Minik

Minik

Onu, tanıştıkları anda Minik diye çağırdı. Yanağına düşen kızıl bir kahkaha ve sonrasındaki sıcak tebessümle, yanındaki aynı kırmızı, kadife, sayısız dirsekten yağlanmış koltuğa kendisini atarken.

Salonda bir süre göz gezdirdi, sonra yanında oturana baktı.

Sıkıldın mı, minik? dedi yorgunca ve bacak bacak üstüne atmaya çalıştı, ama kongre salonundaki sıralar arası dar geçit izin vermedi. Sivri burunlu ayakkabısı ön koltuğa takıldı, ayak bileği tuhaf bir şekilde büküldü, Mertin yüzü acı ile buruştu.

İlayda, hiç aldırmamış gibi yaptı, dikkatle sahneye baktı. Oysa ortada ilgi çekici bir şey yoktu. Yan yana çekiştirilmiş masalar, bir kürsü, sürekli kabloları, ekipmanı kuran insanlar. Kongrelerde hep aynıydı, bir de bunaltıcı hava.

İlayda, kalabalık ortamlarda, omuz omuza oturup çıkış imkânı olmayan kapalı alanlarda her zaman huzursuz olmuştu.

Hımm diye uzattı Mert çenesini kaşırken. Biliyorsun Minik, burada yeni hiçbir şey duymayacağız. Vallahi de öyle! Bütün raporları okudum, işim bu. Valla bir şey yok. Hepsi palavra bile denmez yani.

İlayda yan dönüp otoriter bir bakışla adamı süzdü.

Adam tertipliydi, takım elbise, kravat, pırıl pırıl ayakkabılar. Ama bir şeyler eksikti, sanki farklı bir puzzle parçası yamanmış gibi. Tam bir baş belası, lafçı, komik bir tipti. Üstelik Mertin saçı pinekli bir kirpi gibi dikiliyordu ve çift tepeye kıvrılıyordu, yumşacıktı.

Merhaba, Mert, İlayda daha ağzını açamadan elini uzattı adam. İstersen yemeğe gidelim mi? Sen küçücük, zayıf bir kızsın; seni doyurmak istiyorum. Evet, tam olarak öyle. Hadi, kaçalım buradan!

Salon kararmaya başlamış, yöneticiler, yardımcılar, önemli çalışanlar sahneye çıkmış, herkes alkışlıyordu. Ama Mert, hiç çekinmeden Minikini peşinden sürüklüyordu, sürekli birinin ayağına basıyor, pardon diyerek kravatını tekrar ceketine tıkıştırıyor, bir türlü içeri sokamadan, sanki bu sıkıcı teyzeler ve amcalara dil çıkarıyordu.

Ne yapıyorsunuz siz? Bırakın kolumu! İlayda elini çekip kurtarmaya çalışıyordu ama başaramadı, minik adımlarla Merti takip etti.

Tıpkı konferansların ortasında gibi, en heyecanlı yerde foayeye çıktılar.

Beni bırakın! Dönmem gerekiyor, not tutmam lazım! Görevim var! İlayda itiraz etti, kucağında defterini sıkınca kalemi yere düşürdü, tam eğilip alacaktı ki Mert ani bir hareketle önce davrandı.

Bırak şu defteri, Minik! Ben tüm raporları yollarım sana, istediğin zaman okursun. Ama şimdi yemek lazım. Önce de su! Çok solgunsun, nabzın da hızlı. Şuraya bak! bileğini tuttu, dilini şaklattı. Temiz hava, yemek ve konferans yok!

Gerçekten kendini iyi hissetmiyordu İlayda. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki kulaklarında uğulduyordu.

Daha önce kimse ona böyle ilgi göstermemiş, üzerine titrememişti. Hep başkalarına bakardı: annesine, eşine, kızına. Ona normal geliyordu bu; elbet ağırdı, elbet bazen biri beni tutsun moduna giriyordu. Hafiflemek, rahatlamak, şarap içip romantik filmlerdeki gibi kahkaha atmak istiyordu; ama hiç nasip olmamıştı.

Mert, işte bu fırsatı verdi.

Kendisi bile ne zaman o sıcak lokantadaki küçük masa başında bulduğunu anlamadı. Garson taze sıkılmış portakallimon karışımı sular getirirken içi kıpır kıpır oldu; güneş gibi parlak, sanki Afrikadan sökülüp bardağa sıkılmış bir yudum hayat.

İç bakalım. Suyun da gelsin hemen Ee, ne yesek şimdi? Mert uzun uzun menüye baktı.

Sanırım hoşuna gidiyordu İlayda. Sevimliydi, ince ve narin, fazla bir şeyi yoktu vücudunda. Eğer bu yorgunluk ve umutsuzluk maskesi yüzüne kazınmamış olsaydı, daha ilgi çekerdi. Kırklara geldi, ailesi var, sevgisizlik içinde her şeye doymuş; mayıs gülü gibi açmak nerden gelsin insana bu halde?..

Ama Mert, asıl bu yorgun Minikine tutulmuştu.

Hiçbir şey istemiyorum. Birazdan kendime gelirim, salona dönerim! Çok daha iyiyim diye mırıldandı İlayda.

Canın sağ olsun! başını salladı Mert. Ama önce levrek, yanında zeytinyağlı, ardından Ee, Minik, ne içmek istersin?

Menüden başını kaldırdı, yine o delikanlı, hafif dağılmış saçlı, sigara ve parfüm kokulu, kaslı ve güçlü bakışlarını ona dikti.

İlayda kızardı, kaşlarını çattı.

Akli dengesini kaybetmişti resmen! Tanımadığı bir adam, yanına alıp restorana getirmiş, yemek söyletiyor, Minik diyor; hatta alnındaki bir perçemi usulca düzeltiyor. O ise eriyip gidiyordu.

Mertin dokunduğu yerde sıcak bir iz kaldı, sırtından ürperme geçti.

Beyaz şarap içtiler; Mert gençliğinde inşaatlarda çalıştığını, sonra Karadenize gittiğini, birkaç yıl şantiye gezdiğini anlattı.

Sonrasında, Minik, kankam Birol ile kendi işimizi kurduk. Büyük bir şey değil; yazlıkçardak işleri, bir ekip kurduk, sonra yürüdü gitti. Herkes sıcak ve konfor ister; biz de nasıl yapılır biliyorduk Sen ye, lütfen! sürekli İlaydanın tabağına işaret ediyordu. Senin için! Şu an seni gördüğümde ilk düşündüğüm: Bu kızı doyurmak lazım! İstersen bir daha söyleriz.

İlayda başını salladı, dalıp gitmişti O şarap, o yemek, o ilgi Yıllardır, evet, hatta ilk kez birisi onu bir kız çocuğu gibi doyurmak istemişti.

Evde bambaşkaydı. Bütün çocukluğu annesiyle geçti. Annesi sabah çoktan çıkmış olurdu, İlayda yalnız kahvaltı ederdi. Akşam işten gelen annesine yemeğini hazırlar, sofra toplar, annesi banyo yaparken bulaşıkları yıkardı. Gece bir gibi uyurlardı.

Yılbaşında annesi, Fatma Hanım, eve ancak on bir gibi uğrardı. Market çalışandır, yılbaşı günü yoğun olurdu.

Fatma Hanım yorgun, solgun dönerdi. İlayda ona güzel bir elbise hazırlar, saçını bir araya toplayarak şık bir topuz yapar, beraber misafirlere çıkarlardı.

Her yılbaşı misafir olurdu: komşular, arkadaşlar, ansızın beliren uzak akrabalar, hepsi sohbet ve kahkahalar Ama İlayda, annesinin ilk kadehten sonra uyuyup kalmaması için çaba harcardı.

Fatma Hanım sadece rakı içerdi; şampanya ona süsten ibaretti, ama rakı başka şeydir diyordu.

Ama yorgun vücuda ilk kadehten sonra devre kesiliyordu. Masada horlardı. İlayda, annesine kemik bir dirsek atar, o gözlerini açar, bir an anlam veremezdi, ardından bir kadeh daha ister, ama verdiği neşe hep buruk ve yorgun olurdu. Böyle bir ortamda nasıl minik kız olunur ki?..

İlayda genç yaşta evlendi. Eşi, Sinan, kendisinden neredeyse on yaş büyük, ciddi, eğitimli ama soğuk bir adamdı. Karısına başından beri bir parça makine gibi davranmıştı, hayat sistemine uyan, düzenli bir dişli fazlası yoktu.

Sanırım İlayda da pek fazlasını beklememişti. Tutku, heyecan, aşk filan bir yere kadar Sonra sönüyor işte. Önemli olan, kendi evi vardı, annesiyle yaşadığı o kasvetli manzaradan, eski duvar kağıtlı küçük odadan, o yorgun anneden uzaklaşmıştı. Şimdi Sinana ait bir ev, mutfak, geniş banyo, iki oda, büyük bir kütüphane ve kocası vardı. Herkes İlaydaya gıpta ile bakardı! Kaynanasından ayrı oturan kadın azdır ya, yok yok, bildiğin cennet!

Ve doğumdan, Mertle tanışana dek, İlayda hep İlaydaydı, ya da adıyla

Kocası, annesi, arkadaşları ona İlayda derdi. Ama Mert, ona ansızın Minik dedi. Şarap, atıştırmalıklar… Birisi Minikin ne düşündüğünü, ne istediğini merak ediyordu.

Sinanın ise öyle derdi yoktu. Evet, evlilik işlerini, yapacağı alışveriş ya da tatile dair kararları İlaydayla konuşurdu ama genellikle kararı bildirir, İlaydanın itirazları pencereden giren uğultularda kaybolurdu. Sinan, taze havayı sever, pencere kapanmasına asla izin vermezdi.

Oysa Mert, restoranın kapısında, İlayda üşümesin diye en iyi köşeyi seçtirirdi. Şefkatliydi

Sorduğu her şeye İlayda ürkekçe cevap verdi. Evet, kocası vardı. Evet, bir kızı vardı. Adı Melis. Melis yabancı dillere meraklıydı, İlayda harika bir özel hoca bulmuştu, şimdi de Melis yurtdışına değişim programına gitmek üzereydi.

Melisi onlar planladı, hayal etti, Allaha dua etti diye değil, literal anlamda karar vererek sahip oldular. Sinan için artık baba olma zamanı gelmişti. İlayda gençti, kolay olur sandılar. Olmadı. Gebelik için çalıştılar.

İlayda hamile olduğunu öğrendiğinde, Sinan dokuz ay boyunca karısına dokunmadı. Koca karının göbeğine el koyup, aile tablosundaki gibi sevgi gösterileri ona tuhaf, öylece gereksiz hatta nahoş gelirdi.

Doğunca ilgilenirim, şımartırım. Ne zaman doktora gideceksin? Arabayla bırakırım! diye geçiştirirdi her türlü ilgiyi. Arabayla bırakırdı, doğumdan alırdı, Teşekkürler kızımız için derdi. Kızın kilosunu, sütü, İlaydanın yemeğini takip ederdi. Geceleri Melis ağlayınca Sinan kalkardı, aşıya götürürdü. Doğduğu gün eve ilk giren hemşirenin elimdeki stetoskobunun soğuk olmaması için nefesiyle ısıtmıştı.

Yoruldun mu? merhametle sorardı İlaydaya en yakın dostu Gülşen. Evet, çocuk çiçek gibi değil. Sinan bari yardımcı oluyor mu?

İlayda omuz silkerdi. Yardım ediyor sanki. Yetmiyor ama

Bazen kendini kurban gibi hissetmek güzeldi. Herkes tarafından acınası, yorgun, bitik olmak… Herkes İlaydayı anlayışla karşılardı; kocasına ise bazen kızardı çevresi, İlaydaya yazık ediyor derdi.

Ama Mert, onu şefkatle besliyor, İlayda ise utangaç bir tavırla kibarca itiraz ediyordu.

Hadi Minik, olsun! diye kaşlarını çatardı eli açık Mert. Ye bakayım! Seni aç bırakmam, unutma!

İlayda boynunu büküp, minnetle ona bakar, ağzına atardı yemeği.

O gün Mert eve kadar götürdü; İlayda ise şirket bahanesiyle yalnız gitmeyi tercih etti.

Akşamına, raporların hepsi epostasında hazırdı.

Mertten Minike! diye bir not

İlayda, dizüstü bilgisayarı hızlıca kapattı ama Melis, sanki bir şeyler okumuş gibi davrandı.

Ne tuhaf lakaplar icat ediyorsunuz? dedi hararetle İlayda. Resmi doküman bunlar, dalga mı geçiyorlar nedir?

Melis annesini duymuyordu bile; kulaklık taktı, müziğe gömüldü

İlayda, Melis, geldim! Hadi akşam yemeği! diye ses geldi kapıdan.

Sinan, metrodaki havasız kalabalıktan yorgun argın gelmişti. Üstünü başını çıkardı, şortunu geçirdi, balkonu açtı, derin derin soludu.

Terli ve biraz ekşi kokuyordu.

Her gün yıkanacak değilim! Bırak dedim ya! Banyodan sonra cildim kaşınıyor. Yarın banyo yaparım! diyerek her türlü uyarıyı savuşturdu. Yeter, yedikten sonra konuşuruz.

Herkes düşüncelerine dalmış, sessizce yiyordu. İlayda ise aklında hep Mert, onun temizliği, bakımlılığı, şıklığı

Mert ertesi gün işyerine telefon etti.

Selam Minik! Nasılsın? Özledim! Yemek yedin mi? İlayda onun sesini duyunca, telaşla çevresine baktı, kimse duymasın diye alçak sesle cevap verdi. Telefon hoparlörden tüm ofise yayılıyor gibi geldi.

Hayır Daha vakit bulamadım. Çok iş var dedi. Minik. O, Minikti… Zayıf ve kırılgan. Arka dokular titredi.

Bırak şimdi her şeyi, aşağıya gel. Buradaki kafede bekliyorum. Yer fena değil, ama bir şeyler yemeliyiz. Hadi bekliyorum!

İlayda manasızca mırıldandı, izin aldı, asansöre bindi, hangi tuşa basacağına karar veremedi bir an. Yanakları utanç verici derecede kıpkırmızıydı. Sanki herkes biliyordu: İlayda Hanım sevgilisiyle buluşmaya iniyor!

Artık kendi kendine sevgili diyordu. Kışkırtıcı ve heyecan vericiydi.

O gün Mert tişört ve kot giyip hem salaş hem havalıydı. Kahve içtiler, İlayda çocukluğundan bahsetti, Mert onu dinliyordu.

Minik, çok güzelsin biliyor musun? dedi bir anda. Hadi sana elbise alalım! Bir arkadaşım butik işletiyor, ne var ne yok seçelim! Seni elbiseyle görmek istiyorum.

Ve gördü… O akşam, İlaydayı alışveriş merkezindeki bir butikte oturtup, kızlar elbise seçerken pür dikkat izledi.

Nasıl baktı ona! Aç, iştahlı, Sinanın asla bakmadığı gibi.

Böyle bakış bir tek filmlerde olur sanırdım, Gülşen! diye fısıldadı sonra yakın arkadaşı Gülşenin kulağına. Ben kendimi kadın sandım ya! Korkunç ama hoşuma gitti.

E Sinan? diye sordu bir süre sonra Gülşen.

O bilmiyor, bilmemeli de! Ne olur kimseye söyleme, elbiseyi de sakla. Nasıl açıklayacağım ki? Çok pahalı. Aman Tanrım! Ne olacak şimdi?..

Gülşen omuz silkti. Ne olacaksa olur.

Bilmiyorum İlayda Kandırıyorsun sanki biraz. Evet, Sinan kaba ama Bigada kar fırtınasında süt getiren o değil miydi? İşini yapıyor, sorumluluk biliyor. Başkası olsa, oturur bira içerdi senin yerinde. Bak, her yıl tatile çıkarıyordu sizi; istediğin şey olunca yaptı. Mert kim ki? Parası nereden?

Bilmem. Soramadım da. Önemi yok! Sinan rezalet, sen bilmezsin. Ondan bıkacağım yakında! Sadece kıskanıyorsun!

Gülşen bir kez daha omuz silkti. Belki de, ama Sinan için değil…

İlayda eve daha geç gelmeye başladı. Alelacele yemek pişiriyor, kendisi yemiyor, yalnız başına soğumuş çayda hayal kuruyordu.

Anne, beş kere ekmek isterim dedim! diye seslendi Melis, kalkıp ekmek dolabına baktı. Ekmek bitmiş! dedi öfkeyle.

İlayda başını eğip, odaya çekildi. Hayallere daldı.

Sinan ve Melis şaşkın bakışlarla uğurladı onu.

Uzun uzun düşler kuruyordu İlayda, elleri heyecandan terliyordu.

Mert nazikti, öpüşmeyi biliyordu, İlayda ile dalga geçti, şımarttı, sürekli Minik dedi, yedirdi, saklaması gereken hediyeler aldı, kartına paralar gönderdi, gecenin bir yarısı mesaj attı. İlayda yataktan fırladı, banyoya kilitlendi, okudu, sildi, bekledi, bir daha okudu. Sonra telefonunu kapattı, elini yüzünü yıkayıp, yatağa girdi.

Sinan yana döndü, ağır kolunu attı, irkildi, bir şeyler mırıldandı. Yanıtladı, dondu. Evet Keşke hayatında Sinan olmasaydı. Keşke yıllarını Minik olarak geçirebilseydi. Yıllar boşa gitti

Ama şimdi Mert vardı.

Mertin evinde buluşmuşlardı sık sık; büyük, ışıklı, yere kadar camlar, perdeler yok, pencereden İstanbulun caddelerine bakan bir manzara. Şampanya ve Mertin parfümünün baş döndürücü haliyle… Çarşaflar ipek

Her şey yüzlerce kıvılcıma ayrılıyordu.

Ama ev huzursuz ve soğuktu artık. Herkes biliyormuş gibi hissediyordu İlayda. Melis yan gözle bakıyor, Sinan katı bir ifade ile izliyordu.

Bahaneler uyduruyordu, herkes yattıktan sonra geliyordu. Saatlerce mutfakta tek başına oturup acı kahve ve hayallere dalmak

İlayda! Neredesin? Lahana aldım, doğrayalım demiştik, dedi Sinanın sesi telefonda; panikle havuz kenarındaki Merte baktı. Açık hava, o soğuk su, İlayda ilk kez böyle bir tesisteydi. Bugün Mert onu havuza getirmiş, yüzme için abone olmuşlardı. Yüksekten parkın kır ışıkları görünüyordu, ama İlayda yalnızca ona bakıyordu. Sonunda, sevgi. Allahım

Lahana mı? dedi korkakça, havluya sarıldı. Kalsın, bugün geç geleceğim. Gülşenle havuza geldik. Sırtımı güçlendirmem gerektiğini söylediler Lahanayı yarın yaparız. Hadi, özür dilerim

Telefonu hemen kapattı, içi titredi, en azından Gülşeni uyarmalıydı.

Gülşen açınca, telaşla havuz bahanesini anlattı, ama yarıda kaldı.

İlayda, size kimyon aldım. Lahanaya siz kimyon koyarsınız ya. Pazar vardı, aklıma geldi sizi arayayım diye. Sinan demlik bırakmıştı bile, dedi Gülşen. Kimyonu ben getirdim yani

İlayda dudaklarını ısırdı, Merti aradı gözleriyle. O ise genç kızların hayran bakışları arasında trambolinden atlıyordu.

Hadi minikler, bir, iki, üç! diye bağırdı, atladı, düzgünce suya girdi. Çıktı, İlaydaya el etti. Gel, İlayda! Gece daha yeni başlıyor!

Genç kızlar dönüp İlaydayı inceledi. O ise birden yine sıradan, göbekli, sarkık bacaklı, çirkin hissetti kendini. Yüzüşü de çirkin, ellerini çırpıştırarak Yüzünde yine o mazlum ifade.

Mertin yeni minikleri ise su polosu oynuyordu, suyun altında cesur hareketler Mert ise gülüyordu, İlayda yanına dönmeyince pek umurunda olmadı. İşi, ailesi, lahana… Bırak gitsin!

Eve döndü, karanlıktı her yer. Sadece mutfakta ışık yanıyordu.

Sinan sessizce önüne sahanda yumurta koydu.

Acıkmışsındır, havuzdan geliyorsun. Yersin. Sucuk ister misin? ve büyük bir bardak çay koydu önüne.

İlayda başını salladı, gözünü kocasından kaçırarak, çatala sarıldı.

Biliyor mu şimdi? Ne olacak? Niye bu kadar sakin?

İlayda Uzun bir sessizlikten sonra Sinan başladı. Gülşen bir sürü eşya getirdi bugün. Sürekli karışmak istedi, ama kovdum. Ne işi var burda? Burası senin mutfağın. O da senin eşyaların Pakettekiler seninmiş. Hangi senin, dedim?

İlayda yavaşça masa örtüsünü kaldırdı, paketlere baktı, omuz silkti.

Aynen, bana da saçma geldi. Sinan sanki rahatladı. Bir de bana çay koy. Kurudum. Yok, dur, rakı getir sen. Bugün rakı içeceğim, dedi.

İlayda fırladı, dolaba koştu, orada durdu.

Minik, dedi Sinan, ansızın arkasını döndü, göz göze geldiler. Yani, minik ekmek kırıntısı var masada. Melis hep kırıntı bırakıyor. Bir bez al, siliver, dedi sessizce, bakışlarını kaçırarak

Rakıyı birlikte içtiler. Sessiz, göz göze gelmeye çekinerek.

Sonra Sinan kalktı gitti.

Gülşen, gitti gitti! Tüm eşyalarını bıraktı, anahtarları da masada Gülşen, nasıl yapar bir adam bunu? Bizi, beni ve Melisi resmen bıraktı! diye hıçkırarak telefonda ağladı. Ayna karşısında yüzü tanınmaz, hala havuzdan klor kokusu var. Gülşen! Gerçek erkek böyle mi yapar? Bizi terk etti!

İlayda öfkeyle yumruğunu masaya vurdu.

Asıl doğru davranış bu, İlayda. Başkası olsa döverdi seni. Sinan sessizce çekip gitti. Unutma, evinden bile vazgeçip gitti. Sen hâlâ laf ediyorsun. Paranız var, Melis pırıl pırıl çocuk, Sinan ne içki düşkünü, ne sorumsuz Evet, içine kapanık ama sen de ona hiç tatlı, övgü dolu söz etmedin, değer verdin mi? Erkekler çocuklaşır bazen, bir övgüyle dağları aşar. Sen ise Neyse, kusura bakma. İyi geceler, dedi Gülşen.

İlayda çaresizce elindeki telefonu masaya bıraktı; kamburlaşıp sessizce ağladı

Melis finalleri geçti, arkadaşlarının yazlığına gitti. Annesiyle konuşmadı bile, bir not bırakıp rahatsız edilmek istemediğini yazdı.

Mert bir hafta sonra ortaya çıktı, apartmanın önünde bekledi, buz gibi havada gizlendi.

Selam Minik, dedi, yüzünü deri montunun yakasına gömerek. Özledin mi?

İlayda ona birkaç kez ulaşmaya çalışmıştı, ama Mert geri dönmemişti, şimdi çıkıverdi karşısına

Mert… Sen ne arıyorsun burada?

Araba gözleriyle arandı.

Sana geldim. Artık borcunu ödemelisin, Minik! koluna sardı Mert.

Hangi borç? Ne diyorsun sen?

Korkmuştu, kolunu kurtarmaya çalıştı. Ama Mert sımsıkı kavradı, parmaklarını bastırdı.

Seni yedirdim, içirdim mi? Ettim. Şimdi yardım sırası sende. Para ver, tıkır tıkır! Arsa işi var, annenin dairesi, en az beş milyon eder. Hadi, satıyoruz. Şu ev de dahil, konuşmamız lazım!

Minik korku içinde inledi, çırpındı ama işte yine kurtulamadı. Titreyen bacaklarla apartmana yürüdü, Allaha dua ediyor, biri çıkar mı diye bakıyordu. Ne çare, kimsecikler yoktu.

Açsana Minik, donduk! diye acele etti Mert, kapıya itti.

İlayda ağlamaya başladı, yere çöküyordu ki, Mert aniden bıraktı kolunu, yere serildi.

Başında Sinan vardı, saç baş dağınık, öfkeli. Yumruklarını sıktı, dişleri birbirine geçti.

Yıkıl! Defol git, duydun mu? Yoksa kemiklerin kalmaz! diye kükredi, saldırmak için hamle yaptı, ama İlayda sımsıkı tuttu, çekiştirdi.

Mert, Sinanı tanıyınca kötücül bir kahkaha attı, Sinanın boynuzlarını görür gibi küçümsedi. Ama Sinan bir yumruk daha patlattı, susturdu.

Yaklaşma! Seni bir daha buralarda görmeyeyim! dedi Sinan. Yere düşen beresini kaptı, burnunu sildi, İlaydaya döndü. Eve gidelim. Soğuk!

O gece neler konuştular, neyle yaralandılar, yalnız dolunay ve hafif esen rüzgar bilir. Masada iki bardak soğumuş çay, köşede tik tak diziliyordu. Sonunda dünya karardı, onları içine aldı: karı ve koca, bir şekilde birlikte devam etmeye karar verdiler…

Kimse bir daha İlaydaya Minik demedi. Dese, irkilip sırtını dönerdi.

Mert ortalıktan kayboldu. Sinan çok dirençliydi.

Günlerden bir gün İlaydanın annesinden kalan dairesiyle ilgili otobüste bir konuşmasını duyan Mert, onun yalnızlığını ve tükenmişliğini hissedince, meseleyi çözebilir, yalnızlığını giderebilir diye düşündü. Biraz daha kıvrak davransaydı, belki hepsini alacaktı, çünkü Minik ona bel bağlamış, neredeyse teslim olmuştu. Ama acele hattı çekti; borçlarını öde deyip zorladı, olmadı. Ama olsun! Yeryüzünde başka minikler var; ilgisiz, üzgün, yalnız kadınlar Onları da bulup mutlu edecek, sonra hesabını kestirecek.

O arada ipek çarşaflı, İstanbul manzaralı o evden çıkmak zorunda kaldı. Ama Mert pes etmez! Birol başka şeyler düşünmezse, vakti gelince yine yolunu bulur…

Rate article
Lifequest
Minik