Ali, Ben Hâlâ Hayattayım: Deniz Kıyısında Yaşanan Bir Aşk ve Umut Hikayesi

Burak, ben hâlâ buradayım: Deniz Kenarında Bir Aşk ve Umut Hikâyesi

Burak, ben hâlâ hayattayım… Yavaşça biraz daha yaklaştı bana. “Bir söz ver,” dedi, “beni erkenden uğurlama, tamam mı?”

Burak, şu güzelliğe bak lütfen! dedi Zeynep, gözleri enerjiyle pırıl pırıl, teni yaz güneşiyle bronzlaşmış. Kollarını açtı ve sanki o uçsuz bucaksız denizi kucaklamaya çalıştı.

Karamel renkli dalgalı saçları hafiften güneşte açılmış, neşeyle rüzgâra karışıyordu. “Sana söylemiştim, bu ay hayatımızın en güzel ayı olacak, diye!”

Burak ise, yanında bembeyaz kumun üstünde ayağa dikilmiş, şapkasını düzeltti ve gülümsedi. Dışarıdan bakınca rahat, içten içe ise kalbi kaygıyla sıkışıyordu. Bir türlü aklından çıkmıyordu: “Bu, kaybettiğimiz mutluluğu yeniden yakalamak için son şansımız olabilir.”

Evet Zeynep, haklısın, bu ay kesinlikle en güzel ayımız olacak, dedi ve sesini teslim olmuş bir neşeyle yumuşattı. Sen nedense hep haklısındır zaten.

Ama doktorun iki ay önceki sözleri, o boğucu ağırlığı bırakmıyordu: Maalesef kanser, ileri evre, iki-üç ay. Ve işte Zeynep hemen pes etmek yerine, yaşamak için Karadenizin kenarına gelmekte ısrar etmişti.

Hadi denize! dedi gözleri parlayarak ve Burakın elini yakaladı Zeynep. Ne olur moralini bozma! Hatırlıyor musun, gençken anneannenin köyündeki dereye nasıl atlardık? O zaman da sen su akıntısının donunu alıp götürmesinden korkardın!

Burak kahkahayı bastı, içindeki hüzün bir an gölgelere karıştı. Zeynep, onun karamsarlığını hep böyle dağıtırdı işte.

Ben korkmadım ki, sadece tedbirliydim, diye takıldı Burak. Hadi, koşalım, ama bak denizde köpekbalığı varsa suç senin!

İkisi de çocuklar gibi güle güle denize koştular. Zeynep dalgaların arasında oynadı, Burak ona bakarken içi hem aşkla hem korkuyla doldu. O kadar güzeldi ki ve ona böylesine bağlıydı ki, kaybetmeyi düşünmek bile dehşet vericiydi.

“Aşk insana umut verir, zaman bile aleyhte görünse…”

Onların hikâyesi, Anadolunun bir kasabasında, onuncu sınıfta başladı. Herkes birbirini tanırdı. Zeynep, yıldız gibi parlayan yeni öğrenci… O gülüşüyle, uzun karamel saçlarıyla, kasabada herkesin aklını başından almıştı.

Ailesiyle komşu şehirden taşınmıştı. O andan beri her ortamda parlıyordu. Burak, uzun boylu, biraz da sakar, elinden kitabı düşmeyen biriydi; onunla ilgileneceğini hiç düşünmemişti. Lise dansında sonunda cesaretini toplayıp onu dansa davet etmişti.

Sen farklısın, demişti Zeynep, gözlerinin taa içine bakarak. Hiçbir şeye kasmıyorsun.

Ya sana basarsam, korkmuyor musun? diye takılmıştı Burak. Zeynepin neşeli kahkahası akşam salonuna yayıldı. O geceden sonra yakın arkadaş oldular.

Lise bitince yol ayrımı başladı: Burak İstanbula inşaat mühendisliğine, Zeynep ise Ankarada Türk Dili ve Edebiyatına gitti. Aradaki mesafe ikisini de güçlendirdi. Uzun uzun mektuplaştılar, tatillerde bir araya geldiler ve aşkları iyice kök saldı.

Yirmi iki yaşında ellerine diplomayı alınca hemen nikâh masasına oturdular. Düğünleri küçük kasabadaki düğün salonunda, plastik güllerle süslenmiş masalarda oldu. Kapıda Sezen Aksu çalıyordu. O an tek önem verdikleri, birlikte ve mutluydular.

Ama hayat… Biliyorsun işte, her gün kolay geçmiyor. İlk yıllar küçük bir evde kiracıydılar, sürekli çalışıp kendi evlerinin, kendi hayallerinin peşine düştüler. Zamanla yorgunluk, geçim derdi kavgaları da getirdi.

Bir gün bulaşık yıkanmadı, ertesi gün elektrik faturası unutuldu Derken bir tartışmada Burak patladı kapıyı çarpıp:

Belki de ayrılmamız daha iyi olur! dedi.

Zeynep hiç tepki vermedi, oturdu, derin bir iç çekti ve yavaşça konuştu:

Burak, ben seni öylesine çok seviyorum ki, buna yazık etmeyelim. Başka türlü yaşamaya çalışalım.

Sonra her hafta bir günü sadece kendilerine ayırmaya başladılar. İş yok, telefonlar yok, tartışmak yok. Balkon çayında sohbet, eski günleri yad… Böylelikle aşkları, kış uykusundan uyanmış bir çiçek gibi filizlendi yeniden.

Beş yıl sonra sonunda bahçeli bir evleri oldu. Küçük bir kafeterya açtılar. İkiz kızları oldu: Selin ve Elif. Evleri şenlik, karmaşa içindeydi. Zeynep, harika bir anneydi; sabırlı, şefkatli, her gece masallar anlatan biri. Burak da içten içe Ne büyük şans, diye hayranlıkla düşünüyordu.

Zaman su gibi aktı; kızlar büyüyüp üniversiteye gitti, ev sessizleşti. Boşluğu bastırmak için Burak ve Zeynep işe iyice asıldı, ikinci kafeyi açtılar, gece gündüz çalıştılar. Ta ki Zeynep bir gün işin ortasında birdenbire bayılıp yere düşünceye kadar.

Zeynep! diye bağırdı Burak, panik içinde. Ambulans geldiğinde elleri titriyordu. Hastanede yorgunluk dedi doktor, Zeynep geçiştirdi: “Sadece yorgunum.”

Bir sonraki gün bir daha bayıldı. Bu sefer doktorun sesi daha soğuktu; başını kaldırmadan söyledi: Maalesef kansersiniz, ameliyat şansı yok, iki ay kadar vaktiniz var

Evde Zeynep sakin sakin şunu dedi:

Burak, kızları arama. Böyle hatırlanmak istemem. Ben Egeye gitmek istiyorum Hayalini kurmuştuk, hani sahilde yatıp soğuk kahve içmek, yıldızların altıda dans etmek Artık zamanı geldi.

Burak’ın itiraz etmeye mecali kalmadı, iç sesi “Eğer son isteğiyse, hayır diyemem,” dedi. Hemen toparlandılar ve yola çıktılar.

Burak, hayallere daldın yine, dedi Zeynep, denizden bir dalga fışkırtıp onu su sıçratarak hayata döndürdü. Bak, gözümün önünde yine hesap yapıyorsun!

Yanındayım, dedi Burak ve yüzünde hafif bir gülümseme vardı, gözlerinden yaşlar gizleniyordu. Dün beni okeyde nasıl yendin onu düşündüm, ah ne oyundu!

Aldırma, kahkaha attı Zeynep, sesi dalgaların üstünde yankılandı. Akşam sahilde canlı müzikte dans edelim mi? Deliler gibi dans etmek istiyorum!

Emin misin? Belki yormasak mı seni? Burak’ın sözleri biraz tedirgindi ama Zeynep, hastalığı konuşmaktan hiç hoşlanmazdı.

Burak, ben yaşıyorum ve yaşamak istiyorum, dedi net bir sesle. Bana söz ver, beni erkenden uğurlamayacaksın. Söz ver!

Söz veriyorum, dedi Burak fısıltıyla ve ikisi de denizin sıcak kucağında sarıldılar.

Asıl mesele: Aşk ve inanç en zor hastalığın bile yönünü değiştirebilir.

Deniz kenarındaki o bir ay bir masala döndü: Yürüyüşler, dondurma, yıldızlar altında orkestra eşliğinde dans… Zeynepin yanakları pembeleşti, gözleri ışıl ışıl. Burak içinden Belki doktorlar yanıldı, belki bu gerçek bir mucize! diye geçiriyordu.

Bir akşam otel balkonunda güneş batarken Zeynep hüzünle ve huzurla konuştu:

Burak, ben korkmuyorum. Belki finaldir, ama mutluyum. Sen, kızlarım ve bu gün batımı var ya, ben çok güzel yaşadım.

Öyle deme, Burakın sesi titredi. Daha torunlarımızın düğününde dans edeceksin.

Zeynep, Burakın elini sımsıkı tuttu.

Dönünce yeniden tetkikler yapıldı. Burak o günü sabırsız korkuyla bekledi. Doktor, sonuçlara bir baktı ve şaşkın ve umutlu bir yüzle dedi ki:

İnanılmaz bir durum. Tekrarlanan testlerde tümör neredeyse yok olmuş gözüküyor. Çok nadiren olur böyle şeyler. Sizin vücudunuz büyük mücadele vermiş Zeynep Hanım.

Burak doktor ve Zeynepe şaşkınlıkla baktı. Zeynep sevinçten ağladı, kucaklaştılar. Doktor mahcup bir şekilde odadan çıktı.

Burak, o deniz bizi kurtardı, diye fısıldadı Zeynep. Aşkımız, umudumuz

Hep sen kurtardın beni, dedi Burak yumuşacık.

Onlar tekrar eve, kafelerine, dostlarına ve umut dolu hayata döndüler. Zeynep biraz daha tedavi gördü ve hastalığı geriledi. Kızları durumu öğrenince hemen eve geldiler, huzur ve kahkaha evi yeniden doldurdu.

Burak Zeynepe bakarken içinden Ne kadar nankörmüşüm eski zamanlarda! diye düşünüyordu. Zeynep, sanki aklını okumuş gibi göz kırptı:

Burak, hüzünlenme hadi. Şu meşhur krepini yap da tadını yeniden hatırlatayım kendime!

Burak yaptı, birlikte verandada gün batımını seyrederek krep yediler yan yana.

Ve işte geldik sona: Hayat, inatla da zorlasa, en karanlık günlerde bile umut ve mucizeye yer bırakır. Zeynep ve Burak birbirine tutunarak, sevgileri ve inançlarıyla her zorluğun üstesinden gelebileceklerini dünyaya bir kere daha gösterdi.

Rate article
Lifequest
Ali, Ben Hâlâ Hayattayım: Deniz Kıyısında Yaşanan Bir Aşk ve Umut Hikayesi