Derya, karnının adeta on kilo kurşun gibi ağırlaştığını hissederek uyandı. Saat gecenin üçüydü. Evdeki sessizlikte bir tek eşinin soluk alışı ve koridordaki eski duvar saati tıkırtısı duyuluyordu.
Diğer yana dönmek istedi ama eski çekyat gıcırdadı; Mert, duvara yaslanmış şekilde uyurken irkildi ve homurdanarak söylendi:
Derya, yine mi? Yeter artık döndüğün. Birazdan kalkmam lazım, insaf be kadın.
Kadıncağız kıpırdayamaz oldu, neredeyse nefes almayı bile kesti. Mertin son altı aydır dilinden düşmeyen cümle tam olarak buydu zaten. Sanki ikiz bebek beklemek onun keyfiymiş gibi davranıyordu. Adam resmen başka birine dönüşmüştü; market fişi kontrol eder, kuruşun hesabını yapar olmuştu. Derya Biraz meyve alalım mı? dese, suratını buruşturuyordu.
Fiyatları gördün mü bakayım? diyordu, fişi gözden geçirirken. Elma ye, onlar bizim memleketten, ucuz. Şeftali neymiş, keyif mi yapıyorsun evde? Ben çalışıyorum, sen oturuyorsun!
Derya usulca yataktan inip mutfağa gitti, elini beline koydu. Ayakları o kadar şişmişti ki terlikleri zor giyiyordu. Pencere önünde oturdu, bomboş sokağa baktı. Zihni karmakarışıktı. Yaklaşan doğum tedirginliğiydi, iki bebekle eve dönecek olmanın endişesiydi üstünde baskı, her an eleştiriye, hesap sormaya hazır bir ev.
Sabah, Mert iş için hazırlanırken fırtına kopuyordu sanki; çorap arar, gömleğini bulamaz, dolap kapaklarını sinirle çarpardı.
Gömleğimi ütüledin mi?
Sandalyede Mertciğim.
Bir de düğmesi kopmuş. Neyse, ben çıktım, geç geleceğim. Toplantı var Genel Müdürle, sakın arama, adam fena, telefonu bile toplatıyor.
Ne bir hoşça kal, ne bir bakış. Kapıyı sertçe çekip çıktı. Derya üst kilit sesini duydu; o gıcırdayan eski kilit, içeriden iki elle, zorla, tüm ağırlığını vererek açılan cinsten.
Gün içinde Derya, koridoru toparlamaya girişti. Yeğeninde kalmış bebek giysilerini çıkaracaktı. Tabureyi çekti.
Azıcık ucundan, ne olabilir ki diye kendi kendine cesaret verdi.
Tabureye çıktı, ama bir an başı döndü; ayağını kaydırdı, Cumburlop!
Yana devrildi, kalçesini halıya çarptı. Canı fena yandı. Ne yazık ki asıl felaket o anda başladı: Karnında keskin bir sancı.
Daha var, ne olur, daha erken diye mırıldandı kalkmaya çalışarak.
Terlemiş elleriyle telefona ulaşmaya çalıştı, ama bir metre ötede. Doğum başlamıştı, suyu da gelmişti! Zorlukla telefonun olduğu sehpaya doğru süründü.
Gözleri kararıyor, parmakları titriyordu. Telefon rehberinde M harfindeki iki ismin üstünde durdu.
Mert.
Hemen altında: Mert Yılmaz (Genel Müdür). Kısa süre önce doğum izni yazışması için kaydetmişti ikinci Merti.
Arar. Tuşuna bastı. Uzun, ilgisiz çalıyor. Açmıyor.
Tekrar arıyor.
Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor.
Panik! Yalnız. Kapalı kapı; yattığı yerden o kilidi açması mümkün değil. 112 çağırsa bile, kapıda tıkanıp kalacaklar.
Kendine gelmesiyle telaş bir arada. Son bir ümitle mesaj uygulamasını açtı. Gözleri bir başka görmeye başladı. Sanki kocasına yazdığını düşünüyordu.
Doğum başladı, kapı kilitli! Hastaneye gitmem lazım, düştüm kalkamıyorum. Ne olur gel çabuk!
Gönder tuşuna dokundu; sonra telefon elinden kaydı, ekran söndü.
Mert Yılmaz, büyük bir inşaat şirketinin genel müdürü, toplantıdaydı. Adam sert mi sert, dakika şaşmasına bile tahammülü yok. Altındakiler el pençe divan.
Masanın üstündeki telefon cılız bir sesle çaldı. Mert kaşlarını çattı, ekrana baktı. Derya Hanım, tedarik müdürünün eşi. Hoş bir hanım, evrak imzasında tanışmışlar.
Mesaja göz gezdirdi. Normalde taş gibi suratı aniden yumuşadı.
Toplantı bitti! diye bağırdı, ayağa fırladı.
Ama Mert Bey, bütçeyi
Çıkın dışarı!
Ofisten fırladı. Hemen sekreterini aradı. Abonemiz şu an meşgul.
Allahın cezası diye söylendi.
Özel kalemi çevirdi:
Çabuk bana Şevketin telefonunu bul; arabanın kontağını tak. Ben kendim gidiyorum.
İki dakika sonra lokasyon geldi. Tedarikçi Mert Bey, şantiyede değilmiş! Adres, şehrin meşhur Doğa Yaşam sitesinde parlıyordu.
Mert Yılmazın dudakları öfkeyle titredi.
Jeepini ışık hızıyla sürdü, 15 dakikada Deryalara ulaştı. Karısı yıllar önce kalp krizinden ölmüştü, o panik duygusunu unutabilmiş değildi.
Üçüncü kata deltadan çıkıp kapıyı yokladı; kilitli. İçeriden cılız bir ses.
Ne ambulans bekledi, ne yardım! Duvara yaslanıp var gücüyle daldı kapıya. İlk darbe yetmedi, ikinci de kilidi kırdı.
Derya yerde büzülmüş.
Derya!
Kadıncağız gözlerini araladı:
Mert Bey? Nerede benim Mert?
Ben buradayım. Sen sakın korkma.
Kucağına aldı, arabaya yetiştirdi.
Araçta gaza o bastı ki, önündeki arabalar kaçacak delik aradı. Derya arka koltukta zor nefes alıyordu.
Az kaldı, dayanın lütfen, diye tekrarladı aynadan gözünü ayırmadan.
Hastaneye vardıklarında sağlık çalışanları kapıda bekliyordu; önceden hekimle konuşmuştu bile.
Eşiniz mi? hemşire koştu.
Babasıyım! kükredi Mert Bey. Annenin ve çocukların tüm sorumluluğu sizde!
Koridorda tur attı, zemini adımlarıyla inletti. Üç saat sonra doktor çıktı.
Geçmiş olsun, iki oğlunuz var. Müdahale gerekliyidi ama yetiştik. Kiloları küçük ama nefes alıyorlar. Anne de toparlıyor.
Mert Bey cama başını yasladı.
Teşekkürler.
Telefonuna yine tedarikçi Merti aradı. Nihayet açtı, fon müzik, kadın kıkırtıları.
Buyurun Mert Bey?
Nerede olduğun belli. Şantiyedeyim diyordun, ama “Doğa Yaşam”da beton dökülüyor herhalde?
Bir sessizlik.
Mert Bey ben aslında
Kovuldun Mert. Hiçbir şirkete adımını atmayacaksın! Kadının sana döner mi, hiç sanmam. Ben olsam affetmezdim.
Derya ertesi gün kendine geldi. Sessiz, tek kişilik odadaydı. Komodinde su ve meyve suyu vardı.
Kapı açıldı. Mert Yılmaz, ceketli ama kravatı yok, yorgun yüzlü.
Nasıl hissediyorsunuz?
Mert Bey Derya doğrulmak istedi, ameliyat yeri sızladı. Çok mahçubum, kontağı karıştırmışım
Ona dua et ki karıştırmışsın, dedi o da sandalyesine geçip otururken. Derya, açık konuşacağım.
Başına geleni, yanlış kişiye giden mesajı, kovulmayı anlattı. Sesi sertleşmişti.
Kocan şimdi sana ulaşmaya çalışacak. Evin, onun mu?
Ailesinin, dedi Derya gözleri dolu dolu. Gidecek kimsem yok, halam köyde, uzak.
Mert Yılmaz bir süre masaya tık tık vurdu.
Şimdi şöyle Benim büyük bir evim var, iki katlı. Sadece yatmak için kullanıyorum. Misafir kısmı müsait. Çocuklarla gel, toparlanana kadar kalırsın. Ev işlerinde yardım edersin, ben de yabancı sevmem zaten. Maaş, iş; alın teri. Hayır işi değil yani.
Ben iki bebekle ne yardımı?
Hallederiz, yardımcı da alırız. Ben evde hayat olunca huzurluyum.
Hastanede çıkış sakin geçti. Eski koca binaya girmeye çalıştı ama güvenlik sokmadı. Pencerede Derya seyretti, içi bomboştu.
Mert Bey kendisi aldı eve. Bebek koltuklarını arabada sabitledi.
Haydi eve, dedi sadece.
O günden sonra Yılmazların evi hayat doldu. Büyük villa bebek gülücükleriyle yankılandı. Derya mis gibi sabun ve ütü kokusu sardı her köşeyi.
Mert Yılmaz o kadar sert biri çıkmadı. Mesai sonrası eve gelir, acemice de olsa bebekleri tutmaya çalışırdı.
Ne haber aslanlar, büyüyor muyuz? der, kocaman sesiyle çocukları sevindirirdi.
Bebekler, Emir ve Bora, ona ciddi ciddi bakardı.
Eski koca piyasadan silindi. Mert Yılmaz tüm bağlantıları kapatmıştı zaten. Adam bir iki kuruş göndermekten başka bir şey yapamadı. Derya ilk defa yıllar sonra, gerçek bir korunak bulduğunu fark etti.
İki yıl geçti.
Derya, bahçedeki kamelyada sofrayı kuruyordu. Sıcak bir Temmuz pazar öğleni. Mert Bey mangal başındaydı.
Çocuklar çimlerde böcek kovalıyorlardı.
Baba bak, böcek! diye bağırdı Bora, havaya elini sallayarak.
Derya tepsiyi elinden düşürecekti. Mert Bey de öylece kaldı. Bora ilk defa ona baba dedi. Önceleri Mert Bey idi.
Mert elindeki maşa ve önlükle Borayı kucağına aldı, havaya fırlattı.
Böcek dediğin arı bu, faydalı bir şey, dedi gülerek.
Sonra Deryaya döndü, gözleri yıldız gibi parlıyordu.
Deryacığım, dedi, otursana.
Derya sandalyeye çöktü.
Çok romantik bir insan değilim, bilirsin. Lafı dolandırmak benden değil. Ama çocuklar doğru söylüyor. Bana yabancı değiller. Sen de değilsin.
Cebinden karton bir kutu çıkardı.
Artık iki yıldır bir aile sayılırız. Bunu resmileştirelim. Çocukları evlat edineceğim, soyadımı vereceğim. Kimse yeuye konuşmasın. Ne dersin?
Derya ona bakıp ağladı, ama o eski acıdan değil, sonunda sırtını dayadığı birinin güveninden.
Kabul ediyorum, Mert Bey şey, Mert, dedi gülümseyerek.
Oldu, lütfen bana artık Bey demekten vazgeç.
O gece çocuklar uyuyunca verandada oturdular. Çaylarının buharı tütüyordu. Eski kocası başka bir şehirde muhtemelen ucuz bir rakı açıp kaderden dert yanıyordu. Ama burada, artık kendi evi saydığı yerde, iki minik burunlu çocuk ve gerçek bir aile sıcaklığı vardı.
Bazen, bir kare hata, ya da yanlış kişiye mesaj, hayatı değiştirir. Yeter ki, doğru insanı seçtiğine yanılma.



