Eşim on yıldır “anneme patates toplamaya gidiyorum” diyerek köye gidiyordu. Ben de oraya gittim: “anne” beş yıl önce vefat etmiş, evde ise üçüzleriyle genç bir kadın yaşıyor…

On yıldır her hafta sonu “patates toplamaya” anneme gittiğimi söyledim eşime. Oysa gerçek bambaşkaydı: Annem beş yıl önce vefat etti, fakat o evde genç bir kadın ve üçüz bebekleri yaşıyordu…

Her cumartesi sabahı artık alışkanlık haline gelmiş bir seremoniyle başlardı.

Ben, Levent Demir, yaşlı arabamın bagajında boş çuval torbalarını alet kutusunun üzerine güzelce yerleştirirken, arkası dönük, omuzlarım düşük, yılların verdiği yorgunluğun izini taşıyarak karım Esra’ya seslendim:

Esra, gidiyorum. Fazla özleme artık. Sesim boğuktu, çantanın fermuarını kontrol ederken arkamı bile dönmedim. Annemin bahçenin parmaklıkları yıkıldı iyice bu yıl, direkleri değiştireceğim, ekini de toplamalı artık. Aman yağmurlara kalmasın.

Esra, mutfak penceresinin önünde, bir elinde demli çay, öyle sıkı tutuyordu ki parmakları beyazlamıştı.

Tabii ki git, ne de olsa kutsal görev. Duygusuz, sıradan bir tonla konuştu, buz gibi bir soğukkanlılıkla. Annenle de selam söyle, kendine dikkat etsin.

Apar topar başımla onayladım, bagajı kapattım, birkaç dakika sonra arabanın sesi siteden uzaklaştı. Beş yıldır, hava koşulu fark etmeksizin her cuma akşamı ya da cumartesi sabahı, “patates toplamaya” annemin köyüne, Kızılkaya’ya gidiyordum.

Her şey bir düzen içerisinde ilerlerdi, sanki örnek bir evlatmışım gibi.

Esra, fincanını masaya bırakırken, holde telefon çalmaya başladı. Ekranda eski arkadaşım Sema’nın adı yazıyordu; kendisi nüfus il müdürlüğünde çalışır, tanıdıklara arada sırada yardımcı olurdu.

Esracım, kaynananın evraklarını sormuştun, hatırladın mı? Sesi nefes nefeseydi, sanki koşmuş gibi. Sistemden üç kez kontrol ettim, veriler değişmez. Kayıtlara göre Zeynep Hanım beş yıl önce, yani Mayıs iki bin on dokuzda vefat etmiş.

Ayaklarımın altındaki yer, ani bir fırtınada sallanan sandal gibi gidip geldi, sandalyenin arkasına tutunmak zorunda kaldım.

Ne diyorsun Sema! Boğuk, şaşkın ve aptalca bir soruydu. Ben şimdi ona ilaç ve erzak götürmeye giden eşimle konuştum…

Kim bilir, Levent nereye ne götürüyor, canım. Sema’nın sesi ciddiydi, bir anda tüm hayallerimi kesip attı. O adreste artık biri daha kayıtlı: Polatlı hanım diye birisi, yirmi beş yaşında ve üç küçük çocuk.

Kafamda kan dolaşımı hızlandı. Yirmi beşlik bir kadın, üç ufak çocuk Beş yıldır annesinin ölümünü saklayıp gizli bir aileye mi bakıyor?

Antredeki arabamın anahtarlarına baktım. Kızgın değildim, aksine buz gibi bir soğukluk hissettim, sanki birisi göle atıvermiş beni.

Kızılkaya’ya iki saatte gittim, kafamda aynı görüntü dönüp durdu: bakımlı ev, bahçede hamak, uzun boylu genç bir kadın Levent’e soğuk limonata uzatıyor… Aşkla örülmüş bir yuva, tüm o sinirlerim ve aile bütçem üzerine kurulmuş…

Ama gerçek arabadan indiğimde yüzüme şamar gibi çarptı. Ne huzurlu bir köy evi, ne de aşk yuvası… Adeta bir çıldırma merkezi gibi ortalık!

Bahçe yeni boyanmış, pahalı sacdan yapılmıştı ama kuş sesi yoktu, rüzgar esmiyordu. Sadece üç küçük bebek bağrışarak ağlıyor, her birinin sesi diğerini bastırıyordu.

Kapı içeriden kilitliydi, bu yüzden arka bahçeden dolaştım. Ortalarda ne patates, ne bostan, sadece ayakkabı boyu yanmış oyuncaklar, kırık legolar vardı.

Verandanın camından içeri baktım: Her yer darmadağın, parlak ışıklar her ayrıntıyı kusursuz gösteriyor. Ortada genç bir kadın, bornozu bile leke içinde, saçları karışık, altı üstü toz, mor halkalar gözüne inmiş…

Etrafında üç bebek, adeta küçük sürüngenler gibi, parmak uçlarında dolaşıyor. Kadın hem bebekleri kucağına alıyor hem telefonda birine sesini duyurmaya çalışıyordu.

Baba! Neredesin, bir saat önce gelecektin! Üçü de aynı anda altına yaptı, bez kalmadı, mama da bitti, hemen gelmen gerek baba!

“Baba?”

Bir anda kafamda taşlar yerine oturdu. Yani ne sevgili, ne gizli aile. Doğrusu baba olmuşsun, istemeden de olsa.

Arabamı köşe başında park ettim, Leventin eski cipini tanırdım, yeni parmaklıkların önünde durdu. Görünmemek için iğde ağacının arkasına gizlendim. Elim otomatikman bahçedeki bir küreğin sapını kavradı.

Levent, yorgun, kamburu çıkmış, bir elinde dev bebek bezi paketleri, arkasında çocuk mamaları… Kafası yerlerde, güç bela yürüdü. Kapı zili şıngırdadı, avludan girerken ayağına bir çocuk üç tekerlekli bisiklet takıldı.

Polatlı, geldim! Sesi canına tak etmişti.

Kürekle avluya çıktım:

Selamınaleyküm, tarım danışmanı…

Levent, elektrik çarpmış gibi ürperdi, bez paketi çamura düştü.

Esra! Gözleri fal taşı gibi açıldı.

Buyur, yardıma geldim. Görüyorum ki bu sene bereket fazla: üçüz. Sakin bir şekilde camdan gelen bebek ağlama sesini dinledim. Annen de pek gençleşmiş, renk değişmiş üstelik.

Esra, anlatabilirim… Lütfen, küreği bırak! Geriye çekildi.

Beş yıl, Levent! Beş yıl bana yalan söyledin, annene gidiyorum diyerek! Sözlerim tüm gürültüyü bastırdı.

Kapıdan kadın çıktı: kollarında bir çocuk, bir elde pis bir bez.

Baba! Bu kim? Şu karın olan cadı mı, hani bana hayat hakkı tanımadığını anlattığın? Gözleriyle beni süzdü.

Cadı mı dedin sen?

İşim acele değil diye düşündüm, ağır ağır yaklaştım. Levent arkasını parmaklıklara dayadı, kaçacak hali yoktu.

Tamam. Şimdi size layık bir temizliğe başlıyorum.

Esra, aman karışma, bu kız benim kızım! bağırdı Levent, önünde siper aldı.

Bir an için elim kürekte dondu kaldı.

Nasıl yani? Bizim bir oğlumuz var, Baran. Yirmi yaşında

Bu bu senden önceydi, gençlik hatası. Annem ölmeden önce anlattı her şeyi, adresi de verdi. Beş yıl önce geldim, Polatlı tek başına, annesi de vefat etmiş, virane bir evde kalıyordu. Yardım ettim, evi toparladım, parmaklıkları yaptım

Polatlı konuşmayı bıraktı, iç çekip hıçkırarak ağlamaya başladı.

Geçen yıl nişanlısı, üçüz olduğunu öğrenince kaçtı. Onları bırakmaya, aç susuz bırakmaya gönlüm elvermedi, her hafta geliyorum yardım için, kadıncağız bir uyusun diye

Onsuz yaşayamam! Polatlı ağladı. Burada temizlik, bebek bakımı, her işin yükünü çekiyor, dinlenmiyor ki!

Levente baktım; yorgun, bitkin, eli yüzü morarmış. Anladım ki, ne sevgilisi var, ne başka ailesi. Sadece korkaklık edip yükü sırtlanmış ve kimseye kolay kolay anlatamamış.

Demek bana “zor kadın” demiştin? Yani bana bile doğruyu açamadın?

Yavaşça Polatlı’ya yaklaştım, o korkuyla geri çekildi. Kucağındaki bebeği aldım, sırtını sıvazlayıp omzuma yasladım. O da şaşkınlıkla durduyuverdi.

Eh, Levent dedecik. Gözün gibi bakacaksın buralara.

Boşanıyor musun benden? dedi telaşla.

Yok ya, boşanmak kolay. Bana lazım olan şey başka.

Polatlı’ya göz kırpıp ciddi ciddi ekledim:

Yavrucağım, hemen bebeği park yatağa bırakıyorsun, kendin duşa atlayıp en az dört saat deliksiz uyuyorsun.

Gözleri şaşkınlıkla açıldı.

Ya siz?

Ben de, bir süreliğine, vekaleten babaannelik yapacağım.

Levent’e döndüm:

Hadi mutfağa, mama hazırlayın, süt ılıt, ama tam otuz yedi derece olacak.

Peki ya sen? dedi, umutsuzca.

Ben de Baran’ı arayacağım, yeni bilgisayar için para istiyordu, gelsin o da patates kazsın, elini alıştırsın biraz.

Leventin yüzü bembeyaz oldu.

Baranı niye dahil edeceksin?

Etmeli, Levent, başka yolu yok. Sert çıktım. Ve bu arada şu maaş kartını bana bırakıyorsun, çünkü torunlara yatak lazım, üçlü bebek arabası da gerek, pazarın kırığıyla işi olmaz.

Neden?

Hem bana manevi tazminat lazım, yıllardır içimde biriktirdiklerimin karşılığı. Zaten bir kürk, bir de haftalık kaplıca tatili hayalim vardı; huzurlu ve tek başıma…

Uyumaya dalan bebeği hafifçe salladım.

Siz de burada toprağı kazın, güneş batana dek. Döndüğümde görürsem her yer marul gibi olmuş olmalı. Yoksa arkadaşlarına anlatırım; Levent Demir, işadamı değil, mahallenin baş dadısıymış!

Levent, çantasını alıp eve yollandı, iki hayatın yüküyle bükülmüş bir halde.

Derin bir nefes aldım; havada ateş, yaprak değil, bebek pudrası ve ekşimiş süt kokusu vardı.

Artık karmaşaya ben hükmediyordum.

Aradan bir ay geçti, yeni kürkümü giyip veranada oturuyorum. Bankadan kartıma para geldiği yazısı ve hemen ardından bir fotoğraf: Levent ve Baran, çamurlu, ama mutlu, dev üçlü bebek arabasıyla poz vermişlerdi.

Kahvemi yudumladım, hafifçe gülümsedim. İnsan hayatında herkesin kendi yükü, kendi sınavı olurmuş. Leventin yükü de işte buydu, sonunda sevmeyi de öğrendi.

Hayatta bazen kimsenin bilmediği, anlamadığı yüklerimiz oluyor. Kimi zaman saklamak daha kolay gelir; ama unutmayalım, bazı yükler aslında küçücük, sıcacık ellerle taşınmaya daha uygun. Ve en doğru çözüm, bazen olaylara başka bir pencereden bakabilmektir.

Siz de kendi hikayenizi yazıyor musunuz? Benim hikayem şimdilik bu kadar, huzur ve kahkaha sizle olsunKürkümün yakasını düzelttim, gökyüzüne baktım. Belki de, dedim içimden, bir hayatı birlikte taşımak, en baştan pazarlık etmek değilmiş. Beklenmeyenler, yanlışlar, yükler ve kırıklıklar Hepsi bir arada, kimi zaman huzurun, kimi zaman huzursuzluğun tarifi oluyordu. Ama insan, eninde sonunda hem kendine hem birbirine alışıyordu.

O an cep telefonumdan melodik bir bildirim sesi geldi. Barandan yeni bir mesaj: Anne, üçüzlerden birinin ilk adımı! Babam sevincinden ağlayacaktı neredeyse. Keşke burada olsan!

Bir gülme yerleşti yüzüme, kahkaham verandanın tenhalığını doldurdu; hayat bazen, en büyük teselliyi en karmaşık hallerin ardına gizlerdi. Nihayet kendi patatesimi bulmuştum, diye geçirdim aklımdanbelki yerin altında değil, ama kalbimin bir köşesinde

En sonunda ne mi oldu? Çuval çuval patates toplayamadım belki, ama içimdeki ağırlıkları bir bir bıraktım toprağa ve hafiflemiş bir kadının iç huzuruyla, ailemin en tuhaf masalını anlatacak yaşa geldim. Bahçenin çitlerini de, ailemin sınırlarını da birlikte onardık.

Ve bazen, gerçek mutluluğun formülü şudur: Kusurlu sırların, birlikte çekilen yüklerin ve yeri gelince dayatılan bir kürkün altında, herkesin gülebileceği bir masal yaratmak

Çünkü hayat, en güzel sırlarını, en kara mizahın tam ortasına gömer. Ve günün sonunda, üçüz bebeklerin haykırışları arasında, insan evini bulur.

Rate article
Lifequest
Eşim on yıldır “anneme patates toplamaya gidiyorum” diyerek köye gidiyordu. Ben de oraya gittim: “anne” beş yıl önce vefat etmiş, evde ise üçüzleriyle genç bir kadın yaşıyor…