydi bu.

Bugün de yeniden toplanıyorlardı; Fatma, Seheri bekliyordu. Seher ise asık suratlıydı, sanki prova denen dert başına bela olmuştu. Dayanamayan Fatma, takıldı:

“Ne surat asıyorsun yine?”

“Ne asayım ki…” dedi Seher, kaşlarını çatmadan.

Fatma, konuyu değiştirmek istedi:

“O kadar da değil! Daha kırk yaşımıza girmedik! Biz de aile kurabiliriz!”

“Sen yine aynı şey… Ben evliliği tattım. Adam yedi yıl dayandı, sonunda gitti. Hak verdiğim için kırgın değilim… Gençken peşlerinde deli gibi koştum, bak sonucu bu. Anne babam da torun göremedi; ona yanarım.”

“O geçmişte kaldı. Senin yerinde olsam yüz kere evlenirdim!”

“Yine acı acı konuşuyorsun!”

“Ama bak şimdi; kimseyle evlenmesen de çocuk yapmak mümkün artık.”

“Onca parayı nereden bulayım? Maaşımı mı bilmiyorsun?”

“Televizyonda diyorlar, artık ücretsiz olacak.”

“Sonra konuşuruz… Peki ne giyeceksin provalara?”

“Daha bitirmedin! Pembe kazak, gri etek!”

“Bir kez de konser elbisesini giy! Ne diye diktirdik bunca kumaşı! Uzun ya, alış artık.”

“Final provasına giyerim, otobüste kirlenir…”

Final provası öncesi daha uzun süre çalıştılar. Sonra eve geldiklerinde Seher, Fatmayı banyoda yıkadı, sonra sarmaladı, mutfağa aldı; çay demledi, sofra kurdu; ama Fatma pastadan, şekerdan bir yudum bile almadı, ansızın sordu:

“Senin ilk defasında nasıldı?”

“Ne, ilk ne?”

“Hani… bir erkekle…” dedi Fatma ve kızardı.

“Hatırlamıyorum…”

“Abartma; evliydin, şimdi de Mehmet ara ara geliyor.”

“Geliyordu! İki ay ardından yalan oldu, genç bulmuş. Kıskanma, hiçbir halt yok!” dedi Seher tersçe.

“Ben Orhana hoş geliyorum, biliyor musun? Bakışları ayrı bir dünya!”

“Siyahlara sarışınlar cazip gelir, kafana takma! Vakitlice unut, sonra canın daha çok yanar.”

“Neyse işte…”

“Hiç! O konu kapansın. Çayını iç, yatağına geç, solgun adamsın!”

Fatma sustu; Seher, onun da “aşka bulaştığını” anlayınca iç çekti. Çünkü, bulaşıcı bir hâldir aşk; takılmazsan yakana yapışır. Hemen mutfağı toplayıp eve gitti, kapıdan dönmeden seslendi:

“Kapıyı kilitlerim, yarın öğlen gelirim. Ne getireyim pazardan?”

“Sen bilirsin…” diye sinirli yanıtladı Fatma, gözlerini kapadı.

“İyi uyu; yarın final prova!”

Hiç yanıt alamadı.

“Bak şu dansın başımıza açtığına!” diye söylendi Seher, hatta eklemek üzereydi: “Adamı delirtir böyle şeyler!” ama susmayı bildi.

Dışarıda, Seher başka düşüncelere daldı: “Bu kıza biri lazım. Sanılıyor ki, güçsüzler bir hiç; oysa nasıl kıskanç, kendi başına. Keşke anlattıklarıma kulak asmasaydım…”

Seher evden ayrılınca, Fatma da üzgün hissetti. Seher belki de bir kez olsun onu ciddiyetle dinleseydi iyi olurdu. “Keşke şiir yazabilsem, derdimi kağıda dökerdim,” dedi içten içe, gözyaşları boğazını sıkarken, aklı yine Orhan’a gitti: onun temiz kesilmiş saçları, kara gözleri ve sağlam elleri… Danslarda başta düşmekten korkmuştu, ama Orhanın yanında güvende olduğunu hissedince, hem kendine güveni arttı, hem eline övgüler geçti. “Aferin!” dedi koreograf kız, tıpkı bir öğrenciye, bu da Fatmanın çok hoşuna gitti.

Artık her hareket otomatikleşmişti. Orhana, Sehere, hatta arka planda işler karıştıran turuncu tulumlu elektrikçiye bile alışmıştı.

Final prova yaklaşınca Fatmanın aklına takılan tek şey: Ya kötü geçerse? Ya Orhanla bir gün dışarıda buluşamazsa? Belki de hayatı boyunca bir erkeği evine davet edemeyecekti, kimsenin sevgilisi olamayacaktı. Bu yüzden her şey kusursuz olsun istedi; başkalarına, “Ne yapsın ki zavallı kız” dedirtmemek için.

Sabah, konser elbisesini yatağına serdi, dikişleri yeniden gözden geçirdi. Mor, incecik ipek elbise, ışıltılarla, taşlarla kaplıydı; neredeyse kendi kendine pencereden uçacak gibiydi. Üzerinde nasıl durur, hayal etti… Sonrası ise bilinmezdi. Müzikten şaşmayacak, Orhana odaklanacaktı.

Kapı anahtarının şıngırtısı hayallerini kesti.

“Ne o, yıldız hazır mı?” diye dalgacı bir sesle sordu Seher.

“Hazırım ama heyecanlıyım!”

“İyi işte, heyecan var, insaflısın azıcık. Hadi giyin, hazırlanalım.”

Uzun sürede hazırlandılar, suratsız şoförü erken çağırdılar. Fatma, konser elbisesini ilk giyen olmak, o havaya girmek istemişti. Binadaki herkesin tuhaf bakışları arasında, Orhan siyah takım ve papyonla belirdi; yanında bir kadın vardı.

Kulis gerisinde, Orhan Fatmaya yaklaştı, yanağına hafifçe dokundu:

“Hiç korkma, her şey güzel olacak!”

Fatma, yanan yanağına el değdirmek istedi, utangaçtı. Gözlerini yummuştu ki omzunda bir el hissetti. Gözlerini açtı, Orhanın yanındaki kadın bastona yaslanıyordu.

“Endişelenme, başaracaksınız,” dedi yumuşak bir sesle.

“Siz kimsiniz?” Huzursuzluk yükseldi.

Orhan yanaştı:

“Fatma, tanış: Zeynep, eşim.”

Fatma utançla başını eğdi; Orhanın sağ elinde alyans vardı, daha önce hiç görmemişti. O ürkütücü kelimeler, o yüzük… bir anda tüm hayalleri yerle bir oldu, sanki başkasının rüyasıydı. Nefesi yetmedi, kafası döndü…

Gözünü açınca etrafına bakındı, sonra tekrar yığıldı.

“Fatmaya ne oldu? Anlamıyorum, biri yardım etsin!” diye seslendi Nurten Hanım, gözleri kaygıyla dolu, her zamankinden daha çelimsiz görünüyordu.

“Eve götürelim, tükenmiş, görmüyor musunuz?” dedi Seher.

“Doktor çağırmalıydık! Eğer ayıltırlarsa hemen sahneye çıkar. Boşa uğraşmadık onunla aylarca.”

Fatma biraz kendine geldi, ama bakışlarını kaçırdı, sorulanlara yanıt vermiyordu. Otobüste de aynı sessizlik sürdü. Eve vardıklarında, kapının önünde Sehere fısıldadı:

“Orhan nerede?”

“Prova da kaldı, eşli gösteride. Sen de kendini dağıttın işte. Dert etme. Belki de böylesi hayırlı. Papaz Mahir ne derdi, unuttun mu!”

Fatma Sehere içlendi.

Evlerine dönünce, hâlâ elbisesiyle yatağa yığıldı.

“Final bitti mi?!” diye neşelendi şoför, ilk defa gülümseyerek.

“Bitti, bitti… Hadi bakalım, yolunuz açık olsun!” dedi Seher. Fatmanın yanına oturdu, soran gözlerle baktı.

Fatma bir süre ağladıktan sonra sessizce mırıldandı:

“Orhan… evliymiş…”

Seher neredeyse kahkaha atacaktı; bu mu dert, diye düşündü. Oysa Fatma gözyaşları içinde haykırdı:

“Plan mı kuruyordun, mutlu olacağını mı sandın?!”

“Karışma, git başımdan!”

Seher oturduğu yerde kaldı. Fatma yineledi:

“Git buradan, bir daha gelme! Sensiz yaparım ben! Sen kötüsün, Seher Çöl!”

Sesi cılızdı, ama Seher alınmadı; ne de olsa Fatma´yı iyi bilirdi, böyle öfkeli sözler hep boşunaydı aslında. Yıllardır Seher onun için tek yakındı, neredeyse ailesi olmuştu. Şimdi bir hayal kırıklığı, azgınca öfkeye döndü. Diğer bakıcılar sabah işini bitirip hemen giderdi. Seher, hafta sonu da onda kalır, film izler, yemek yapar, çamaşır yıkar, hatta bazen geceyi onda geçirirdi. Şimdi ise “kötü”, üstüne “Çöl” dedi ya, yüreğine oturdu.

“Teşekkürler Fatma Hanım!” dedi Seher acı bir gülümsemeyle.

Hızla evine giderken ayakları zar zor ilerledi. “Yarın bağlılığımı bitireceğim bu kıza,” dedi kendi kendine. “Ya da sosyal hizmetten tamamen ayrılırım! Anaokulunda iş var, önceden kreşte çalışmıştım, orada kimse bana Seher Çöl demezdi!”

Eve varınca yorgun argın kendine çay koydu, bir bisküviyle geçiştirdi yemeği. Kendini kanepeye attı, yavaşça uykuya daldı. Düşlerinde yine Fatma vardı. “Biraz yalnız kalşam hemen arar, sızlanır,” dedi içinden. “O kadar şımardı ki, etrafında dönmemizi bekliyor!”

Gece yarısına doğru, telefon çaldı, rüyasından sıçradı. Arayan Papaz Mahirdi. Korktu, çünkü dışarısı zifiri karanlıktı.

“Seher Hanım, acil gelmeniz gerek, Fatmayı hastaneye götüreceğiz”

Sesi titredi, aklına Fatmanın evini kilitlemeden çıktığı geldi. “Başına bir şey geldi,” dedi içinden. Eline geçen ilk giysiyi aldı, koşarak sokağa çıktı. Yolda ambulans gördü, “Fatmamı acaba götürüyorlar?!” diye hissetti. Eve vardığında polis arabası, Mahir ve birkaç komşu vardı.

“Ne oldu, Fatmaya?” diye sordu, Mahirin üstünde geniş rahip şapkası daha da heybetli yapıyordu onu.

“Sanırım zehirlendi… Beni aradı, çok kötüyüm, gel dedi. Kapıyı açtım, yerde baygın buldum, yanında bir avuç ilaç…”

Bir polis yanlarına yaklaştı:

“Fatma Hanımın akrabası mısınız?”

“Bakıcıyım… Yani sosyal hizmet çalışanıyım. Ne oldu ki?”

“İntihara kalkışmış!”

“Ne intiharı, melek gibi yaşar!”

“Biri sebep olmuş. Araştıracağız. Evin anahtarı sizde mi?”

“Var…”

“O zaman buyurun, elektriği kesin, kapıyı kilitleyin. Ardından sizi karakola götüreceğim, ifadenizi alacağım.”

“Ne ifadesi, bir saat önce çıktım, iyiydi!”

“Demek o kadar iyi değildi. Sonra, sizin ifadenizle Fatma Hanımınkini karşılaştıracağız. Belki kurtulur.”

“Ne biçim konuşuyorsunuz siz?!”

Polis, komşularla birlikte evde kontrollerini yaptı.

“Buzdolabını da kapatın!” dedi.

“Yiyecek bozulur ki!”

“Balkona çıkarın.”

Balkona bir şeyler taşırken, Fatmanın telefonunu gördü.

“Şunu ona vereyim bari!”

“Olduğu gibi kalsın her şey!”

Emirleri yerine getirip, polis kapıyı mühürledi, birlikte karakola gittiler. Seher, detaylı anlatım yazdı, polis gülümseyerek okudu:

“Aşktan olmuş demek?”

“Başka neden olsun…”

“O zaman bize iş çıkmaz. Gidin evinize.”

Eve dönmedi Seher, taksi tutup hastaneye gitti. Danışmada sordu:

“Fatma Derman geldi mi?”

“Zehirlenmeyle gelen mi? Yoğun bakımda. Şimdi kendine geldi.”

“Oh çok şükür! Görebilir miyim?”

“Olabileceğini sanmam, belki üç güne kadar. Odası az önce değişti. Sen nesiydin, ablası mısın?”

“Yakınıyım, arkadaşıyım…”

“Demek biri varmış Kimin ne olduğunu bilmiyoruz. Kendi yatağı var. İsterseniz gelince arayın.”

“Sandalyeyi de getirebilir miyim, malum, engelli!”

“Hastanede olmadığını mı sanıyorsunuz, güceneceğiz valla! Bakın, telefonumuzu alın. Başka zaman arayın, pansiyona çıkarsa konuşuruz.”

Seher, biraz rahatlamış, evine döndü. Ama o akşam buz gibi, boş evde tam anlamıyla yalnız hissetti. Telefonun başında oturdu, bekledi, ama o suskundu. Zorla uyudu, sabah işyerini arayarak Fatmayı kimseye bırakmamasını istedi.

“Listede üstünde duracaksın, merak etme!” dedi şef, belli ki olan biteni duymuştu.

Günlerce hastaneyi aradı, Fatmanın sesi gelmedi. Dördüncü gün tanımadığı bir kadından telefon geldi:

“Seher Çolak mı?”

“Benim.”

“Hastaneden arıyorum. Ben Fatma Dermanın hemşiresiyim. Sizi istiyor. Odaya alınmazsınız ama camdan bakmanız serbest. İkinci katta, soldan üçüncü pencere, hastanenin ana girişinin tam karşısı. Saat birde bekler.”

“Teşekkür ederim! Bir şey getirmemi ister mi?”

“Karantinada; yiyecek, çiçek hiçbir şey getirilmiyor. Sekiz Mart da geçti…”

“Katiyen olmaz!” dedi hemşire.

Seher, sabah iki yaşlıya uğradıktan sonra, hastaneye gitti, pencerede bekledi. Gecikmeli de olsa, Fatma gözüktü; solgun, zayıflamış, ama gözleri neşeyle parlıyordu. Elini kaldırdı, belki bir iki şey söylemek istedi, ama cam arkasından sadece el işareti yapabildi. Sonra bir kağıt tuttu; kocaman yazılmıştı: “AFFET.”

Seher gözünü kısmış, telaşla, “Peki tamam, affettim” dercesine başını salladı. Ama içinde tarifi imkansız bir sevinç büyüdü: Fatma’nın gönlü yumuşamıştı. Şimdi sonsuza dek küs kalınamazdı. El salladı, vedalaşmak ister gibi başını eğdi, bir daha aramasını söyledi ve sokağa yöneldi.

İçindeki duyguların sıcaklığında sırılsıklam kara, eriyen karın içinden yürüdü; birden fark etti ki, ağaçlar, dükkanların camları, uzaktaki park -her şey pırıl pırıldı. Güneş ertesinde, uzak bir cami kubbesini parlattı. Seher bu ışığa bakarken anladı ki, gerçek bahar başlamıştı. En kötü gün, uzayan buzlu kışla birlikte geçmişte kaldı. İçindeki tazelenme onu sarsacak kadar gerçekti. “Artık üzülmeye ne gerek var!” dedi. Birkaç sevinç gözyaşıyla burnunu çekti. “Ne inatçıydi Fatma… Gerçekten de tam bir keçi!”

Rate article
Lifequest
Bir Bardak Süt