Bölüm 1
Yıllar önce, İstanbul’un kalabalık bir caddesinde düşüncelere dalmış yürüyordum. Birden, gözlerimin önünde ağlayan küçük bir kız çocuğu fark ettim. Boynunda yıllardır kayıp olan kolyem asılıydı; aile yadigârı olan, yolunu kaybetmiş o değerli kolye. Hemen heyecanla yanına koştum, titreyen ellerimle kolyeyi işaret ettim. “Bunu nereden buldun?” diye sordum. Kız çocuğu, Derya, kolyeyi sımsıkı tuttu, geriye çekildi. “Dokunma. Bu benim babamın kolyesi,” dedi.
O an olduğum yerde dona kaldım. Yüreğim sıkıştı, zaman sanki durdu. Babamın kolyesi… Kimdi bu çocuk? Bunca zaman bana ait olan bu kolyeyi nasıl elde etmişti?
Yıllar öncesinin o zor zamanlarında, Ebru adında genç bir kadın vardı; güzel yüzlü, ince ruhlu biriydi. En yakın arkadaşı Neslihan ile, Kadıköy’de küçük bir kiralık odada yaşıyordu. Hayat onlara hiç cömert davranmamıştı. Ebru, düzgün bir iş bulmakta zorlanıyor, çoğu gece aç karına yatağa giriyordu. Ama asla umudunu kaybetmiyordu. Sıkça, “Bir gün benim de hikâyem değişecek,” derdi.
Bir sabah, Ebru erkenden uyandı; içini taze umutlar kaplamıştı. O gün büyük bir otelde iş görüşmesi vardı. Neslihan, onu kucaklayıp, “Hadi ışılda Ebru, bu işi alacaksın,” diye uğurladı.
Ebru, elindeki en düzgün elbiseleriyle görüşmeye gitti. Birçok soruya cevap verdikten sonra, yetkili tebessümle, “Tebrikler, bu işi aldınız,” dedi. Aylarca süren zorluktan sonra gelen bu haber Ebruyu ağlatacak kadar sevindirdi. Eve koşup Neslihana sarıldı.
O gece, Neslihan ısrarla kutlamak istedi. “Gel bu gece şöyle bir hava alalım, dans edelim, hak ettin.” Ebru önce tereddüt etti, sonra kabul etti. Güzel giyinip, şehrin ünlü eğlence mekânlarından birine gittiler.
O gece o mekânda, başka bir köşede Tarık adında 33 yaşında bir iş insanı aracıyla mekâna yanaşmıştı. Zengin, başarılı ve oldukça yakışıklıydı; fakat ruhunda derin yaralar taşırdı. En yakın iş ortağı tarafından dolandırılmış, şirketinin parasını alıp kaçmıştı. Tarık, büyük bir hayal kırıklığıyla kendi kendini suçluyordu. Aracında döndüre döndüre rakı içip acısını hafifletmeye çalışıyordu.
Gece ilerleyince, arkadaşları onu güçlükle yukarıdaki otel süitine çıkardılar. Tarık’ın gözleri kıpkırmızı, düşünceleri bulanıktı.
Aşağıda, Ebru ise sade siyah elbisesiyle rahatsızlık hissetmeye başladı. Baş ağrısı için aldığı ağır ilacın etkisiyle uykusu gelmişti. “Neslihan, başım dönüyor, biraz uzanmalıyım,” dedi.
Sessizce, yukarıya çıktı, koridorda boş sanılan bir oda kapısının açık olduğunu fark etti. Odaya girip yatağa uzandı, hemen derin uykuya daldı. O, buranın Tarıkın odası olduğundan habersizdi.
Birkaç dakika sonra, sarhoş halde Tarık odaya girdi. Yatakta Ebru’yu görünce, birinin onu teselli etmesi için gönderildiğini sandı. Kimse konuşmadı. Sarhoşluk ve yorgunluğun etkisiyle, birbirlerine sarılıp uyudular.
Sabah Ebru başı dönerek uyandı; oda sessizdi, adam gitmişti. Ne olduğunu tam kavrayamadan yatağın yanında altın bir kolye buldu. Kolye pahalı duruyor, üzerinde T. Korkmaz yazıyordu. Kiminle birlikte olduğunu bilmese de, içgüdüleriyle kolyeyi cebine attı. Masada bir miktar para da buldu. Gözlerinden yaşlar döküldü, “Bana dün gece ne oldu?” diye mırıldandı.
Apar topar toparlandı, eve koştu. Neslihan merak içindeydi. Ebru hiçbir şey anlatamayacak haldeydi, sadece sarıldı ve ağladı.
Bir ay sonra, Ebru kendini hiç olmadığı kadar halsiz ve mide bulantılı hissetmeye başladı. Telaşla, bir sağlık ocağına gitti. Kan testlerinden sonra hemşire, “Tebrikler, bir aylık hamilesiniz,” dedi.
Ebru olduğu yere çakıldı. “Ne?” diye fısıldadı.
“Evet, hamilesiniz.”
Kafası karmakarışık, eve döndü; kendini yere bırakıp saatlerce ağladı. “Bir bebeğim olacak Bu çocuğa nasıl bakacağım? Babasını bile tanımıyorum, yüzünü görmedim ki”
Ebru karnına elini koyup, “Allahım neden ben? Ne anne babam var, ne param. İşe yeni başlamıştım,” diye inledi.
Neslihan telaşla odaya girdi. “Ne oldu?”
Ebru neredeyse duyulmaz bir sesle, “Hamileyim,” dedi.
Neslihan önce donakaldı, sonra her şeyi anlatmasını istedi. Ebru o gece yaşadıklarını, baş dönmesini, bilmediği odada uyanışını, kolyeyi, parayı bir bir anlattı. Altın kolyeyi getirdi, “T. Korkmaz” yazısını gösterdi.
Derin bir sessizlik oldu. Neslihan yavaşça, “O gece gittiğimiz kulübe tekrar gitmeliyiz. Oradaki birileri bilmeli,” dedi.
Tedirgin ama umutlu, ertesi gün tekrar gece kulübüne gittiler. Gündüz vakti yer sessizdi. Kulüp müdürüyle kolyeyi göstererek konuştular. Müdür dikkatle baktı, “Pahalıya benziyor, ama hiç görmedim,” dedi.
Görevlilere, temizlikçilere sordular, ama kimse bir bilgi sağlayamadı. Ümitsiz, Ebru evine döndü.
“Senin babanı tanımıyorum,” dedi karnındaki bebeğe. “Ama seni seveceğim, koruyacağım. Yalnız da olsam büyüteceğim.”
Bir süre sonra, Ebru otelde çalışmaya devam etti, karnındaki sırrı ve acıyı gizleyerek. O sırada, Tarık Boğaz’daki villasındaki hayatına devam ediyordu; kaybettiği kolyeden ve hayatına yeni giren küçük bir candan habersizdi.
Bir sabah Tarık aynada kravatasını düzelttiği sırada, kolyesinin olmadığını fark etti. Her yere baktı; çekmeceleri, yatakları aradı, yardımcı kadına sordu, ama kolye yoktu. Üstünde fazla durmayıp işe gitti.
Ebru’nun hamileliği ilerledikçe, halsizliği arttı. Bir gün temizlik yaparken oteldeki bir odada uyuyakaldı. Müşteri şikâyet etti. Yöneticinin karşısına alındı ve işinden kovuldu. “Artık çalışmana gerek yok,” dediler.
Eve üzüntüyle döndü, durumu Neslihana anlattı. Artık para da yoktu. Korkusu büyüse de, hayat mücadelesine devam etti.
Böyle beş yıl geçti.
Ebru artık 29 yaşındaydı, hayatın yükü ağır ama ruhu hâlâ canlıydı. Otel işinden sonra küçük bir lokantada garsonluk bulmuştu. Kazancı azdı ama kızı Deryayı büyütüyordu. Derya, canlı gözleri ve neşesiyle annesinin her şeyiydi.
Akşamların birinde Derya sordu, “Anneciğim, babam nerede? Arkadaşlarım hep babalarından söz ediyor.”
Ebru’nun yüreği sızladı. Çekmeceden o meşhur kolyeyi çıkardı. “Bu kolye babana ait. Bize ondan kalan tek hatıra bu,” dedi. Kolyeyi Derya’nın boynuna dikkatle taktı. “Kimselere dokundurma, olur mu?”
“Merak etme anne, kimseye vermem,” dedi Derya.
Aynı dönemde, Tarık babasıyla, Ali Korkmaz’la akşam yemeğinde evlilik konusunu konuşuyordu. Kafasını kurcalayan bir boşluk vardı. Sevgilisi Zeynepe evlenmeyi uzatıyordu, ama babası bu evliliğin eksikliklerini tamamlayacağını savundu.
Zeynep ise güzel, hırslı ve ‘Korkmaz soyadını’ almak istiyordu. En yakın arkadaşı Pınara, Tarıkın bir türlü evlenme teklif etmediğinden yakındı. Pınar gizlice, nişanlarken hamile olduğunu yalan söylediğini itiraf etti. Zeynep de bu fikre kapılıp Tarıkın yanına giderek, “Hamileyim,” dedi.
Tarık büyük bir sevinçle sevgilisini kucakladı, ailesine haber vereceğini söyledi. Baba olacağı için gururluydu, ama o sırada gerçek kızı, başka bir semtte üzerinde onun kolyesiyle, okuldaki arkadaşlarına gururla gösteriyordu.
Sıcak bir öğleden sonra, Ebru hastalandı. Halsiz, ateşli haldeydi. Deryadan kendisine ilaç almasını istedi. Derya ağlayarak eczaneye koşarken kolyesini sımsıkı tutuyordu. O sırada siyah bir cip yanından yavaşladı. Tarık araçta, Zeynepin hamileyim haberini düşünüyordu. Küçük kızın gözyaşı içine işledi.
“Arabayı durdur,” dedi Tarık şoföre.
Nazikçe Deryanın yanına yaklaştı. “Neden ağlıyorsun?”
“Annem hasta, ilaç alıyorum,” dedi küçük kız.
Bunun üzerine Tarıkın gözleri kolyeye kaydı. Derin bir ürpertiyle, “Bunu nereden aldın?” diye sordu.
“Sakın dokunma, bu babamın kolyesi,” dedi Derya.
Tarıkın elleri titredi. “Baban kim?”
“Bilmiyorum. Annem verdi bana,” dedi Derya.
“Peki annenin adı ne?”
“Ebru.”
Tarık, şoföre ilacı aldırdı, Deryadan kendisini eve götürmesini rica etti. Küçük kızın minik elinden tutarak, dar sokaklardan geçti.
Evin kapısında, Ebru yere serili minderin üzerinde halsiz yatıyordu. Tarık içeri girince Ebru ona şaşkınlıkla baktı. Tarık, “Kızınızı hasta görünce getirdim,” dedi, ilacını uzattı.
Kolyesi tekrar gözünden kaçmadı, dayanamayıp sordu. Ebru, yıllar önceki o geceyi; kutlamayı, baş dönmesini, odayı, kolyeyi, hamileliğini anlattı.
Tarık’ın yüzü bembeyaz kesildi. “O kolye bana ait.”
Odada soğuk bir sessizlik oldu.
“O gece Vortex Kulübündeydim, dedi yavaşça. “Hayatım altüst olmuştu, çok sarhoştum Odaya girdiğimde seni gördüm, başka birinin gönderdiğini sandım Bilmiyordum.”
Ebru gözyaşları içinde, “Demek o sendin,” dedi.
Başını öne eğen Tarık, “Geçmişi değiştiremeyiz, ama bundan sonrasını düzelteceğim. Derya benim kızım,” dedi.
Küçük kızının önüne diz çöküp, “Ben senin babanım,” diye fısıldadı.
O gece, Tarık büyük bir pişmanlıkla Ebru ve Deryaya şefkat göstermeye söz verdi. Onları kendi evine davet etti. O an, hayatında ilk kez gerçek bir huzur hissetti; Ebru ve Derya, boğaz manzaralı köşkte yeni ve mutlu bir hayata adım attılar.



