Üç ay boyunca para biriktirdim, oğluma dünyaları almak için. Sonra onun cam kavanozunu buldum bu, beni sekiz sene boyunca haftada 80 saat çalışmanın hiç başaramadığı bir şekilde kırdı.
Adım Asuman. 38 yaşındayım. Dünyam, on yaşındaki oğlum Emirin etrafında dönüyor.
Hayatımı iki şey ayakta tutuyor: soğuk Türk kahvesi ve çalışmak kelimesi.
Sabah dokuzdan akşam beşe kadar bir devlet dairesinde idari asistan olarak çalışıyorum. Altıdan gece yarısına kadar ise Kadıköydeki Dostlar Lokantasında garsonluk yapıyorum. Üstüne bir de hafta sonları.
Bir işten başka bir işe geçtiğim o on beş dakikada Emire mesaj atıyorum:
Okul nasıldı?
İyi.
Derslerin?
Yaptım.
Seni çok seviyorum, kuzum. Akıllı ol. Tezgâhın üstünde pizza parası bıraktım.
Bizim hayatımız böyle. Sürekli koşturmaca.
Tek başıma anne olduğum için hem müdürüm, hem temizlikçiyim, hem de bankayım.
Ama bankanın kasası günden güne boşalıyor.
Bir ay sonra Emir 11 yaşına basacak. Bu yıl onun için çok özel olsun istedim.
Babası altı aydır arayıp sormadı. Ben ise her kuruşu kenara koyup Odyssey X adlı oyun konsolu ve dört günlük Antalyada dev eğlence parkı gezisi için biriktirdim parayı.
Ona öyle bir anı yaşatmak istedim ki, bugüne kadarki bütün hayal kırıklıklarını unutsun.
Bir kerecik de olsa, diğer çocukların sahip olduklarını o da yaşasın istedim.
Bunun için biraz daha çalışmam gerekiyordu.
Son zamanlarda Emir çok sessizdi. Fazla sessiz. Genelde üç yıl önce yılbaşında hediye ettiğim eski tabletiyle zaman geçiriyordu. On yaşındaki bir çocuk için normaldir diye düşündüm hep.
Kendi kendime Sessizlik iyidir, diyordum.
Demek ki güvende.
Ben de çalışabilirim.
Bazen eski zamanları özlüyordum. Emir beş-altı yaşlarındayken. O zaman daha da fakirdik ama bir ritüelimiz vardı: Battaniye Kale Cumartesileri.
Evdeki tüm yastıkları ve çarşafları toplayıp salona taşırdık. Büyük, eğri büklük bir kale yapardık battaniyelerden. Işıkları kapatır, fenerlerimizle içine girerdik. Tahıl gevreklerini kutudan yerdik. Aynı macera kitaplarını sesimiz çatlayana kadar okurduk.
Her şey bedavaydı.
Ve gerçek bir sihirdi.
Ama Battaniye Kale Cumartesileri yerini Anneyle Çift Vardiya Cumartesilerine bıraktı.
İş kazandı.
Kale kayboldu.
Sihir de öyle.
Ta ki geçen salı akşamına kadar.
Eve 23:30da döndüm. Ayaklarım zonkluyordu, üstüm başım lokanta kahvesi kokuyordu. Ev bomboştu, yalnızca mutfak masası üzerindeki küçük lamba yanıyordu.
Emir, başı kollarının arasında masada uyumuş kalmıştı. Yanında bir defter yaprağı ve kalem duruyordu.
O minik kalbimde yine aynı düğüm oluştu hem sevgiden hem suçluluk duygusundan.
Yaklaşıp başından öptüm.
O anda gözüme kağıt ilişti.
Ödeviydi.
Senin kahramanın kim? Paragraf yaz.
Gülümsedim, bir süper kahraman ya da bilgisayar oyunundan bir karakter bekliyordum.
Ama onun çocuksu, satırdan taşan harflerini gördüm:
Kahramanım annemdir. Çok çok çalışıyor. Benim doğum günüm için büyük bir sürprize para biriktiriyor. Ben de biriktiriyorum. Yetecek mi bilmiyorum.
Gülümsemem silindi.
Biriktiriyor mu? Neye?
Çantasının yanında eski bir turşu kavanozu vardı.
Kavanozu aldım.
İçinde buruşmuş 50 lira, bir avuç 1 ve 5 liralık madeni para, birkaç kuruş, bir de pırıl pırıl 10 kuruş vardı.
Yeniden kağıda baktım.
Ve sonunda en altta minicik, çekingen harflerle yazılmış bir cümle daha vardı:
Sadece bir cumartesiyi geri almak istiyorum.
Oturmak zorunda kaldım.
Kavanoz elimden kaydı, masaya tık diye vurdu.
Bir daha okudum.
Sadece bir cumartesiyi geri almak istiyorum.
Meğer o oyun için biriktirmiyormuş.
Bir oyuncak için de değil.
Benim içinmiş.
Benim zamanı paraya dönüştürdüğümü görmüş ve kendi 10 yaşındaki mantığında belki de parasıyla benim zamanımı satın alabileceğini düşünmüş.
Kavanozda tam 290 lira vardı.
Ben ise tam 17.500 lira biriktirmiştim konsol ve Antalya gezisi için.
Ona muhteşem bir dünya satın almaya çalışıyordum
Oysa o, sadece annesiyle bir cumartesi istiyormuş.
Karanlıkta oturup ağladım. Sessizce değil, tüm vücudumu titreten o gerçek ağlamalardan.
Yorgunluktan değil.
Körleştiğim için.
Her şeyini vermek için çalıştım
ama asıl istediği tek şeyi vermemişim.
Ertesi sabah aradım.
Merhaba Halime Hanım, ben Asuman. Bir ailevi durumum var. Cumartesi gelemeyeceğim.
Yalandı bu.
Ama aylar sonra söylediğim en dürüst cümleydi.
Emir okuldan döndüğünde kapıda durdu.
Televizyon kapalıydı.
Tablet benim yatak odamda şarja takılmıştı.
Salon tamamıyla yastık, çarşaf ve battaniyeyle dolu koca bir kaostu.
Kocaman, eğri bir kale kaplamıştı salonu.
Kalenin girişinden başımı uzattım.
Kalenin bir çatısı eksik galiba, dedim titrememeye çalışarak.
Ve sanırım tüm gevrekler bitmiş. Yardım eder misin?
Hiçbir şey demedi.
Sırt çantasını yere fırlattı.
Gözleri doldu, yaşlar boşandı.
Anne? diye fısıldadı.
Eve geldin.
Evet oğlum, dedim.
Kavanozu ona uzattım.
Sanırım bu yeter de artar bile. Hadi, beraber gevrek alalım.
Üstüme atladı, öyle sımsıkı sarıldı ki nefesim kesildi.
Odyssey X bekleyebilirdi.
Antalyadaki eğlence parkı da.
O koşturmaca durdu.
Sihir geri döndü.
Ders
Çocuklarımıza hayalini kurdukları dünyayı sunabilmek için var gücümüzle o dünyayı vermeye çalışıyoruz. Hep bir gün için büyük tatilleri, en yeni teknolojik aletleri biriktiriyoruz.
Ama çocuklarımız aslında dünyayı değil; bizi istiyorlar.
Parklar, dev oyuncaklar değil; battaniyeden kaleler, anneden babadan biraz zaman istiyorlar.
Kutudan yenen kahvaltılık gevrekleri, pahalı restoran yemeklerine tercih ediyorlar.
Bizler hayatı hep sonraya erteleyip duruyoruz,
Oysa çocuklarımız tek dilediği bir cumartesi daha.
Beklemeyin.
Onlara hiç unutamayacakları tek armağan, zamanınız.



